Ölü Bir Evden Hâtıralar : Azimkar Adamlar, Luçka – Fyodor Dostoyevski

dostoyevskiBir insanın azimkâr olup olmadığını kestirebilmek kolay olmuyor. Böylelerine her yerde olduğu gibi, sürgünde de pek az rastlanır. Bakarsın, görünüşte dehşetli bir adamdır. Bir de anlatılanları duyunca, yanından kaçarsın, îlk zamanlarda, bir içgüdü ile onlardan uzaklaşmaya çalışırdım. Sonraları korkunç katiller hakkında bile kanaatlerim hayli değişti. Katil olmadığı halde, altı cana kıymış bir caniden daha korkunç insanlar gördüm. Öyle cinayetler vardır ki, bunların içyüzü hakkında en ilkel bir fikir edinmek bile hayli güçtür. Çünkü bu cinayetler pek garip birtakım sebeplerle işlenmiştir. Böyle cinayetlere de, çoğu zaman, basit halk arasında rastlanır. Çok defa şöyle bir katil tipi görülür. Adamcağız kendi halinde, sessiz yaşamakta, çilesini doldurmaktadır. Diyelim ki, ya bir mujik, veya birisinin toprak kölesi yahut da şehrin basit halk tabakasından, belki de askerdir.

Bir de bakarsın, zembereği kopmuş gibi, birden bire boşalıverir; dayanamayarak düşmanını, onu ezeni bıçaklayıverir… Asıl gariplik de bundan sonra başlar. Bu adam bir zaman kendi kalıbının dışına çıkmıştır. Bununla beraber, ilk öldürdüğü adam, onun düşman, kendisine zulmeden biriydi. Yaptığı, bir suçtu; fakat büsbütün anlaşılmaz bir şey değildi. Çünkü ortada bir sebep vardı. Lâkin bu adam, bundan sonra da, hiçbir düşmanlık olmadığı halde, keyif için, bir yan bakış, bir kaba söz yüzünden yeni cinayetler işler. Artık bunu sadece, kabadayılığını göstererek, “Savulun, ben geliyorum!…” gibilerden yürüdüğü zaman etrafındakileri kaçıştırmak için yapmaktadır. Sarhoşa dönmüş, hummaya tutulmuş gibidir. Sanki yasak edilmiş sınırı aştıktan sonra, her türlü kutsallığı ayak altına almaktan hoşlanır. Sanki onu bütün kanun ve nizamları çiğnemeğe kışkırtan bir kuvvet vardı. Yine bu kuvvetin tesiri altında sınırsız bir hürriyeti, etrafına dehşet vermeği arzulamaktadır. İhtimal ki, bütün bu duygular; yüksek bir kalede bulunan birinin, önündeki uçuruma eğilirken hissettiklerine benzer. Her şeyin bir an önce bitmesi için basaşağı kendini atmaya hazırdır. Hem de bu gibi haller, pek uslu ve o vakte kadar tamamıyla silik kalmış kimselerde görülür. Bazıları, girmiş oldukları yeni kalıbı kendileri için övünme vesilesi sayarlar. Eskiden ne kadar ezilmiş ve boyun bükük idiyseler, şimdi o nispette yaman, duman attırıcı . görünmek arzusundadırlar. Etrafa saldığı dehşetten. zevk alır; insanlarda uyandırdığı tiksinme duygusunu ., âdeta sever. Pervasız tavır takınır; bu durumda, içinden, bir an önce cezanın gelmesini, hüküm giymeyi bekler. Çünkü yapmacık pervasızlıktan artık bıkmıştır.
Meraka değer bir nokta da bu gibi tavır ve gösterişlerin ancak cezanın uygulanacağı yere kadar sürmesindedir. Bundan sonra bütün bunlara, bıçakla kesilmiş gibi son verilir. Sanki bu gösterişlerin belirli bir zaman içinde yapılıp, sonra da onlardan vazgeçilmesi gerekliymiş gibi… Adanı, birden bire uslanır, küçülür, paçavraya döner. Cezalandırılırken ağlayıp uzlar, halktan af diler. Hapishaneye öyle miskin ve mendeburca, ağzından salya, burnundan sümük akarak gelir ki, bakıp: “Beş altı kişiyi öldüren adam bu muymuş?…” diye hayret edersiniz. Tabiî, öyleleri de çıkar ki, hapishanede bile kolay kolay uslanmaz, hâlâ şu gösteriş ve gevezeliklerinden vazgeçmez. “Siz beni görüyor musunuz? Altı cana kıymış bir adamım ben!” der gibi bir halleri vardır. Ama sonunda onlar da yatışırlar. Arada bir, vakit geçirmek, hayatlarının bu biricik “kabadayılığını”, bu astı-ğj astık kestiği kestik devirlerini hatırlarlar, o kadar. Saf birisini bulup da karşısında kurumlanarak ve vakasını anlatmaktan ne derece zevk duyduğunu hiç göstermeksizin eski kahramanlıklarıyla övünmekten pek hazzederler. “İşte ben böyle bir adamını!” gibilerden övünür dururlar.
Hele bunların gururlanıyorlarmış hissi vermesin diye, aşırı bir duyarlıkla konuşmaları, hikâyeyi gayet Önemsiz bir şeymiş gibi anlatmaları gerçekten görülmeğe değer! Ya seslerini alçaltıp yükselterek bahsettiklerinin olduğundan daha önemli görünmesini sağlamaya uğraşmaları… Nereden de öğrenmişler bütün bu düzenleri?
Bir kere, hapishaneye ilk geldiğim sırada, ranzamda işsiz güçsüz uzanmışken, böyle bir konuşmaya kulak misafiri olmuştum. Tecrübesiz olduğumdan, anlatanı, heybetli, korkunç bir haydut, görülmemiş derecede sert tabiatlı bir adam sanmış, hattâ onun yanında Petrov’u pek önemsiz bile görmüştüm.
Hikâyenin konusu, Luka Kuzmiç adındaki bu adamın tamamiyle sebepsiz, sırf kendi keyfi için, bir binbaşıyı nasıl hakladığı idi.
Luka Kuzmiç, kendisinden daha önce de bahsettiğim, kışlamızın ufak tefek, sivri burunlu, genç Ukraynalı mahpusuydu. Aslı Rustu ama güneyde doğmuştu. Galiba, bir pomeşçik’in toprak kölesiydi… “Sinek küçük ama mide bulandırır.” hesabı, insanı rahatsız edici, iğneleyici bir hali vardı. Bununla beraber mahpuslar sadece içgüdüleriyle kolayca insanın içini okurlar. Arkadaşları arasında pek sayılmıyordu, veya sürgün tabiriyle “pek takmıyorlardı onu… ” Luka son derece gururluydu da… O akşam ranzasında oturmuş, bir gömlek dikiyordu. Zaten iç çamaşırı dikmek sanatıydı onun… Yanında, ranza komşusu iri yarı, hımbılca, ama iyi kalbli ve sokulgan bir delikanlı olan Kobilin oturuyordu. Luçka, komşusu olduğundan, onunla pek sık kavga ediyor, onu küçümsüyor ve kendisine müstebitçe muamele ediyordu. Safdil Kobilin bunun yek farkında değildi.
Bu defa da Luçka’nın hikâyesini ilgisiz ilgisiz dinliyerek yün çorap örüyordu. Öteki yüksek sesle ve tane tane anlatıyordu. Herkes tarafından işitilmesini istediği belli olduğu halde, en çok Kobilin’e anlatıyor-muş gibi bir hali vardı, îğneyi beze batırırken:
— Memleketimden… efendime söyleyim… Serserilik suçiyle Ç. ye sürülürken… Kobilin sözünü kesti:
— Ne vakit oluyordu bunlar?
— Taze fasulye çıkınca, ikinci yıl bitmiş olacak… K. ye gelince, beni bir zaman için hapishaneye tıktılar. Baktım, benimle beraber oturan on iki kişi de Ukraynalı, ama o boylu boslu, kanlı canlı, öküz gibi heriflerin hepsi de son derece uyuşuk. Bu yüzden yemekler kötü çıkıyor; binbaşıları, keyfine göre sağa sola emir yağdırıp duruyor.
(Luçka, konuşması sırasında, bazı kelimeleri mahsus yanlış söylüyordu.)
— Bir gün geçti, iki gün geçti… Baktım, bizim millette hareket yok. “Neden bu enayiye kavuk sallıyorsunuz?” diye sordum. Pis pis sırıtırak: “İstersen git de kafa tut!” demezler mi? Hiç sesimi çıkarmadım. Aman çocuklar, hele şu Ukraynalılardan bir tanesi pek tuhaftı. (Luçka, birdenbire, Kobilin’e anlatmaktan vazgeçerek, etrafındakilere dönmüştü.)
— Mahkemede nasıl hüküm giydiğini, yargıçlarla nasıl konuştuğunu anlatır dururdu. Anlatırken de hüngür hüngür ağlardı. Arkasında çocuklarıyla karısını bırakmıştı. Kart bir adamdı; ak saçlıydı, şişkoydu. “Bakıyorum, diyordu, şu iblis oğlu iblis bir şeyler yazıp duruyor. Kendi kendime: şimdi ortadan çatlayıp geberiverse şu köpoğlu herif! diyordum. O ise, boyuna

yazıp çiziyordu. Hem de öyle şeyler yazmış ki, beni mahvedip bitirdi!…”ı Bir sap iplik versene Vasya, benimki pek çürük. Vasya iplik uzatarak:
— Pazardan… dedi.
Luçka, ipliği ışığa göstererek:
— Benim dikim evindekiler bundan daha iyi. Geçen gün malûlü göndermiştik. Kim bilir, hangi namussuz karıdan aldı bunları.
— Yavuklusundan almıştır. Unutulmuş olan Kobilin sordu:
— E, binbaşı ne oldu?
Luçka’nın da istediği buydu zaten. Bununla beraber, hikâyesine hemen başlamadı. Hattâ Kobilin’in söylediğinin önemi yokmuş gibi, sakin bir tavırla elindeki ipliği düzeltti. Sonra, tembel bir hareketle, üstünde oturduğu ayaklarının durumunu değiştirip anlatma-yg başladı.
— Bizim Ukraynalıları neden sonra ayaklandıra-bildim. Binbaşıyla konuşmağı kabul ettiler. Ben de “julik”2 sakladım. Bunu her ihtimale karşı almıştım, yanıma o sabah, birisinden elime geçirdiğim bir “julik” sakladım. Bunu her ihtimale karşı almıştım. Binbaşı beyimiz, çağırılışı üzerine hiddetlenmiş. Baktık ki, geliyor. Bizimkilere: “Bana bakın Ukraynalılar: dedim. Korkmaca yok…” Halbuki onlar korkudan üç
1 Luçka bu meseleyi ihtiyar Ukraynalıyı taklit ederek Ukrayna diliyle anlatıyordu.
2 Julik-Rusça hırsız demektir yankesici argosunda bıçak anlamına gelir.166

Buçuk atıyorlardı. Tir tir titriyorlardı. Binbaşı içeriye daldı. Sarhoştu. “Kimmiş bakalım beni istiysen? Bunlara da ne oluyor?… Buranın çarı da, Allahı da benim!” “Buranın çarı da Allahı da benim” der elemez, ortaya fırlayıverdim. Bıçağı da kolumun altına saklamıştım. “Hayır, beyfendi, dedim. Böyle bir şey nasıl olur?” (Hem söylüyor, hem de yavaşça ona sokuluyorum.) “Çarımız ve Allahımız nasıl olur da siz olabilirsiniz, beyefendi?” Binbaşı bu defa bana bağırmaya başladı. “Yaa!. Demek bütün bunlar senin başının altından çıktı ha! İsyancı kerata seni…” – “Hayır, olamaz beyfendi. Bunu asla kabul edemeyiz!” diyor ve ona daha ziyade yaklaşıyordum. “Zatıâlinize de malûm olduğu üzere Allahımız birdir, kaadirdir, her yerde hazır ve nazırdır, diyordum. Allahın bize ihsan ettiği çarımız da tektir. O, beyfendi, bir imparatordur. Siz ise, ancak bir binbaşısınız ve kendi gayretinizle olduğu kadar, çarın lütfü ile bizim başımızda bulunmaktasınız.” Bizim binbaşı: “Nasıl? nasıl nasıl?…” diye tavuk gibi gıdaklıyor ve şaşkınlıktan ağzını açamıyordu. “İşte böyle!…” dedim. Üstüne atıldığım gibi bıçağı sapına kadar karnına daldırdım. Tam yerine isabet ettirmiştim. Yuvarlanıverdi. Birkaç kere ayaklarını depreştirdi; o kadar. Bıçağı yere fırlattım. “Hadi Ukraynalılar, dedim. Kaldırın şunu artık.”
Burada konudan biraz ayrılacağım. Eski zamanda, maalesef, ordu subaylarının ağzında “Çar da ben, Allah da benim!” gibi ve buna benzer bazı sözler pek dolaşmaktaydı. Doğrusunu söylemek gerekirse, zamanımızda böylelerinden ya az kaldı; ya da hiç kalmadı. Şunu da kaydetmek isterim ki, bu şekildeki sözleri kabara kabara söyleyenler, övünmeği pek seven alaylı subaylardı. Subay üniformasını giymekle ruhları adamakıllı sarsıntı geçiriyor, kafaları allak bullak oluyordu. Uzun yıllar orduda, emir altında hiçbir rütbesi olmadan hizmet etmişken, birden bire, kendilerini subay, komutan durumunda görünce şaşkına dönüyorlar; bunun verdiği baş dönmesiyle kudret ve önemlerini pek büyütüyorlardı. Bütün bunlar, maiyetlerinde bulunanlara karşı hareket tarzlarında açıkça görülüyordu. Halbuki büyüklerine karşı, hiç lüzum olmıyan yerlerde bile, bazı âmirlerin tiksinerek karşılamalarına rağmen, sanki hâlâ ermişler gibi, yaltaklanmaya devam ediyorlardı. Bunların çok yılışık olan bazıları, küçük rütbelerden yükseldiklerini ve şimdi subay oldukları halde “her zaman1 için” mevkilerini bileceklerini üstlerine söylemek için acele eder gibidirler. Lâkın erler üzerinde, aşağı yukarı, hudutsuz bir amirlik taslamaktan asla geri durmazlardı. Şüphesiz ki, bu zamanda böyleleri pek bulunmaz. Hele “Çar da ben, Allah da benim!…” diye bağıranlara hâlâ Taşlanabileceğim, hiç zannetmem. Bununla beraber yine de söyleyeyim ki, mahpuslar olsun, askerler olsun, âmirlerinin bu yoldaki sözlerine ifrit olurlar. Bu, kendini büyük görme hayâsızlığı ve âmirin her türlü cezadan uzak olduğu yolundaki düşüncesi en uysal bir adamda bile kin uyandırır, onu çileden çıkarır. Be ceket versin, bütün bunlar geçmiş günlerden kalmış, o zamanlarda bile büyükler tarafından şiddetle cezalan-1 Bu cümledeki, her zaman için sözünde alaydan yetişme subayların cahilliğini göstermek için telâffuz hatası vardır .

Zaten askerler, onlara yapılan aşağı muameleden, gösterilen tiksintiden pek alınırlar. Bazı kimseler, mahpusları iyi yedirip onlara iyi bakmak ve kanun dışı muamele etmemekle her işin bittiğini sanırlar. Bu da yanlış bir fikir. Her insan, kim olursa olsun, ne kadar aşağı mevkide bulunursa bulunsun, içgüdüsünün tesiri altında, hattâ şuursuzca, onun da bir haysiyeti olduğunun göz önünde tutulmasını ister. Mahpusa gelince, mahpus, toplum dışı olduğunu, âmirlerine karşı mevki ve durumunu bilir. Ama ne vurulan damgalar, ne takılan pırangalar ona, bir insan olduğunu unutturamaz. O halde, insan olduğu için, ona da insanca davranılması gerekir. Yarabbi! İnsanca muamele, Allahın kulu olmaktan çoktan çıkmış birini bile insanlaştırabilir. Böyle “bahtsızlara” karşı mümkün olduğu kadar insanca davranmak lâzım. Kurtuluşları da, sadece buna dayanır. Bunu yapan iyi ve asîl kalbli âmirlere raslamıştım. Böyle bir davranışın, düşük sayılan bu gibi insanlar üzerindeki etkisini de gördüm. Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yetiyordu. Çocuklar gibi seviniyorlar, sonra da, çocuklar gibi seviyorlardı.
Tuhaf bir noktadan daha bahsetmek isterim. Mahpuslar, âmirlerinin fazla laubali ve fazla yumuşak olmalarından da hoşlanmazlar. Âmirlerini mutlaka saymağı isterler. Halbuki bu durumda onları saymak ellerinden gelmez. Mahpus, yüksek, göğsünde nişanlar bulunan, yakışıklı âmirin himayesinde bulunmağı ister. Âmirinin titiz, vakarlı, hak gözetir haysiyetli tir adam olmasından pek hoşlanır. Mahpuslar böyle adamlar için canlarını verirler. Çünkü böyleleri onurlarını korur, onları hiç incitmezler. Böylece onlar için her şey iyi, her şey güzeldir.
Kobilin sakin bir tavırla:
— Kim bilir, bunun üzerine nasıl yaktılar canını! dedi.
— Eh. Yakmasına yaktılar; orası öyle. Ali! makası versene. Meydan kurulmuyor mu bugün çocuklar?
Vasya:
— Millet bugün parasını içkiye verdi. Eğer demin sarf etmeseydiler, belki şimdi toplanırlardı; diye cevap verdi.
Luçka:
— Eğer!… eğer, öyle bir kelimedir ki, Moskova’da yüz ruble veriyorlar buna… dedi. Kobilin yine söze karıştı:
—Ya sana bütün yaptıkların için ne verdiler, Luçka?
— Yüz beş verdiler cancağızım, yüz beş… Luçka yine Kobilin’le konuşmaktan vazgeçerek:
— Size bir şey söyleyim mi çocuklar! Bu yüz be-şin emri çıkınca, meydana öyle bir merasimle götürüldüm ki… O vakte kadar hiç kırbaç yememiştim. Millet akın akın geliyor; kalabalık… bütün şehir oraya toplanmıştı. Bir haydut, bir kaatil ceza giyecekti, yok mu ya… Şu halk da, nasıl söyleyim, öyle aptal oluyor ki, deme gitsin. Timoşkal soydu beni, yatırdı. Sonra da: “Canın yanacak! Hazırlan.” diye bağırdı sırtıma öyle bir yapıştırdı ki, haykırmak istedim. Ağzımı açtım… Açtım, ama bağıramadım ki… Sesim kısılmıştı. Arkasından ikincisi geldi. Artık, ister inan, ister inanma, azizim, “İki!” diye bağırdıkları zaman duyamamıştım. Kendime geldiğim vakit, on yedideydiler. Azizim, bunlar beni tam dört defa yatırıp kaldırdılar. Yarımşar saat dinlenip soluk aldım; su döktüler üstüme. Gözlerim yuvalarından fırlamıştı. Etrafıma bakıyor, “Öleceğim burada… ” diye düşünüyordum. Kobilin safça:
— Peki, ölmedin mi? diye sordu.
Luçka, hakaret dolu bir bakışla onu süzdü. Kışladakiler kahkahayı bastılar.
— Odun… Ne diyeceksin!
Böyle bir adamla konuştuğuna pişman olmuş görüne Luçka,
— Tahtalarında noksanlık var, dedi.
Altı cana kıydığı halde, hapishanede kimse Luçka’dan korkmazdı. Halbuki, kim bilir, korkunç bir adam diye ün salmak, onun en candan arzuladığı bir şeydi.

Fyodor Dostoyevski
Ölü Bir Evden Hâtıralar
Çeviren: Nihal Yalaza Taluy

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here