Fyodor Dostoyevski: Zaman geçiyordu. Ben de yavaş yavaş alışmaya başlamıştım

dostoyevskiArtık yeni hayatımın her günkü olayları beni eskisi kadar hayrete düşürüyordu. Olaylara, dekora, çevremdeki insanlara alışıverdim. Bu hayata katlanmak belki mümkün değildi. Ama bunu, bir olup bitti sayıp boyun eğmek gerekti. Henüz çözemediğim birçok meseleyi bir yana bıraktım. Artık hapishanede kendimi kaybetmiş gibi dolaşmıyor, kederimi açığa vurmuyordum. Mahpusların vahşice bir merakla dolu bakışları eskisi gibi sık sık üzerimde durmuyor; kasıtlı arsızlıklarıyla beni tedirgin etmeğe kalkışmıyorlardı. Onların gözleri de bana alışmış olmalıydı. Buna, çok seviniyordum doğrusu. Artık hapishanede, kendi evimde imişim gibi geziniyordum. Ranzadaki belirli yerimi, asla alışamayacağımı zannettiğim birçok şeyi benimsemiştim. Haftada bir gün şaşırmadan, başımın yarısını tıraş ettirmeğe gidiyordum.

Her cumartesi, paydos saatinde, bizi sırayla nizamiyeden çağırırlardı.. (Tıraş olmayan, bu hareketinden sorumlu tutulurdu.) Orada,. taburlardan gelen berberler, soğuk suyla sabunladık-tan sonra, kör usturalarıyla başlarımızı öyle bir kazıyorlardı ki, bu işkenceyi hatırlayınca şimdi bile tüylerim diken diken oluyor. Ama, kısa zaman sonra bununda çaresi bulundu. Akim Akimiç bana, asker mahkûmlardan birini gösterdi. Adamcağız, bir köpek verince herkesi kendi usturasiyle tıraş ederdi. Hapishane berberlerinin eline düşmemek için mahkûmların çoğu onda tıraş olurlardı. Halbuki hapishanedeki millet öyle pek de nazlı kimseler değillerdi.

Mahpus berberimizin lâkabı “binbaşı”ydı. Bu lâ-kabın kendisine hangi özelliği gözetilerek verildiğini bilemiyorum. Şimdi, şu satırları yazarken, gözümün önüne geliyor bu adam. Uzun boylu, kuru, sesi çıkmaz, oldukça da aptal bir delikanlıydı. Daima işiyle uğraşır; elinde, kayışı bilenmekten incelmiş usturasını sabahtan akşama kadar habire biler ve bu işe o kadar dalardı ki, tıraşı, galiba, hayatının biricik meşguliyeti sayardı. Usturası iyi bilendiği zaman birisi tıraş olmaya gelirse pek memnun oluyordu. Suyu her zaman için sıcak, eli hafifti; ustura elinde yağ gibi kayardı. Sanatıyla övündüğü, tıraş ücreti olan bir köpeği tenez-zülen aldığı belliydi. Paraya değil sanata değer veriyor görünürdü. Bir gün, binbaşıya hapishanedekileri fitliyen A. nın hapishane berberimizden de bahsedeceği tutmuş. Konuşurken de ondan, nasılsa, binbaşı diye bahsedermiş. Son derece öfkelenen, gücenen binbaşı, A. nın adamakıllı canını yakmış. Bir yandan ağzından köpükler saçarak gereken cezayı verirken, bir yandan da:
— Binbaşının ne demek olduğunu biliyor muşuna kepaze herif!… Binbaşı ne demektir, bundan haberin var mı senin? Hem, kerata, sürgünün birine binbaşı dersin, hem de bunu yüzüme karşı söylemeğe cüret edersin!… diye bar bar bağırıyordu.
Bu binbaşı gibi bir adamla ancak A. geçinebilirdi.
Hapishaneye ayak bastığım günden beri, hürriyet hayal etmeğe başlamıştım. Sürgün hayatımın ne vakit biteceğini türlü şekillerde hesabetmek en sevdiğim işti. Başka hiçbir şey üzerinde düşünemiyordum. Öteki sürgünlerin de benim durumumda olup olmadıklarını bilemiyorum. Ama onların ümitlerindeki değişiklik beni ilk adımımdan beri hayrete düşürmüştü. Hürriyetsiz bir mahpusun ümitleri, tabiî hayat süren bir adamınkilerden bambaşkadır.
Serbest bir adam, tabiidir ki hayatının gidişinde-ki bir değişikliği, tasavvurunu gerçekleştirmeyi ümi-deder. Kendisi yaşarken, hareket ederken, tabiî bir hayatın akışına kapılmışken, düşünür bunları… Bir mahpus için iş öyle değildir. Burada da bir hayat — bir hapishane, sürgün hayatı — var, diyelim. Bütün sürgünler, hangisi olursa olsun, ne kadar müddetle sürülmüş bulunursa bulunsun, içgüdüsiyle, kesin olarak hayatının bu safhasının gelip geçici bir şey olduğun» inanır. Her sürgün burada, evinde olmadığını her an, duyar; onda hep sanki misafirlikteymiş gibi, bir duygu vardır. Yirmi yılı iki yıl gibi görür. Hapishaneden elli yaşında çıkarken bugünkü otuz beş yaşının babayiğitliğine hâlâ sahip olabileceğini sanır. “Daha önümüzde koca bir ömür var!” diye düşünür ve bütün cansıkıcı kaygıları inatla kovmaya çalışır. Hattâ, müddeti belli olmaksızın, özel bölüme gönderilenlerin bile bazan, ümitlendikleri olurdu. Belki Petersburg’dan izin çıkar da “Nerçinsk madenlerine gönderilip müddetleri belli edilir… Eh, o vakit gel keyfim gel! Bir kere Nerçinsk’e kadar, aşağı yukarı, altı aylık bir yol var; hem de, hapishanenin aksi istikametinde yürümek ne iç açıcı şey! Nerçinsk’te müddeti doldurduktan, sonra da… ” Hem de bu hesabı yapan ak saçlı ihtiyarlardı.
Tobolsk hapishanesinde duvara zincirlenenleri görmüştüm. Bir tanesine baktım. Zincire bağlı oturuyor. Zinciri bir kulaç uzunluğunda. Yatağı da yanında. Bunları, Sibiryada işledikleri son derece ağır suçlarda» ötürü böyle zincire vururlardı. Beş on yıl bu durumda kaldıkları olurdu. Çoğu eşkıya ve hayduttu. Aralarında, adama benzeyen yalnız bir kişi görmüştüm. Vaktiyle Sibirya’da memurmuş. Yavaş yavaş, fısıltıyla konuşuyordu. Tatlılaştırmaya çalıştığı hoş bir gülümsemesi vardı. Bize zincirini yatakta rahat etmek için ne yapmak gerektiğini gösterdi. Bu da, kim bilir, ne malın gözüydü! Bunların hepsi gayet uslu dururlar, hallerinden memnun gibi görünürler. Bununla beraber, hepsi de bir an önce müddetini doldurmak için can atar. Ama bunu ne diye isterler dersiniz. Sadece, bundan sonra, basık tavanlı, havasız, küflü odalarından kurtulup hapishanenin avlusunda gezinebilmek için… işte o kadar Yoksa hapishaneden asla çıkamayacaklardır. Zincirden kurtulmuş olanların, ölünceye kadar hapishanede, pıranga altında kaldıklarını pekâlâ bilirler. Buna rağmen, zincir müddetlerini bir an önce doldurmağı arzuluyorlardı. Zaten hiçbir emelleri olmasaydı, ölmeden veya çıldırmadan beş altı yıl zincirde dayanabilirler miydi? Bazıları belki dayanamıyacaklardı da…
Çalışmanın beni kurtaracağını, sıhhat ve kuvvetimi tazeliyeceğini hissediyordum. Daimî huzursuzluk, ayaklanmış sinirlerim, kışlanın havasızlığı beni tamamıyla harabedebilirdi. Ancak, sık sık dışarıda, temiz havada bulunmak, her gün yorulmak, ağır şeyleri taşımaya alışmakla bunun önüne geçebilirdim. Buradan kuvvetlenip sağlam, çevik, zinde ve ihtiyarlamadan çıkacağımı sanıyordum. Yanılmadan da. İş ve hareket, bana faydalı gelmişti.
Asilzade arkadaşlarımdan birinin hapishanede mum gibi eridiğini korkuyla görmüştüm. Hapishaneye, benimle beraber, henüz genç gürbüz girmiş ve bir insan harabesi halinde, saçı başı ağarmış, beli iki büklüm, bir de nefes darlığıyla çıkmıştı.
Ona bakarken: “Hayır! yaşamak istiyorum ve yaşayacağım… ” diye düşünüyordum. Ama ilk zamanda çalışma aşkım yüzünden neler çektim şu mahpuslardan! Uzun zaman hakaretti, alaylı sözlerle iğnelediler beni. Lâkin ben, kimseye aldırmıyor, kendimi canla başla işime veriyordum. Hiç olmazsa, en önce öğrendiğim kireç söndürüp karıştırma işine gidiyordum. Bu, hafif bir işti. İstihkâm âmirleri asilzadelere, mümkün olduğu kadar hafif iş vermek isterlerdi. Bunu, müsamahalı olmalarından ötürü değil, vazifeleri olduğu için yapıyorlardı. Pek tabii ki, ağır işler üzerinde çalışan bir adamın yarısı kadar kuvvetli olup hiçbir zaman çalışmamış bir kimseden, ötekinin yaptığını beklemek saçma olurdu. Fakat bu “şımartmalar” her zaman için yapılamıyor, hattâ gizli tutuluyordu. Bu iş sıkı bir kontrol altındaydı. Çok defa bizler de ağır iş yapma zorunda kalıyorduk. Tabii, o zaman asilzadeler, diğerlerine göre iki kat eziliyorlardı.

Kireç söndürme işlerine üç dört ihtiyar veya zayıf mahpusla bizleri göndermek âdet olmuştu. Bundan başka, yanımıza bu işin ustası bir mahpusu da ayrıca katarlardı. Bu birkaç yıldan beri hep bizimle gönderilen Almazov adında, kuru, esmer, sert, titiz bir adamdı. Yaşlıydı; konuşmayı sevmez, herkese tiksinerek bakardı. Bizi son derece aşağı görürdü. Ama o kadar bezgindi ki, bizi azarlamaya bile üşenirdi.
Kireç taşını ezdiğimiz sundurma da nehrin sarp, ıssız kıyısında idi. Kışın, hele puslu havalarda, nehre ve karşı tarafa bakmak çok sıkıcıydı. Bu vahşi, Loş, manzarada hüzün verici, yürek ezici bir hal vardı. Ama bu ucu bucağı görünmeyen beyaz kar örtüsü üzerinde bir de güneş parlayınca, manzara bir kat daha çekilmez bir hal alırdı. İnsanın içinde, güneye doğru bin beş yüz verstlik bir alana yayılmış bozkıra, bu, göz alabildiğine uzanan koca halıya doğru uçmak arzusu beliriyordu.
Almazov hep sessiz, ama sert bir tavırla iş görürdü. İçimizden, ona gerektiği gibi yardım edemediğimizden ötürü âdeta utanç duyardık. O ise, bizim yardımımız olsa da, olmasa da, işi tek başına kolayca başarırdı. Galiba, ona karşı kabahatli durumda bulunalım, faydasızlığımızı anlayarak utanalım diye, bizden hiç yardım istemiyordu. Bunula beraber bütün iş de, yakılmak üzere getirdiğimiz kireç taşiyle dolu ocağın hazırlamasından ibaretti.
Ertesi gün, kireç taşı tamamiyle yandıktan sonra ocaktan çıkarma işi başlıyordu. Hepimiz birer ağır el çekici alarak, hususi tahtalar üzerine yaydığımız toprakları dövmeye başlardık. Bu pek hoşa giden bir işti. Çabucak dağılan kireç taşı kolaylıkla, gayet biçimli bir şekilde ufalanıyor, hemen beyaz, parlak bir toz haline geliveriyordu. Elimizdeki koca çekiçlerin çı-kardığı gürültü pek hoşumuza gidiyordu. Yoruluyor, ,gene de bir hafiflik duyuyorduk. Yanaklarımız kızarıyor, damarlarımızdaki kan artan bir hızla dolaşıyordu. Almazov da bizi küçücük çocuklarımız gibi küçümsiye-rek seyrediyordu. Bir yandan da piposunu çekiyor, konuşmaya lüzum gördüğü zaman ağzından pek de kolay anlaşılamıyan birtakım mırıltılar çıkarıyordu. Bununla beraber, Almazov, herkese karşı böyleydi. Hem aslında iyi bir adamdı galiba…

Bundan başka beni gönderdikleri başka bir iş de, atelyede torna çarkını döndürmekti. Çark büyük ve ağırdı. Harekete getirmek için hayli kuvvet istiyordu. Hele tornacı, memurlardan birine bir merdiven trab-zanı veya büyücek bir masa ayağı yontarken, bunlar için büyük kalaslar kullanıldığından, çarkı çevirmek pek güçleşiyordu. Böyle olunca çoğu zaman asilzade B, yi de benimle birlikte gönderirlerdi. Bu çark döndürme işi daima bize verilirdi. B., genç olmasına rağmen, zayıf, cılız, göğsünde ağrısı olan bir adamdı. Hapishaneye benden bir yıl önce gelmişti. Yanında iki de arkadaşı varmış. Biri, hapishane hayatı boyunca gece gündüz dua eden; (böylece de bütün mahpusların saygısını kazanan) gereken zamanda da ölen bir ihtiyardı. Öteki ise, henüz çok genç, gürbüz, körpe, pembe yüzlü, cesaretli bir delikanlıydı, Genç adam, yolun yarısından sonra yedi yüz verst kadar bir yol boyunca, yorgun düşen B. yi taşımış. Arkadaşlıkları, biribirine bağlılıkları eşine az rastlanır derecedeydi. B. ye gelince; o, okul görmüş, asîl, yüksek ruhlu, ama hastalık yüzünden hırçın, sinirli bir adamdı. Çarkı ikimiz çeviriyor, bunu yaparken de eğleniyorduk. Hem bu iş benim için mükemmel bir spor oluyordu.
Bir de kar temizlemesini çok severdim. Bu çoğu zaman tipi ve fırtınalardan sonra sık sık görülen bir hizmetti.

Yirmi dört saat süren tipiden sonra bazı evler pencerelerine kadar, bazıları da tamamiyle kar altında kalırdı. Tipi kesilip güneş kendini gösterdikten sonra, bizleri, hattâ bazan bütün hapishane halkını, büyük kafileler halinde, dışarı çıkarırlardı. Hükümet binalarının önündeki karları temizlerdik. Hepimize birer kürek verilirdi. Bazı zaman bu iş de hayli zorlu olurdu. Çaresiz hepimiz birden çalışmaya koyulurduk. Yumuşak, henüz yatışmaya başlıyan, üstü hafifçe donmuş. kar kümelerinden becerikli hareketlerle küreğe aldığımız kısımlar etrafa dağılırken, havada parlak bir toz halini alırdı. Kürekler, güneşte parlıyan beyaz yığınlar üzerinde durmadan işlerdi. Ama mahpuslar bu işi her vakit istekle yaparlardı. Kahkahalar, bağrışmalar, nükteler gırla gidiyordu. Sonra da kar topuna başlarlardı. Tabii, çok geçmeden, ağır başlı geçinen neşe düşmanlarının itirazları yükselirdi. Böylelikle umumi neşe daima bir hırgür, bir kavga doğururdu.
Yavaş yavaş ahbap çevremi genişletmeğe başladım. Gerçi, kendim henüz ahbap düşünecek halde değildim. Çünkü hâlâ huzursuz, gamlı idim, kimseye güvenim yoktu. Ama birçok kimseyle kendiliğinden ahbap oluverdim. Beni ilk ziyarete gelenler arasında Petrov vardı. Ziyaret kelimesi üzerine de dikkatinizi çekerim.

Petrov, özel bölümde, bizden en uzak kışladaydı. Bizleri biribirimize yaklaştıracak ortak hiçbir şeyimiz olmayışı, aramızda bir münasebet kurulabilmesine pek de imkân bırakmıyordu. Bununla beraber Petrov, şu ilk zamanda, hemen hemen hergün bana uğramağı veya paydos saatlerinde, herkesten uzaklaşarak, kışlalar arkasında dolaştığını sırada yanıma gelmeği âdeta vazife sayardı. Önceleri bundan hoşlanmamıştım. Ama Petrov, ne yaptı etti, fazla konuşkan olmadığı halde, ziyaretleri beni gittikçe sarmaya başladı.

Kısa boylu, iri yapılı, çevik, kıvrak, saz benizli bir adamdı. Yüzü sevimli, elmacık kemikleri geniş, bakışları cesaretli idi. Sık, beyaz, inci gibi dişleri vardı. Ağzında, alt dudağının arkasında, daima dövülmüş tütün saklardı. Zaten, bu tütün çiğneme âdeti birçok -mahpuslarda vardı.
Petrov, yaşından genç görünürdü. Kırk yaşında olduğu halde, ona, otuzundan fazla denemezdi. Benimle serbest konuşur, bununla beraber terbiyeden, nezaketten uzaklaşmazdı. Yalnız kalmak istediğimi anlar anlamaz, bir iki dakika konuştuktan sonra, derhal beni bırakır, hiçbir mahpusa yapmadığı halde, nezaketime teşekkür ederek ayrılırdı. Görüşmelerimizin bu ilk zamandaki şeklini hiç kaybetmemesi, gerçekten dikkate değer bir noktadır. Bununla beraber Petrov bana tam mânasiyle bağlıydı.

Ölü Bir Evden Hatıralar
Fyodor Mihaylov Dostoyevski

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Van Gogh: “Tasasız olmak, günün birinde parasızlıktan kurtulacağını ummak, ham hayal!”

Tasasız olmak, günün birinde parasızlıktan kurtulacağını ummak, ham hayal! Ben yiyip içmemi ve atölyemde rahatımı sağlayacak bir ücret için ömür...

Kapat