Dostoyevski’den Mektup: “Avrupalıların hakkımızda hiç bir şey bilmemeleri çıkarımıza bir olaydır”

dostoyevskiVe hangi sebeplerden dolayı devamlı olarak bir şehri terk edip, başka bir şehre gidiyorum? Cevap gayet açıktı (Sağlığım, borçlarım ve saire; Ama en kötüsü, büyük bir açıklıkla şunu anladım ki, artık Dresden veya herhangi başka bir şehirde kalmam, beni en ufak bir şekilde ilgilendirmiyor – bütün yabancı ülkelerde, kendimi büyük bir somundan kesilmiş bir dilim ekmeğe benzetiyorum. Gelişimin ilk günü, kesinlikle, oturup ciddi ve verimli bir şekilde çalışmaya karar vermiştim ama aynı anda orada çalışamayacağımı da korkunç bir şekilde hissediyordum. Bütün fikirlerim, düşüncelerim, tepe taklak olmuşlardı. Ne yaptım o zaman? Bir bitki gibi yaşamaya başladım. Okudum, ara sıra bir kaç satır yazdım, insanı öldürecek kadar büyük bir memleket özlemi içine düştüm ve bir de bunların üzerine sıcak bindi. Değişiklik olmadan, günler aynı şekilde gelip geçtiler…

APOLLON NİKOLAYEVİÇ MAİKOV’a

Beni sevindiren mektubuna, bu kadar uzun zamandan beri, ses etmeyip cevap veremedim, benim sevgili ve unutulmaz dostum, Apollon Nikolayeviç. Sana unutulmaz dostum dediğim vakit, yüreğimin derinliklerinden bunun gerçek olduğunu hissediyorum. O kadar eski ve birbirine alışık dostlarız ki, hayat zaman zaman bizi ayırıp, ayrı düşürdüğü halde, hiç bir zaman, gerçek anlamında “ayırmaya” gücü yetmedi. Bunun tam tersine bizi yakınlaştırdı birbirimize. Yokluğumu, belirli bir dereceye kadar duyduğunu yazıyorsun; oysa benim nişlerim, seninkilerden çok daha fazla. Bütün olayların dışında, her geçen gün biraz daha berraklıkla, aramızdaki düşünce ve hislerin ne derece birbirine benzediğini gösteriyor. Şunu dikkate almanı senden yalvarırım sevgili dostum; seni kaybettikten sonra, öylesine garip bir memlekete geldik ki, burada Rus insanının yüzü, Rusça kitaplar, Rus düşünce ve ilgisi olmadığı gibi, tek bir dost yüz bile yok. Şunu sana bütün kalbimle söyleyeyim ki memleket dışında yaşayan Ruslarda eğer biraz his, biraz zeki varsa, bütün bunların farkına varamayıp, kendilerini nasıl perişan hissetmediklerini, gerçekten anlayamıyorum. Belki bu gördüğümüz yüzler, birbirlerine karşı dost yüzlerdir ama bizlere karşı değil. Gerçekten böyle bu! Memleket dışındakiler nasıl dayanabiliyorlar buna? Tanrım! Memleket olmadan, hayat bir işkence. Altı ay veya bir yıl için, memleket dışına çıkıp seyahat etmeyi anlıyorum, elbette. Ama benim gibi, memlekete ne zaman döneceğini hiç bilmeden ve hatta tahmin bile edemeden, seyahat etmek fena ve keder verici bir şey. Sadece bu düşünce bile taşıması çok güç bir duygu. Çalışmam için, Rusya’ya ihtiyacım var, hayatım için (başka bir hayat değil sadece bu hayat). Tıpkı sudan çıkmış bir balık gibiyim. Bütün kuvvetimi, bütün kabiliyetimi kaybettim…
Memleketi, hangi şartlar altında ve hangi sebeplerden dolayı terk ettiğine biliyorsun. Bağlıca iki sebep var buna: birincisi sıhhatimi, hatta hayatımı kurtarmak. Krizler her sekiz günde bir gelmeye başlamıştı ve krizlerin sinirlerimi ve beynimi nasıl harap ettiklerini hissetmek dayanılamayacak bir şeydi. Bütün aklımı ve duygularımı kaybetmeye başlamıştım – ve bu bir gerçek. Hissediyordum bunu. Bir harabeye dönmüş olan sinirlerim beni çoğu zaman birçok şeylerin tam kenarına kadar çekiyordu. İkincisi, alacaklılarım artık bekleyemeyecek hale gelmişlerdi ve hareket edeceğim gün, mahkemelerden sürü ile davetiye geldi.\
(Burada, borçlarından bahseder)
…Taşınamayacak gibi bir sıkıntıydı bu. Ayrıldığım zaman, ölümün ağırlığı sarmıştı yüreğimi, yabancı ülkelere karşı bir inancım yoktu – daha doğrusu, bana ahlaki yönlerden kötü etkiler yapacağına inanıyordum. Tam anlamıyla tecrit edilmiştim, maddi imkânlarım olmadığı gibi yanımda, benim bu serseri gibi dolaşmamı çocuksu bir sevinçle paylaşan bir de genç yaratık (Not: Yazarın ikinci karısı, Anna Grigorovna, kızlık adı Snitkin.) vardı. Bu çocuksu sevincin kısmen tecrübesizlikten, kısmen gençliğin ayaklandırdığı gayretten gelmesini görmek, bana bir işkence oluyor, beni kederlendiriyordu. Anna Grigorovna’nın, benimle geçireceği hayatı sıkıcı bulacağından korkuyordum. Çünkü bu güne kadar, tamamen yalnız kaldık. Kendimden fazla bir şey umamazdım. Hastalıklı bir kimseyim ve onun benim birçok dertlerimi çekmesini düşünüyor, bekliyordum (Dikkat et! Oysa Anna Grigorovna, bana, kendisinden beklediğimden çok daha kuvvetli, çok daha derin bir kişi olduğunu ispat etti. Birçok bakımlardan, koruyucu meleğim oldu benim. Aynı zamanda o kadar çocuksu, o kadar olmamış, o kadar güzel ve her şeyden evvel o kadar yapmacıksızdı ki, hemen hemen, bir karşılıkta bulunamıyordum. Hareketimizden evvel, bir hayal gibi farkına varmıştım bunun. Ve sana söylediklerime: yani Anna Grigorovna’nın benden, çok daha iyi ve kuvvetli olmasına rağmen; şimdi bile huzursuzluklarımdan kurtulmuş değilim.) Kısacası, bütün eksikliklerimiz, beni büyük endişelere düşürdü. Bir kere çok az paramız olduğu gibi, aldığımız avanslardan, Katkov’a, tam üç bin ruble, borcum vardı. Hareketimizden hemen sonra, kesinlikle, hemen çalışmaya başlamak kararındaydım. Ama geçen zaman ne verdi bana? Şu güne kadar, hiç bir şey başaramadım. Nihayet, ciddi olarak oturup çalışmaya karar verdim. Şunu itiraf etmeliyim ki, hiç bir şey başaramadım demek pek doğru olmaz. Zira öyle şeyler yaşadım ve kafamda öylesine çok şeyler çerçevelenmiş olmasına rağmen; siyah beyaz olarak bu güne kadar ortaya çıkardığım çok az. Siyah ve beyaz olarak yazılmış şeyler ise ancak bir değer kazanıp para kazandırır insana.
Sıkıntılı Berlin’i elimizden geldiği kadar çabuk terk ettik (Sadece bir gün kalabildim orda. Çünkü can sıkıcı Almanlar beni sinirlendirip, huysuzlaştırmaya başladılar. Rus hamamlarına sığınmak zorunda kaldım.) Sonra Dresden’e geldik. Bir yer bulup, bir süre için yerleştik Dresden’e.
Etkisi gerçekten çok basit oldu ve birden bir soru ile karşı karşıya kaldım: Neden Dresden’deyim, neden sadece Dresden de başka bir şehir değil. Ve hangi sebeplerden dolayı devamlı olarak bir şehri terk edip, başka bir şehre gidiyorum? Cevap gayet açıktı (Sağlığım, borçlarım ve saire; Ama en kötüsü, büyük bir açıklıkla şunu anladım ki, artık Dresden veya herhangi başka bir şehirde kalmam, beni en ufak bir şekilde ilgilendirmiyor – bütün yabancı ülkelerde, kendimi büyük bir somundan kesilmiş bir dilim ekmeğe benzetiyorum. Gelişimin ilk günü, kesinlikle, oturup ciddi ve verimli bir şekilde çalışmaya karar vermiştim ama aynı anda orada çalışamayacağımı da korkunç bir şekilde hissediyordum. Bütün fikirlerim, düşüncelerim, tepe taklak olmuşlardı. Ne yaptım o zaman? Bir bitki gibi yaşamaya başladım. Okudum, ara sıra bir kaç satır yazdım, insanı öldürecek kadar büyük bir memleket özlemi içine düştüm ve bir de bunların üzerine sıcak bindi. Değişiklik olmadan, günler aynı şekilde gelip geçtiler…
Sana, bütün hislerimi söylememe imkân yok. Bir sürü yeni görüşler, yeni fikirler topladım. Rus gazeteleri okudum ve ancak tek teselliyi onlarda bulabildim. Sonunda kafamda öylesine yeni fikirler istifledim ki, Rusya’nın Batı Avrupa ile olan ilişkilerine ve Rus yüksek sınıfına dair çok uzun bir makale yazabilirim.
Almanlar son derece sinirime dokundular, ayrıca bizim Rus yüksek tabakasının yaşayış tarzı, onların Avrupa’ya ve medeniyete olan inançlarının içlerine işlemesi de oldukça sinirlerimi bozdu. Paris’teki olay, beni korkunç derecede altüst etti. (Not: Beresovski’nin II. Alexander’e suikast teşebbüsü) Ne etkili değil mi? O Parisli avukatların “Yaşasın Polonya” diye bağırmaları. Ne kötü, ne tiksindirici ne tatsız bir şey. Şunu her zamankinden fazla kabul ediyorum ki, Avrupalıların biz Ruslar hakkında hiç bir şey bilmemeleri ve iğrenç fikirler beslemeleri bizim çıkarımıza bir olaydır. Sonra Beresovski mahkemesindeki ayrıntılar. Ne çirkin, ne boş şeyler. Anlayamıyorum, nasıl oluyor da böylesine, saçmalıklardan kurtulup, yeni bir noktaya varabiliyorlar.
Rusya, buradan, biz Ruslara çok daha fazla, istenilen şekle sokulabilir gibi görünüyor. Bunlardan birincisi, yapılan reformlar karşısında, halkımızın, nasıl beklenmedik bir olgunluk ve bağımsızlık göstermesidir. (örneğin yapılan adli reformlar) öbür tarafta ise, Orenburg eyaletinin Polis Müdürü tarafından dövülen, lonca’ya kayıtlı bir tacir. Apaçık olan, Rus halkının kendi hayırseverleri ve yapılan reformları sayesinde, bu gibi durumlarda, kendi kendisini eleştirmeye ve bu değişikliklere lüzumlu bir şekilde alıştırmasıdır ki asıl önemli olan şey de bu. Tanrım! Zamanımızda yapılacak reform ve değişiklikler, büyük Petro zamanında yapılan reformlar kadar önem taşıyor. Demiryolları nasıl gidiyor? Mümkün olduğu kadar çabuk, Güney’e inmek zorundayız. (Not: Dostoyevski burada, Rusların Boğaza ve İstanbul’a inmek için yaptığı çabaları anlatmak istiyor.) Bundan evvel de her tarafta tarafsız mahkemeler kurulmalıdır. Değişiklik ne büyük olacaktır o zaman! (Ben burada, bütün bunları düşündükçe, kalbimin atışı hızlanıyor.) Buralarda kimseleri gördüğüm yok, oldukça imkânsız bir şey bu. Buna rağmen ara sıra şu veya bu kimseyle karşılaşılıyorum. Almanya’da, devamlı olarak, memleket dışında yaşayan bir Rus’la tanıştım. Yılda sadece üç haftalık bir ziyaret yapıyor Rusya’ya ve sonra yeniden Almanya’ya dönüyor. Ailesi ve karısı burada. Tepeden tırnağa hepsi Alman olmuşlar. Diğer şeylerin arasında, kendisine, memleketi neden terk ettiğini sorduğum zaman, bana son derece ateşli bir şekilde, şöyle cevap verdi: “Çünkü burada medeniyet, orada ise barbarlık var. Bu kibar kişi, Genç İlerici’lerden ama görünüşe göre, kendisini, bir dereceye kadar onlardan uzak tutuyor. Bu dış ülkelerde oturan mülk sahipleri nasıl da, huysuz, kaba ve lanet kişiler olmuşlar.
Sonunda, Anna Grigorovna ile ben, Dresden’de, daha fazla vatan hasretine dayanamayacağımızı anlayarak kışı İsviçre veya İtalya’da bir yerlerde geçirmeye karar verdik. Oysa hiç paramız kalmamıştı. Beraberimizde getirdiklerimizin hepsini sarf etmiştik. Oturup, Katkov’a bir mektup yazarak, durumumu bütün açıklığı ile anlatıp, bana 500 ruble daha avans vermesini rica ettim. Ne olsa beğenirsin? Parayı yolladı. Ne mükemmel bir adam. Böylece İsviçre’ye geldik. Şimdi sana, utançlarımı ve adiliklerimi itiraf edeceğim.
Sevgili Apollon Nikolayeviç, içimden bir his, seni, beni yargılayacak bir hâkim olarak, kabul edebileceğimi söylüyor. Yüreğin ve hislerin var. Ben bunu, gerek eskiden beri ve gerek son zamanlarda da gayet iyi bildiğin için, senin vereceğin kararların bence önemi son derece büyük. Günahlarımı sana açıklamak bana hiç acı vermiyor. Şimdi yazdıklarım, sadece senin için. Bu yüzden, beni yargılamayı diğer kişilere bırakma.
Baden-Baden çevresinde seyahat ederken, yoldan çıkıp, burasını bir ziyaret etmeye karar verdim. Ayartıcı bir fikir, devamlı olarak kafamı kurcalıyor ve beni rahatsız ediyordu. 10 Louis altınını gözden çıkarmak belki de bana 2.000 frank kazandırabilirdi. Böyle bir para, Petersburg’daki masraflarım dâhil, beni dört ay geçindirebilirdi. İşin asıl pis tarafı, daha önceki yıllarda ara sıra kumardan para kazanmış olmamdı. En kötüsü, fena ve son derecede hırslı bir kimse olmam ve yaptığım her işte aşırılığın sınırına kadar gitmem. Hayatımda bu güne kadar itidal denen şeyle tanışmış olmamam. Başlangıçta şeytan benim tarafımı tutarak bütün oyunlarını oynadı ve üç gün içinde, kolaylıkla 4.000 frank kazandım. Şimdi sana her şeyi nasıl berbat ettiğimi anlatayım. Bir tarafta kolay kazanılmış para – 100 frank koyarak, bunu 4000’e çıkarmak. Diğer yanda, borçlarım, mahkemelerden gelen davetiyeler ve bir daha Rusya’ya dönme imkânımın olamayacağı korkusunun verdiği sıkıntı. Bütün bunların dışında da ana nokta olan oyunun kendisi. Bilsen, bu, kişiyi nasıl kendine çekiyor. Hayır. Sana yemin ederim ki, bu sadece kazanma aşkının bir tepkisi değildi. Gerçekte, paraya para olduğu için ihtiyacım vardı. Anna Grigorovna, bana, 4.000 frank’la yetinerek, bir an evvel buradan gitmemiz için yalvarıyordu. Ama daha fazla kazanma ve durumumu düzeltebileceğim düşüncesi, her şeye baskın çıktı. Benim kazancımın dışında, her gün, diğer kumarbazların nasıl 20.000 den 30.000 franka kadar kazandıklarını görüyordum. (Kişi kaybedenleri asla görmez.) Diğerleri neden benden daha iyi kazanıyorlardı? Benim, paraya olan ihtiyacım, onlarınkinden çok daha fazlaydı. Yeni bir rizikoya girdim ve kaybettim. Sadece kazandıklarımı değil, kendi paramı da son meteliğine kadar bitirdim. Aklın alamayacağı bir şekilde heyecanlanmıştım ve devamlı olarak kaybediyordum. Elbiselerimi rehine vermeye başladım. Anna Grigorovna, sahip olduğu son şeyi rehin etti. (O melek! Nasıl teselli etti beni. Daha fazlasını veremediğimiz için, o lanetli Baden şehrindeki, demirci dükkânının üzerindeki, iki ufacık odada nasıl sıkıntılara katlandı.) Sonunda canıma tak etti. Her şeyimi kaybetmiştim. (Ne aşağılık insan şu Almanlar. Ne tefeci, ne alçak ve ne hilebaz kişiler. Ev sahibesi olacak kadın, bizim ayrılamayacağımızı görüp, parasız olduğumuzu anlayınca, hemen fiyatları arttırdı.) Sonunda kurtulabilmemiz için, şu veya bu şekilde Baden’den kaçmamız gerekiyordu. Yeniden Katkov’a yazıp, 500 ruble daha istedim. (Durumum hakkında hiç bir şey yazmadım ama mektubun Baden’den geldiğini görünce, her halde ne olup bittiğini anlamıştır.) Ve istediğim parayı yolladı. Gerçekten yolladı! Şu anda Roussky Viestnik’ten avans olarak 4.000 ruble alınış durumdayım.
Şimdi Baden maceralarım bitti. Yedi hafta bu cehennemde can çekiştik. Buraya iner inmez, istasyonda, Gonçarov’a rastladım. Başlangıçta İvan Alexandroviç, bana karşı gayet ihtiyatlı davrandı. Bu meclis üyesi -ya da meclis üyesi olacak kişi-de vaktini kumar oynamakla geçiriyordu. Ama bunun bir sır olarak saklanamayacağını, benimse büyük ve açık bir rahatlıkla oynadığımın farkına varınca, bana karşı almış olduğu gösterişli tutumunu biraz azalttı. Büyük bir heyecanla oynuyordu (ufak paralar ileri sürerek.) Baden’de kaldığı iki hafta içinde devamlı olarak oynadı ve kaybetti. Sanırsam, oldukça da yüklü bir para. Ama Tanrı bu iyi adamdan gene de razı olsun. Ben bütün paramı kaybedince (beni elimde büyük paralarla görmüştü) isteğim üzerine bana 60 frank verdi. Elbette ki aynı zamanda bana, yarısını değil de bütün paramı kaybettiğim için, dayanılması güç, dersler verip, nasihatler etmeye başladı. Gonçarov aralıksız Turgenyev hakkında konuştu. Turgenyev’i ziyaretimi devamlı olarak geciktirdim ve sonunda gitmek zorunda kaldım. Öğlene yakındı gittiğimde ve kendisini, kahvaltı ederken buldum. Sana dürüstçe söyleyeyim, hiç bir zaman gerçekten hoşlanmadım bu adamdan. İşin en kötüsü 1857’de (Burada bir yanlışlık yapıyor. Bu yıllar yazar Sibirya’dadır, 62 veya 63 yılları olması gerekir) Wiesbaden’de kendisinden 50 dolar borç almıştım (bu güne kadar da hala ödeyemedim.) Onun ikiyüzlü bir aristokratlıkla insanı kucaklayıp, öpülmesi için yanaklarım uzatmasına dayanamıyorum. Korkunç bir hava yaratıyor etrafında. Ama ondan acı bir şekilde şikâyet etmemin asıl sebebi “Duman” adındaki yazdığı kitap yüzünden. Bana kendisi, bu kitabın ana fikrinin ve neye değinmek istediğini kendisi şu şekilde anlattı: “Eğer büyük bir yer sarsıntısı Rusya’yı yerle bir edip dünya yüzünden silerse, bu insanlık için bir kayıp olmayacağı gibi- kimse bu yokluğun farkına bile varmayacaktır.” Ayrıca bana, Rusya hakkındaki temel görüşünün de bu olduğunu ilan etti. Çok sinirli bir hali vardı. Sebebi de, “Duman” adındaki kitabının uğradığı başarısızlık. Sana şunu söyleyeyim ki, daha o zaman bu başarısızlığın bütün ayrıntılarından, benim hiç bir ilgim yoktu. Gelen mektuplardan, Staçov’un O. Z. de yazdığı makaleden haberim vardı ama diğer gazetelerin de onu yerden yere vurduklarını, hatta Moskova’da bir kulüpte, kitabı protesto etmek için imza toplandığını bilmiyordum. Bütün bunları bana kendisi anlattı. Samimiyetle sana şunu söyleyeyim ki, ben bir kimsenin bütün kibirliliğine rağmen, bu kadar saf ve acemice bir şekilde, bütün yaralarını ortaya dökebileceğim hayal bile edemezdim. Tıpkı Turgenyev’in bir zamanlar yaptığı gibi. Ayrıca bu kişiler Ateist olmakla da övünüyorlar. Ayrıca bana, kendisinin dönmez bir Ateist olduğunu söyledi. Tanrım! Zaten bizler Deims’i (Emirleri inkâr eden, fakat Tanrıya inanan kimse) Kurtarıcıya borçlu değil miyiz? Şöyle ki, kişinin fikri öylesine asildir ki kişi bunu bir korku hissine kapılmadan kavrayamaz-ve kişinin, insanlığın ölümsüzlüğünü temsil eden bu fikirden asla şüphe edemez. Peki, mülk sahiplerine ne borçluyuz? Turgenyev, Herzen, Çernişevski? En yüksek ve kutsal bir yere tüküren onlar da bizim, gördüklerimiz, çirkin ve iğrenç bir gurur, utanmaz bir hassasiyet ve gülünç bir kibirdir ki, bütün bunlardan ne umduklarını ve kimlerin kendilerini örnek olarak alacaklarını tahmin etmek bile imkân dışı bir şeydir. Korkunç bir şekilde Rusya’ya ve Ruslara hakaret etti. Ama şunun farkına vardım ki, Bielinski okulunun ortaya çıkardığı Liberal ve İlericiler, Rusya’ya zarar verip, ona hakaret etmekten, adeta zevk alıp kendi kendilerini tatmin, ediyorlar Aralarındaki ayrıntıya gelince: Çernişevski taraftarları, tüm hakaret ve kötülüğe gidip Rusya’nın yeryüzünden silinip yok olmasını gaye edinmişler (hem de, öncelikle.) Diğerlerine gelince, onlar hep bir ağızdan Rusya’yı sevdiklerini haykırıyorlar. Ama gene de vatana, toprağımıza ait her şeyden nefret etmedeler. Onu alaya almak en büyük zevklerinden biri. Ve eğer kişi, onların karşısına, açıklamasını yapamayıp, alaya alamayacakları bir gerçekle çıkacak olursa – kabul etmeleri gereken herhangi bir gerçek- buna canlarının çok fazla sıkılacağına, kederleneceklerine ve hatta çılgına döneceklerine inanıyorum. Turgenyev’de de fark ettim ki- ve genellikle memleket dışında uzun süre yaşayanlar- memlekette geçen gerçek olaylardan (gazete okumalarına rağmen) en ufak bir fikir sahibi bile değiller. Rusya’ya olan sevgi ve anlayışlarını öylesine kaybetmişler ki, Rusya’da olan ve hatta en koyu Nihilist’lerin bile inkâr edemedikleri basit olaylara bile gözleri kapalı, bunlar kendi kafalarına göre, sadece alaya alınacak konular. Bu herifler kavram fikrini kaybetmişler. Bana anlattıklarının arasında, bizlerin Almanlar önünde, yerlerde sürünmek zorunda olduğumuzu -zira medeniyetin evrensel ve inkâr edilmez tek yolu olduğunu- ve Rusya’ya medeniyet ve bağımsız bir kültür getirmek için, gösterilen çabaların, delilik ve ahmaklığın en büyüğü olduğunu söyledi. Rusçular ve Slavcılara karşıt uzun bir yazı yazmakta olduğunu da söyledi. Kendisine, Paris’ten bir teleskop getirtip; görüşlerinin berraklaşması için; kurmasını söylediğim zaman, “Ne demek istiyorsun?” diye sordu. “Aradaki mesafe fazla uzun da,” diye cevap verdim, “Teleskopunu Rusya’dan tarafa çevirecek olursan bizleri daha iyi görürsün, aksi halde hiç bir şey görmene imkân ve ihtimal yok.” Kudurmuşa döndü. Onun böylesine kızdığını görünce, iyi bir saflığa bürünüp: “Gerçekten de kitabın hakkında yazılan küçültücü yazıların seni bu hale sokabileceğini hiç tahmin etmezdim,” dedim. “Bütün bu şeyleri böylesine önemsemenin hiç lüzumu yok, tükür üzerlerine olsun bitsin.” “Sen ne sanıyorsun yani? Ben bu işlerden hiç mi hiç sinirlenmedim.” diye cevap verdiği zaman, yüzü iyice kızarmıştı.
Sözünü kesip kişisel ve yerli meselelerden konuşmaya başladım. Gitmeden evvel, özel hiç bir fikir ileri sürmeden, sanki laf olsun diye, bu üç ay içinde Almanlardan nasıl nefret ettiğimi ortaya attım. “Biliyor musun?” dedim, “Bu Almanlar ne dolandırıcı, ne adi ve rezil kişiler. Gerçekten de onların avam tabakası, bizimkilerden çok daha kötü ve namussuz. Ayrıca, budalalıkları da su götürmez bir gerçek. Sen durup dinlenmeden medeniyetten bahsediyorsun. Senin bu medeniyetin Alman’lara ne vermiş ki, onları hangi yönlerden bizden üstün görüyorsun?” Kül gibi oldu (hiç aşırırlığa kaçmıyorum) “Böyle konuşarak, kişiliğime hakaret ediyorsun. Gayet iyi biliyorsun ki ben, devamlı olarak buraya yerleşmiş durumdayım. Kendimi bir Rus değil Alman olarak kabul ediyor ve bundan da gurur duyuyorum,” diye cevap verdi. “Senin ‘Duman’ adındaki kitabını okudum ve bir saatten beri burada tartışıyoruz, ama ben, senin böyle bir şey Büyüyebileceğini, tahmin edemezdim. Eğer bundan ötürü, sana hakaret ettiysem, özür dilerim,” dedim.
Ayrılırken, son derece kibar bir şekilde birbirimize veda ettik ve ben kendi kendime, bir daha asla, Turgenyev’in kapısının eşiğinden adımımı atmamaya söz verdim. Ertesi sabah Turgenyev, saat tam onda oturduğum eve gelerek, kartını ev sahibesine bırakmış. Oysa kendisine bir gün evvel öğlene, kadar hiç bir misafir kabul etmediğimi ve genellikle saat on bire kadar uyuduğumu söylemiştim. Saat onda yapılan bu ziyaretten de anlaşılacağı gibi Turgenyev beni bir daha görmek istemiyordu. Bu yedi hafta içerisinde, kendisi ile sadece bir defa istasyonda karşılaştık ama selam vermeden, sadece baktık birbirimize. Belki sen, benim onunla böyle düşmanca konuşmamı ve birbirimize karşılıklı hakaret ettiğimizi duyunca belki üzülmüşsündür, inan bana, beni, bütün bu acayip görüşleri ile öylesine derinden yaraladı ki, başka türlü hareket etmeme imkân yoktu. Ben kendi hesabıma bu işe fazlasıyla üzüldüm. Bir kere o kibirli tavırları ve davranışları, insanın huzursuzlanmasma yeterliyken, bir de memleketine hizmet edebilecek durumda olduğu halde, bir vatan haini gibi konuşup, Rusya’ya böylesine hakaret etmesine dayanamayıp çileden çıktım. Devamlı olarak. Almanlara kuyruk sallıyor. Rusya’dan nefretini de bundan dört yıl evvel fark ettim. Ama Rusya’ya karşı şimdiki, bu kırgınlığının ve kudurganlığının sebebi sadece ve sadece, “Duman” adlı kitabının başarıya ulaşmaması ve Rus halkının onu bir deha olarak alkışlamayı reddetmekte gösterdiği cesaretten ileri gelmektedir… İşin içinde kibirden başka hiç bir şeyin bulunmaması, bunu büsbütün iğrenç bir duruma sokuyor.
Şimdi benim görüşümü dinle dostum. Elbette ki benim, kumarda bu kadar para kaybetmem, çok aşağılık bir şey. Ama aslında kendi paramdan çok fazla bir şey kaybetmiş değilim. Böyle olduğu halde, bu para bize iki ay, hatta bugünkü yaşayış şeklimizle dört ay bile yeterdi. Ama sana daha evvel de, kazanmaya karşı koyamadığımı söylemiştim. Eğer başlangıçta, gözden çıkardığını 10 Louis altınını kaybetmiş olsaydım, muhakkak ki daha fazla oynamayıp, oradan çekip gidecektim. Beni perişan eden 4.000 frank kazanmam oldu. Ama daha fazla kazanmanın dayanılmaz isteği (o kadar da kolaydı ki) bu şekilde bütün borçlarımı ödeyebileceğim düşüncesi, kendimi ve benimkileri –Emille Fyodorovna ve Paşaya karşı olan görevlerim… Çok fazlaydı bütün bunlar benim için. Karşı koyamadım. Ayrıca yanımda, güzel sıcak kalpli, bana inanan ve koruyup barındırmak zorunda olduğum cici bir yaratık vardı. Pek fazla olmamakla beraber elimde ve avucumdakileri, kumara yatırmakla, onu da kendimle birlikte sefalete sürüklememem gerekirdi. Geleceğim çok karanlık görünüyor bana. Sana daha önce bahsettiğim sebepler yüzünden, Rusya’ya dönmeme imkân yok. Ve beni en fazla ezen düşünce, bana güvenen ve dayanan kişilerin halleri ne olacak? Bütün bu düşünceler öldürüyor beni…
Bana karşı sadece sen iyi davrandın sevgili dostum. Sen benim kurtarıcımsın. Bana gelecekte de yardım et. Ufak veya büyük her güçlük karşısında, senin yardımına başvuracağım.
Sen benim ümitlerimin temelleri neye dayanıyor biliyorsun. Sadece tek bir şekilde her şey düzelir ve meyvelerinden faydalanılır. Bu da romanımın gerçek bir başarıya, ulaşmasıdır. Bütün gücümü buna vermek zorundayım. Ah sevgili dostum benim; bundan üç yıl evvel o delice ümitlerimle, bütün borçlarımı ödeyebileceğimi düşünerek o kadar çok borç senedi imzalamam ne kadar, hem de ne kadar kötü ve altından kalkılamayacak bir durum yarattı benim için. Bütün bu kuvveti ve canlılığı nereden bulacağım? Tecrübelerim, bana başarılı olabileceğimi gösterdi. Ama şartlar nedir? Sadece şu: Eserlerimin hepsi, ya halkın son derece ilgisini çekti, ya da bunun tam tersi. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir? Bunu kabul etmek bir fayda sağlayabilir mi?

Dostoyevski
Cenevre16 – 28 Ağustos, 1867

Dostoyevski’nin Mektupları
Çeviren: Zeyyat Özalpsan, Ararat Yayınevi, İstanbul

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Yas Evine Akan Bir Ağıt: Metin Kaygalak’ın Yeni Kitabı “Doğu Kapısındaki Jonglör”

Kapat