Dostoyevski: Birinin gülüşü hoşunuza giderse, onun iyi biri olduğundan tereddüt etmeyiniz

dostoyevskiMahpuslar, Polonyalıları hiç sevmezlerdi. Polonyalılar (bahsettiğim yalnız siyasi suçlulardı) diğer mahpuslara tahkir edici bir kibarlık, nezaket gösteriyorlar, uzak duruyor, mahpuslara karşı duydukları nefreti bir türlü saklayamıyorlardı.

Ötekiler bunu., gayet iyi anlıyor, onları aynı şekilde karşılıyorlardı. Bazı mahpusların teveccühünü ancak iki yıl sonra kazanabilmiştim. Ama çoğu, sonunda beni sevdi ve ”iyi” bir adam olarak kabul etti.
Rus asilzadelerinden, benden başka, daha dört kişi vardı. Biri âdı, alçak, tamamıyla ahlâksız bir yaratıktı, işi gücü casusluk, fesatçılıktı. Daha hapishaneye girmeden önce adını duymuştum. Onunla ilk günlerde ilgimi kestim. Diğeri, hâtıralarımda bahsettiğim baba kaatili idi. Üçüncüsü, Akim Akimiç’ti.

Hayatımda bu Akim Akimiç gibi acayip adam görmedim. Hâfızamda derin izleri kalmıştır. Uzun boylu, oldukça zayıf, zekâsı kıt, gayet cahil, ukalâ ve bir Alman kadar intizama düşkün bir adamdı. Mahpuslar onunla alay ederlerdi. Ama bazıları onun kavgacı, titiz ve hırçın tabiatından çekinirlerdi. Hapse girdiği günden beri mahpuslarla senli benli olmuştu. Kavga ediyor, hattâ dövüşüyordu. Son derece namuslu idi. Bir haksızlık gördü mü. üstüne vazife olmayan vakalara bile karışır-dı. Pek saftı. Mahpuslarla kavga ederken, bunları, hırsız olduklarından dolayı azarlar, gayet ciddî olarak, “ir daha bir şey çalmamaları için kandırmaya çalışır-‘”‘ Kafkasya’da asteğmenmiş. Daha birinci gün ahbap olduk. Akim Akimiç, dâvasını hemen anlattı. Askerliğe bir piyade alayında, Yünker (Askerî okul öğrencisi) olarak başlamıştı. Subay rütbesi alıncıya kadar hayli beklemişti. Rütbe alınca, küçük bir istihkâm komutanlığına tâyin edildi. Barış için söz vermiş ufak yerli prenslerden biri, kaleye kundak soktu, gece baskın yaptı. Ama başaramadı. Bunun üzerine Akim Akimiç hile yaptı. Suçlunun kim olduğunu bildiğini göstermedi. Kabahati barışta olmayanların üstüne attılar. Bir ay sonra Akim Akimiç prensi, arkadaşça davet etti. Öteki hiçbir şeyden şüphelenmeden geldi. Akin Akimiç bölüğünü sıraya dizdi; bölüğün önünde, kabahatini prensin yüzüne vurdu, onu azarladı. Kalelere kundak sokmanın ne kadar ayıp bir şey olduğuna deliller sıraladı. Arkasından, barışta bulunan bir prensin ilerde nasıl hareket etmesi gerektiğine dair öğütler verdi. Sonunda da kurşuna dizdi. Yaptığını hemen ve bütün ayrıntılarıyla yüksek makama haber verdi. Akim Akimiç’i harb divanına verdiler Hakkında idam karan verildi. Ama bu karar hafifletildi. Akim Akimiç, Sibirya’da, kalede, ikinci sınıf sürgün olarak on iki yıl ikamete mecbur edildi. Bana söylediği gibi, prensi öldürmeden önce de kanunsuz hareket ettiğini biliyordu. Barışta bulunanların yargılanmasının, kanun hükümlerine göre yapılacağını biliyordu. Bunları bilmekle beraber, kabahatini de gereği gibi anlamıyormuş gibiydi. Sözlerine karşılık olarak:
— Rica ederim efendim! Herif, kalemize kundak soktu. Ona bir de teşekkür mü edeyim?… diyordu.
Mahpuslar, Akim Akimiç’in tuhaflığıyla biraz alay etmekle beraber intizamseverliği, cesareti için onu sayarlardı.
Akim Akimiç’in bilmediği sanat yoktu. Marangoz, kunduracı, pabuççu, badanacı, yaldızcı, tesviyeciydi. Hepsini de sürgünde öğrenmişti. Her şeyi kendiliğinden öğrenerek becerirdi. Bir işi, bir kerecik gör-meyle kavrayıverirdi. Kutular, sepetler, fenercikler çocuk oyuncakları yapıp şehirde satardı. Böylece de elinde birkaç kuruşu bulunurdu. Akim Akimiç bu parayla-fazla bir kat çamaşır, ya da yumuşak bir yastık alırdı. Açılır kapanır bir şiltecik almıştı. Aynı kışlada idik. Sürgün hayatımın ilk günlerinde bana epeyi yardımı dokunmuştu. İşe gitmek üzere hapishaneden çıkan mahpuslar nizamiye kapısının önünde iki sıra dizilirlerdi. Muhafız askerler, dolu tüfekleri ellerinde, mahpusların önlerinde ve arkalarında dururlardı. Bundan son-Ta istihkâm subayiyle bir kondoktor ve işlere bakan birkaç istihkâm birliği eri gelirdi. Kondoktor, mahpusları ayırarak, gereken yerlere, takım takım işe gönderirdi.
Ben de bir gurup arasında istihkâm tezgâhına git-tim. istihkâm tezgâhı, türlü türlü gereçlerle doldurul-muş büyük bir avlunun ortasında basık taş bir yapı idi. içinde, demirhane, marangozhane, çilingirhane ve badanacılık, boyacılık v. s. bölümleri vardı. Akim Akimiç buraya gelir, badanacılık boyacılık bölümünde ça-“Sırdı. Bezir yağı kaynatır, boya karıştırır, masalara sandalyelere ceviz taklidi boya vururdu.
Pırangalarımın değişmesini beklerken, Akim Akimiç’e hapishane hakkındaki ilk
izlenimlerimden söz açtım.
Bana:
— Evet; mahpuslar, asilzadeleri sevmezler, dedi. Hele siyasi suçluları. Ellerinden gelse, yerler onları. Bunda şaşacak bir şey yok. önce sizler, bambaşka, onlara benzemeyen insanlarsınız. Sonra, onlardan bazıları vaktiyle ya mülk sahiplerinin, ya asker sınıfının adamlarıydılar. Sizi nasıl sevsin onlar? Kendiniz takdir buyurun. Doğrusunu söyleyim: sizin burada yaşamanız zor. Bununla beraber, Rus hapishanelerinde yaşamak, Sibirya’ya göre daha güçtür. Aramızda oradan gelenler var; hapishanemizi öve öve bitiremiyorlar. Sanki cehennemden cennete girmişler… Oranın kötülüğü, işlerin ağırlığından ileri gelmiyor. Onlara göre, eski hapishanelerinde birinci sınıf hükümlülere uygulanan idare tarzı tamamıyla askerî değilmiş; ya da bu hareket tarzı bizimkinden farklıymış. Meselâ: oradaki sürgünler kendine ev açabiliyormuş. Gerçi ben, kendim,, oraya gitmedim, ama söylediklerine göre böyleymiş.. Kafalarını tıraş etmiyorlarmış; hükümlüler bir örnek elbise de giymiyorlarmış. Ama doğrusu bizde olduğu gibi, üniformalı gezmeleri daha iyidir!… Tıraşlı kafa ise, hem intizam bakımından daha iyi, hem de göze-daha hoş geliyor. Yalnız hükümlüler bundan hoşlanmıyorlar, o da başka. Oradaki hapishaneden gelenler de karmakarışık kimseler… Biri, kantonistlerdenl, öteki Çerkezlerden, üçüncüsü raskolniklerden2, dördüncüsü, memleketinde çoluğunu çocuğunu bırakmış Hıristiyan köylerimizden; beşincisi Yahudi, altıncısı Çingene, yedincisi de ne ıdüğü belirsizin biri… Bunların hepsi, her ne pahasına olursa olsun, burada bağdaşmaya, birbiriyle anlaşmaya, aynı kabdan yemek yemeğe, aynı ranzalarda yatmaya mecburdurlar. Hürriyete gelince, fazla bir lokma yemek istersen, bunu ancak gizli yiyebilirsin. Eline geçen meteliği kunduranın içine saklamalısın. Hapishane aşağı, hapishane yukarı… Bundan başka bir şey yok. îster istemez, kafana saçma sapan şeyler gelmeğe başlar.
Bunları zaten biliyordum. Ben, binbaşımız hakkında bilgi edinmek istiyordum. Akim Akimiç de fazla ketumluk göstermedi. Ama anlattıklarının üzerimde bıraktığı tesirin pek de hoş olmadığını hatırlıyorum. Kaderimde bu adamın amirliği altında iki yıl kalmak yazılıymış. Akim Akimiç’in onun hakkında anlattıkları baştan aşağı doğru çıkmıştı. Ama gerçek, anlatılan bir hikâyeden çok daha etkili oluyor. Bu binbaşının korkunçluğu, onun gibi bir adamın iki yüz kişi üzerinde hemen hemen hudutsuz bir yetki ile âmir mevkiin-do bulunmasından ileri geliyordu. Derbeder, kötü bir adamdı. Mahpusları da kendisi için tabii düşman gibi görüyordu. Bu, onun en başta gelen, en önemli hatasıydı. Bazı istidatları vardı; ama ondaki iyi taraflar bile insana hoş görünmüyordu, itidalsiz, hırçındı.
Mahpusların aşağı yukarı hepsi kalaç alırdı. Marangoz mahpuslardan biri dikkatimi çekti. Bu ak saçlı, ama pembe yanaklı bir ihtiyardı. Kalaç satan kızlara gülümseyerek takılıyordu. Kalaççı kızlar gelmeden önce boynuma kırmızı bezden bir atkı sardı. Şişman, yüzü kalbur gibi çopur bir karı, tablasını tezgâhına koydu. Konuşmaya başladılar. Mahpus, kendini beğenmiş bir adam tavrıyla sordu.
— Dün oraya neden gelmediniz? Oynak kadın:
— Kim gelmedi? Ben geldim, ama sizin yerinizde yeller esiyordu… diye cevap verdi.
— Bizi çağırdılar da… Yoksa söz verdiğimiz yerde mutlaka bulunurduk. Evelsi gün bana sizinkilerin hepsi geldiler.
— Kimmiş o gelenler?
— Mariyaşka geldi, Havroşka geldi.Çektında geldi, îki Paralık geldi. Akim Akimiç’e:
— Bu da ne?… diye sordum. Yoksa?… öteki:
— Doğrudur!
dedi, utanarak gözlerini yere eğdi. Çünkü gayet iffetli bir adamdı.
Olağan şeylerdendi bu. Ama binde bir, bin bir güçlükle. Zaten, baskı altındaki hayatın tabiî ağırlığına rağmen, mahpuslar bu türlü eğlencelerden çok içkiye hevesliydiler. Kadınları elde etmek zordu. Vakit ve yer bulunacak; söz kesilecekti. Buluştuktan sonra tenha bir yer aramak zorluğu vardı, îşin daha güç tarafı, muhafızlarla anlaşmaktı. Sözün kısası, duruma göre avuç dolusu para sarf etmek gerekiyordu. Bununla beraber, sonraları, arada sırada, aşk sahneleri görmüştüm.
Bir yaz günü, Irtış kıyısında, bir salaşta kireç taşı yakıyorduk. Üç kişiydik. Muhafızlarımız iyi kalbli çocuklardı. Baktık, iki nazenin çıkageldi. Mahpuslar bunlara “Süllöra” diyorlardı. Onları çoktandır bekliyen mahpus:
— Amma da geç kaldınız! Mutlaka Zverkov’larda idiniz, dedi. Kızlardan biri gayet neşeli bir tavırla:
— Ben mi geç kaldım? Orada çok oturmadım ki.. , Karga bile ağaçta daha çok kalırdı; diye cevap verdi.
Bu kız, dünyanın en çirkin kızıydı. Çekunda dedikleri oydu işte. İki Paralık da onunla beraber gelmişti. Bu kadın, sözle anlatılmayacak bir yaratıktı. Bizim zampara ona da lâf attı:
— Sizi de epedir görmedik. Biraz zayıflamışsınız galiba.
— Olabilir. Evvelden o kadar şişmandım ki görme S Artık iğne ipliğe döndüm.
— Hep askerlerle… değil mi?
— Hadi canım!.. Dili kopası, kötü insanların iftiraları… Ama öyle de olsa, ne çıkar? “Askerlerle sevişeyim de varsın kaburga kemiğini kırılsın!”
Siz onlardan vazgeçin de bizleri sevin. Bizde Para var, para…
Bu manzarayı tamamlamak için kafası tıraş edilmiş. Pirangah, yarısı başka, yarısı başka
renkte elbise giymiş muhafızların gözü altında bulunan bir zamparayı gözönüne getiriniz.
Akim Akimiç’le vedalaştım, hapisaneye dönmeme izin verildiğini öğrenince, muhafızımı alıp
gittim. Mahpuslar toplanmaya başlamışlardı. Önce dönenler belli vazifeleri görmekle ödevli
olan hükümlülerdi. Mahpusu gayretle çalıştırmanın çaresi, ona belli bir ödev vermektir. Bu
ödevler bazen çok çetin olur. Buna rağmen öğle trampetine kadar çalışanlara göre, işlerini
d.aha çabuk bitirirlerdi. Verilen vazifeyi bitiren mahpus kışlasına dönerdi. Ona kimse
karışmazdı.
Yemeğe beraber oturmazlardı, önce gelen, rasgele bir yere otururdu. Zaten mutfak hepsini birden alacak büyüklükte değildi.
Çorbayı kaşıkladım. Ama henüz alışmadığım için yiyemedim. Çay kaynattım. Masanın bir kenarına oturduk. Yanımda bir arkadaş vardı.O da, benim gibi bir asilzade idi. Mahpuslar girip çıkıyorlardı. Pek kalabalık değildi hepsi toplanmamıştı. Beş kişilik bir gurup, başka büyük bir masanın etrafında oturmuştu. Ahçı, masalarındaki iki kaba, çorba ve bir sahan kızarmış balık koydu. Bunlar, yemeklerini bir şeyi kutlayarak yiyorlardı. Bize yan yan baktılar. Bir Polonyalı geldi. O »da yanımıza oturdu. Mutfağa giren uzun boylu mahpus, orada bulunanları kısa bir bakışla süzdükten sonra:
— Evde değildim, ama her şeyi biliyorum! diye bağırdı.
Elli yaşlarında, adaleli ve kuru bir adamdı. Yüreğinde şeytanlık, neşe okunuyordu. Çehresinin en dikkat çekici tarafı, kalın, sarkık ve yüzünü gayet gülünç gösteren alt dudağı idi.
— K, nasılsınız dünden beri? Selâm sabah yok mu?… Kursk’lu hemşehriler merhaba! dedi, kendi pa-ralariyle sağlanmış yemeklerini yiyenlerin sofrasına oturdu.
— Bereketli olsun. Tanrı misafiri kabul eder misiniz?
— İyi ama birader, biz Kursk’lu değiliz ki!
— Tambov’lu musunuz?

— Tambov’lu da değiliz. Sen şöyle bizden açıl da zengin herifin birini bulup ona yanaş.
— Aman çocuklar, bugün karnımda İvan Burun-tulu ile Marya Hıçkırıklı karşı karşıya göbek atıyor. Şu zengin herif de neredeymiş; gösterin bana.

— Gazin zengin heriftir. Ona git.
— Gazin bugün âlem yapıyor. İçip duruyor. Kese-sindekini tüketiyor… Bir başkası:

— Yanılmıyorsam, yirmi ruble kadar bir parası vardı, dedi. Ağalar! Şarap satmak kârlı iş, vesselam.
— Demek misafir kabul etmiyorsunuz, ha? Ne yapalım, biz de beylik aşına kaşık sallarız.
— Git de çay iste. Bak işte, beyler içiyorlar. Köşede oturan şimdiye kadar ağzını açmayan bir mahpus, asık suratla:
Bey de ne demek oluyor? Bey filân yok burada. Herkes bizim gibidir… diye homurdadı. Kalın dudaklı mahpus samimî bir bakışla bize bakarak:
— İçerdim, ama doğrusu istemeğe utanıyorum. Onurluyuz da hani… dedi.
— İsterseniz verelim, diyerek mahpusu çağırdım. Buyurun. İster misiniz?
— İstemez olur muyum? Elbette isterim. Masamıza yaklaştı. Suratı asık mahpus:
— Şuna bakın, evinde sade suya çorbayı tencere-de pişirir, kapağında içerdi. Buraya gelince çay içmeği öğrendi. Beylerin içtiklerini o da istiyor… dedi.
Ona:
— Burada çay içmezler mi? diye sordum.
Ama mahpus bana cevap vermek lûtfunda bulunamadı.
— İşte kalaç da getiriyorlar. Bari bir kalaç da lûtfetsenize.
Kalaçları getirdiler. Genç bir mahpus, bir dizi getirir, hapishanede satardı. Kalaç satışı ona, on kalaçta bir kalaç sağlardı. Mahpus işte bu bir kalaçın peşindeydi… Bağırarak mutfağa girdi.
— Kalaçlar! Kalaçlar!… Moskova kalaçları… sıcak sıcak!… Param olsa da ben de yesem. Hadi çoçuk-lar! Bir tanecik kaldı. Anası olan alsın!…
Ana sevgisini hatırlatması herkesi güldürürdü; böylelikle ondan birkaç kalaç aldılar.
— Size bir şey söyleyeyim mi çocuklar? dedi. Ga-zin bugün eğlene eğlene belâyı bulacak. Vallahi! Tam da eğlenecek zamanı buldu ha! Sekizgözlü damlayıverirse bir…
— Saklarlar onu. Çok mu sarhoş?
— Ne diyorsun!… Kızgın da; önüne gelene çatıyor.
Canı yumruk istiyor da ondan.
Yanımda oturan Polonyalıya sordum:
— Kimden bahsediyor bunlar?
— Gazin adında bir mahpus var. Şarap satar burada. Eline geçen parayı hemen içkiye verir. Hırçın, canavar gibi bir adam ama ayıkken kimseye zararı dokunmaz. Yalnız içince bütün içini döker. Etrafına bıçakla saldırır. O zaman artık onu yatıştırmaya başlarlar.
— Nasıl?
— Beş on mahpus üstüne atılıp adam kendini kaybedinceye, yani öldüresiye, döverler. Sonra ranzaya yatırıp gocukla örterler.
— Ya adam ölüverirse?
— Ne gezer! Başka birisi olsa, belki dayanamaz buna, ama Gazin yedicanlıdır. Hapishanenin en kuvvetli, en sağlam yapılı adamıdır. Bir de bakarsınız, ertesi gün dipdiri, bir şey olmamış gibi kalkar…
Polonyalıya sormaya devam ettim.
— Buradakiler, kendi paralarıyla yemek yerken, benim içtiğim çayı neden kıskanır görünüyorlar?
Polonyalı.
— Çayı kıskandıklarından değil. Onlar size asilzade olduğunuz ve onlara benzemediğiniz) için kızıyorlar diye cevap verdi. Hattâ çoğu size takılmak, sizi tahkir etmek, küçültmek isterdi. Daha dur bakalım, bundan sonra ne tatsızlıklarla karşılaşacaksınız! Bizim için buradaki hayat öyle kolay çekilir bir hayat değildir. Her yönden, herkesten daha güç durumdayız. Alışmak için çok soğukkanlı olmak lâzım. İçtiğiniz şu çay, yediğiniz ayrı yemekler yüzünden daha kaç kere terslenecek, bir yığın küfür işiteceksiniz. Halbuki buradakilerin çoğu, hem de sık sık kendi paralarıyla yerler. Çaya gelince, bazılarının her zaman içtiği bir şey… Onlar için bu bir kusur değildir, ama size gelince iş değişir.
Polonyalı sözünü bitirdikten sonra kalktı gitti. Birkaç dakika sonra dedikleri çıkmaya başladı.
Mtzkiy, (benimle konuşan Polonyalı), mutfaktan çıkar çıkmaz içeriye zilzurna sarhoş olan Gazin da dı.
Güpegündüz, herkesin işe çıkmaya hazırlandığı böyle bir günde, titiz âmirlerin her an çıkagelmeleri ihtimali varken, Gazin’in bu serkeşliği afallattı beni doğrusu. Daima kontrolleri altında bulunulan bir başçavuşla, muhafızlar ve malûllerin bu derece hiçe sayılması, bu kadar sıkı disipline rağmen sarhoş hır mahpusun bulunması, hapishane hayatı hakkında henüz belirmeğe başlıyan kanaatlerimi altüst ediverdi. Ancak, epey zaman geçtikten sonra, sürgün hayatımın ilk günlerinde bana muamma gibi gelen bu gibi olayları kendi kendime açıklayabildim.
Mahpusların elinde daima birtakım özel işleri »olurdu. Bu, sürgün hayatının gereklerindendi. Zaten mahpusların parayı ihtirasla, her şeyden çok, hemen hemen hürriyet kadar sevdiklerini, ceplerinde para şıkırtılarını duymakla bile avunduklarını, daha önce de söylemiştim. Aksine, ellerinde para olmadıkça, neşesiz, kederli ve huzursuz olurlar. Metanetlerini kaybederler, bunu tedarik için hırsızlığa varıncaya kadar her şeye baş vururlar. Bununla beraber, hapishanede değeri bu kadar yüksek olan bu nesne, bahtiyar sahibinin cebinde uzun müddet kalamaz. Her şeyden .önce, paranın açıkgöz birine kaptırılmaması, idarenin eline geçmemesinin saklanması zor bir şeydir. Binbaşı, ansızın yaptığı araştırmalarda bulduğu paraya derhal el koyardı. Belki bu parayı, mahpusların yemeklerinin düzeltilmesine kullanırdı. Ama çoğu zaman, saklanılan para, daha binbaşının eline geçmeden çalınırdı. Sonraları, tehlikesiz para saklanma usulü bulundu. Parayı.» saklamak üzere, ihtiyar bir starover’e teslim ederlerdi. Bu adam bize, vaktiyle, Vetkovtzı adını taşıyan, Starodub1 köylerinden gelmişti. Her ne kadar konudan uzaklaşmış oluyorsam da, onun için birkaç söz söylemeden geçemiyeceğim.
Altmış yaşında, ufak tefek, ak saçlı bir ihtiyardı. Daha ilk görüşümde bende büyük bir tesir bıraktı. Başka mahpuslara hiç benzemiyordu. Sakin, tatlı bakışları vardı. Açık mavi, parlak ve bir hale şeklinde çizgilerle çevrilmiş gözlerine bakmaktan ayrı bir zevk duyardım. Sık sık konuşuyorduk. Hayatımda, onun kadar iyi kalbli, iyi huylu bir insana pek az rastlamışımdır. Çok önemli bir suç yüzünden sürülmüştü. Suçu da şuydu. Starodubov bölgesinin starover’leri arasında Hıristiyan olanlar görünmeye başlıyor. Hükümet bu hareketi doğru buluyor, henüz muhalif olanları bu yola teşvik etmek için elinden geleni yapıyor. ihtiyar, başka mutaassıplarla birleşerek, kendi tâbirince: “dini korumaya” karar veriyor. Bir ortodoks kilisesi yapılırken, mürteciler yangın çıkarıyorlar. Kilise yanıyor. Elebaşılarından olan bu ihtiyar, sürgüne gönderiliyor. Eskiden hali vakti yerinde ve ticaret yapan bir şehirliydi. Evde, karısıyla çocuklarını bıraktığı halde, sürgüne büyük bir metanetle gitti. Çünkü cahilce bir sofulukla, bunu, “din uğuruna çekilen bir cefa” sayıyordu.
Bu adamla kısa bir süre bile beraber bulunmuş olsanız, kendi kendinize elde olmadan şunu sorardınız: “Bu kadar uslu, bir çocuk kadar iyi huylu olan bu adanı nasıl olur da bir isyancı olabilir?”
Onunla dinle ilgili bazı konularda konuşmalarımız olmuştu. Kanaatlerini asla değiştirmemekle beraber itirazlarında da her zaman ne hiddet, ne de nefret gösteriyordu. Kanaatlerine göre, hareketi, çektiği cefalar tam bir kahramanlıktı. Bununla beraber, üzerindeki tetkik ve tahlillerimde, onda ufacık da olsa ne kibir, ne de gurur gördüm.

Hapishanemizde başka staroobryadetz (starover) ler de vardı. Çoğu Sibiryalı idiler. Feleğin çemberinden geçmiş, kurnaz adamlardı. Fevkalâde sofu ve iyi yorumcuydular, kendilerine göre kuvvetli mantık sahibiydiler. Bununla beraber gurur, küstahlık ve hilebazlıklarıyla son derece çekilmez insanlardı. Bizim ihtiyarca, bambaşka bir adamdı. Ötekilerin, belki hepsinden fazla sofu olduğu halde, tartışmadan daima çekinirdi. Herkesle iyi geçinirdi. Neşeliydi. Sık sık güler. Hem de, diğer mahpuslar gibi, kaba ve arsızca değil, yavaş, temiz ve ak saçlarına yakışan bir çocuk saf-ligiyle gülerdi.
Belki yanılıyorum ama düşünceme göre, herhangi bir kimse hakkında, sadece gülüşüne bakarak hüküm vermek mümkündür. Onun için hiç tanımadığımız birinin gülüşü daha karşılaşmanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz. İhtiyar, bütün hapishanede, herkesin saygısını sazandı. Lâkin bununla övünmüyordu. Mahpuslar onu “dede” diye çağırırlardı ve hiçbir zaman da kendisini en ufak şekilde incitmezlerdi. Mezheptaşları üzerindeki etkisini kendi kendimize az çok açıklayabiliyordum. Ama sürgün hayatına karşı görünüşte gösterdiği metanete rağmen, içinde, herkesten saklamak istediği şifasız bir kederin varlığı belliydi.
Koğuşlarımız aynıydı. Bir gece, saat üçe doğru, tesadüfen uyandığım zaman hafif, boğuk bir ağlama duydum. İhtiyar, vaktiyle binbaşıyı öldürmek isteyen Mahpusun, geceleri üzerinde incil okuduğu ocak peykesine oturmuş, el yazısıyla yazılmış bir kitaba bakarak dua ediyordu. Ağlıyordu da. Kesik söylediği: “Yarabbi! Şu zavallı kulundan yardımını esirgeme. Bana dayanacak kuvvet ver büyük Allahım!… Yavrularım… Sevgili çocuklarım, göremeyeceğim sizi artık!… ” sözlerini duydum. Yüreğimin nasıl sızladığını anlatamam. Yavaş yavaş bütün mahpuslar paralarını bu ihtiyara emanet etmeğe başladılar. Sürgünde bulunanların aşağı yukarı hepsi hırsızdı. Ama nedense ihtiyarın kendi paralarına el sürmeyeceği inanancındaydılar.
ihtiyar, sırrını ancak çok sonradan, bana ve birkaç Polonyalı arkadaşa açtı. Avlu duvarındaki kazıklardan birinin üstünde kolaylıkla açılmayan bir budak vardı. Yerinden çıkarılabilen kapak gibi bir kısmın hemen altında da derince bir oyuk bulunuyordu, iste-dede paraları buraya saklıyordu. Bunu herhangi bir kimsenin sezmesine imkân yoktu.
Lâkin ben hikâyemizden epey uzaklaştım. Mahpusların ceplerinin neden daima tamtakır olduğu meselesinde kalmıştık galiba… Dediğimiz gibi, Önce paranın, muhafazası güçtü. Bunun yanında, hapishane hayatı öyle sıkıcıydı ki!… Mahpus da hürriyete son derece susamış, sosyal durumu dolayısıyla havaî, derbeder bir yaratıktır; “öyle de battık, böyle de!…” düşüncesiyle son meteliğine kadar sarfeder. Cansıkıntısını geçici bir zaman için olsun giderebilme maksadıyla gürültülü patırtılı ve müzikli bir cümbüşe dalmak, onun için bir ihtiyaçtır. Hattâ bazen bakarsın biri, aylarca durmadan dinlenmeden çalışır, sonra da bir gün içindi bütün kazandığını son meteliğine kadar içkiye veri tüketir… Yine böyle bir gün yaşamak için tekrar bir kaç ay kan ter içinde çalışıp didinmesi gerekir.
Çoğu, üstüne başına yeni birtakım şeyler almaya meraklıydılar. Yalnız, aldıklarının hapishanenin verdi, giyim eşyalarından tamamıyla farklı olmasına çok dikkat ederlerdi. Siyah pantolon, kazaklar, “sibirka” lar basma mintan ve bakır tokalı kemerler de çok gözdeydi. En çok bayram günlerinde süslenirlerdi.
Mahpus süslenip püslendikten sonra muhal kışlaların hepsini dolaşır, kendini etrafa bir gösteri di. Giyinişi beğenilen mahpus bunun için çocuk gibi sevinirdi. Ama, bunlar, birçok bakımlardan tamamıyla çocuktular.

Fyodor Dostoyevski
Ölü Bir Evden Hatıralar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Tim Rayborn “Aksaray” Albümü: Doğu’nun Müzikal Derinliğine Kederli Bir Yolculuk
Kapat