“İki ay kadar evvel daireye garip bir adam geldi” İçimizdeki Şeytan – Sabahattin Ali

Sabahattin Ali

Ömer gözlerini açtığı zaman Macide’nin çoktan uyanmış, hatta yataktan kalkıp giyinmiş olduğunu gördü. Genç kız dün akşam çıkardığı elbiseleriyle masanın yanındaki iskemlede oturuyor ve dalgın bir halde önüne bakıyordu. Ömer bir müddet onu seyretti. Taranıp kulaklarının arkasına doğru atılan saçlarının altında parlayan ince boynunun ne kadar güzel olduğunu şimdi fark ediyordu. “Onu niçin kalkarken ve giyinirken göremedim?” diye bir an içi yandı. Sonra vaktin ne kadar geç olduğunu düşündü. “Gene daireyi asacağız galiba. Biz de pek aşırı gidiyoruz. Tam bugünlerde kapı dışarı ederlerse yandık!” diye söylendi. “Ne olursa olsun, bugün muhakkak uğramalıyım. Bizim mühim akrabayı görüp konuşmak lazım. Vaziyeti anlatırım, evlendim, yahut daha iyisi evlenmek üzereyim derim. Belki münasip bir iş bulur. Kırk iki lira ile ev idare olmaz. Fakat ben asıl bugünü düşünmeliyim. Galiba cebimde otuz beş kuruş kadar bir şey vardı. Bununla ne yapılır? Ona bunları nasıl söyleyeyim?”

Azıcık kımıldadı ve karyolanın çıkardığı ses Macide’nin başını o tarafa çevirtti. Genç kız onun uyanmış olduğunu görünce gülümsedi. Bu, onun beyaz ve şimdi biraz zayıflamış gibi duran yüzüne dayanılmaz bir cazibe veriyordu. Hiçbir sözün ifade edemeyeceği kadar kuvvet ve samimiyetle: “Sana teşekkür ederim. Seni seviyorum. Beni saadete götürdün!” diyen bu tebessüm delikanlının içine bir çiçek kokusu gibi yayılıyor ve onu derin derin nefes almaya sevk ediyordu.
Yerinden fırladı. Kirli halıya yalınayak basarak Macide’yi kucakladı ve yüzünü onun yüzünde dakikalarca tuttu. Biraz evvel güzelliğini tespit ettiği boynunu okşuyor ve parmaklarını ensesindeki kıvırcık saçların arasına sokarak genç kızın başını kendine doğru çekiyordu.
Birbirlerinden ayrıldıktan sonra Ömer acele giyindi. Tabii olmaya çalışan bir sesle:
“Ben hemen daireye gidip para bulmaya çalışayım!” dedi.
Macide tekrar gülümsedi:
“Benim yanımda biraz bir şey var… Ay başına kadar idare ederiz… Zaten çok da kalmadı!”
Ömer dışarı çıktı. Bir müddet sonra madamla beraber gelerek:
“İşte karım!.. Bizim ev sahibi madam!” diye takdim etti.
Kırk beş elli yaşlarında görünen madam siyah elbiseli, kır saçlarını başının arkasında topuz yapmış asık suratlı bir kadındı. Hiçbir şey söylemeden Macide’yi uzun uzun süzdükten sonra bir kere de Ömer’e baktı ve bozuk bir Türkçe ile:
“Pek memnun oldum!” dedi, Macide’ye dönerek ilave etti: “Size yanınızdaki boş odayı vereyim. Biraz daha geniştir. Şimdi temizler, süpürürüz, hemen bugün geçersiniz!”
Ömer Macide’yle beraber küçük bir lokantada yemek yedi ve tramvaya atlayarak postaneye gitti. Genç kız ise odayı değiştirmek üzere madamın yanına döndü.
Ömer taş merdivenleri atlayarak çıkıp daireye geldiği zaman ortalıkta kimselerin bulunmadığını gördü. Herkes yemeğe gitmiş ve daha dönmemişti. Masasına geçip oturdu, önünde duran beş on kâğıdı defterlere kaydetti, birçoğunun neye ait olduğunu unuttuğu diğer defterleri karıştırarak yapılacak iş aradı, içinde bundan sonra vazifesine dört elle sarılması ve aldığı parayı hak etmesi lazım geldiğini söyleyen bir his vardı. Hayatta tabanlarını sıkı olarak basabileceği bir yeri olmalıydı. O zamana kadar duymadığı bu ihtiyaç onu evvela sevindirdi, sonra düşündürdü. Bu kadar çabuk değişmeye mi başlıyorum, dedi. Bu sırada tek tük gelmeye başlayan memurlar devamlılığı ile şöhret bulmuş olmayan Ömer’i odada görünce hayret ediyorlar, kısaca selam verdikten sonra yerlerine gidiyorlardı.
Ömer kalkıp onlara teker teker: “Evlendim… Bugün evlendim. Artık aile sahibiyim… Birçoklarınız gibi artık ben de ekmek parası düşüncesiyle buraya gelip gideceğim ve âmirlerimi kızdırmaktan kaçacağım!” demek istedi. Sonra: “Ne evlenmesi? Ortada ne nikâh var, hatta ne de bir nişan yüzüğü… Bana gülerler. Hem ne diye söyleyeyim? Dünyada insanlar kendilerinden başkasının işiyle alakadar olurlar mı? Belki dedikodu için ara sıra…” dedi.
Fakat veznedara meseleyi açmadan duramayacaktı. Hem ondan birkaç lira da borç isteyebilirdi. Macide’nin ay başına yetecek kadar parası olsa bile, tramvay parasını da ondan alacak değildi ya.
Kalktı ve Hüsamettin efendinin odasına gitti. Kapıdan girer girmez bir an şaşaladı. Belki bir haftadan beri görmediği veznedar adamakıllı değişmişti. Tıraşı her zamankinden fazla uzamış, gözleri çukura kaçmış ve yüzünün ifadesi harap, hatta biraz da vahşi bir mana almıştı. Ömer ilk söz olarak:
“Ne o Hafız bey? Seni iyi görmedim?” dedi.
Veznedar gözlüğünü alnına kaldırarak genç adamı birkaç dakika süzdü. Fakat Ömer onun bakışlarının kendi üzerinde olmadığını, sadece aklını toparlamak için gözerini rastgele bir yere çevirdiğini fark etti. Tekrar sordu:
“Bir haftadır görüşemedik… Size mühim havadislerim var.”
Hafız efendi:
“Otur, anlat bakalım!” dedi.
Fakat bunu laf olsun diye söylediği, zihninin bu işlerle meşgul olmayıp başka yerlerde dolaştığı belliydi.
“Daha evvel sen anlat… Bir şeye canınız sıkılıyor galiba?”
“Haydi, beni sorma da, lafına bak… Ne var?”
Ömer içinden: “Allah, Allah!.. Bizim Hafız’a ne oluyor?.. Geçen gün de bir acayipti. Fakat bugün büsbütün tuhaf. Neyse, nasıl olsa dayanamaz, söyler…” dedi ve Hafız’a döndü:
“Ben evlendim. Biliyor musun?”
Hüsamettin efendi biraz canlandı, merakla sordu:
“Ne zaman? Kiminle? Nerede? Hiç haberimiz yok yahu?”
Ömer güldü:
“Haberiniz olacak gibi değildi. Ben bile nasıl olduğunun hâlâ farkında değilim, hakikat olan bir şey varsa, bugün evimde bir karım bulunduğu ve benim elime baktığıdır!”
Hüsamettin efendi onu merhamet ifade eden gözlerle süzdü:
“Allah bahtiyar etsin… Sonunuz hayırlı olsun. Ben seni aklı başında bir çocuk bilirim…”
Ömer onun “bilirdim” demek üzereyken kendini topladığını fark etti. Güldü.
“Fena mı yaptım?”
“Yok canım, herhalde iyidir.”
Ömer birkaç kelimeyle başından geçenleri anlatmaya çalıştı. Birçok yerleri değiştirerek söylüyor ve kendisine bunu: “Kızı fena vaziyete düşürmek doğru değil, gıyabında da olsa hiç kimse onun hakkında münasebetsiz şeyler düşünmemelidir” diye izaha çalışıyordu.
Hikâyesinin sonlarında Hafız Hüsamettin’in tekrar düşüncelere daldığını, hiçbir şey dinlemediğini gördü. Canı sıkılarak kalktı, odasına döndü ve akşama kadar masasında gayret ve çalışkanlık hisleriyle dolu olarak boş oturdu. Birkaç kere kalem âmirine giderek defterler hakkında birtakım izahat istedi. Muhatabı bu malumatı: “Adam mı kandırıyorsun iki gözüm? Senin ne mal olduğunu ve burada kime dayanarak durduğunu pekâlâ biliriz!” diyen bir gülümseme ile veriyordu.
Etraftaki memurların çekmecelerini açıp kapayarak gidiş hazırlığına başlamalarından akşam paydosunun yaklaştığı anladı. Eve dönmek aklına gelince içinden bir sevinç ürpermesi geçti. Macide onu bekliyordu. Rum madamın pansiyonunu hatırlamak bu sefer ilk defa olarak onun yüzünü buruşturmadı. Vazifeperverliğini bir yana bırakıverdi. Hemen çıkmak ve koşa koşa eve gitmek istiyordu. Odanın kapısında veznedarla karşılaştı. Ondan borç istemek niyetinde olduğu aklına geldi.
“Size geliyordum!” diye yalan söyledi.
“Ben de seni alacaktım. Haydi beraber çıkalım!”
Veznedar sokağa çıkıncaya kadar ağzını açmadı. Sirkeci tarafına yürüdüler, birkaç adım attıktan sonra Hafız:
“Bana baksana oğlum!” dedi. “Bugün anlattıkların ciddi miydi?”
Ömer gülmekle mukabele etti:
“Sen şimdi bunu ciddi mi söylüyorsun?”
“Ne bileyim?.. Pek çabuk iş gören cinsindenmişsin!” Birkaç adım daha attıktan sonra:
“Yeni güveyleri ayartmak iyi değildir ama, haydi şeytana uy da benimle beraber gel, surda iki kadeh atalım. Sana söyleyecek sözlerim var. Bu sefer ciddi. Ne kadar kötü vaziyette olduğumu şundan anla! Sana bile akıl danışacak hale düştüm!”
Ömer’in hiç değilse bu akşam, böyle bir davete razı olmaya niyeti yoktu. Fakat veznedarın görünüşü insanı telaşa düşürecek gibiydi. Zaten Ömer, bütün patavatsızlığına rağmen, kendisinden bir şey isteyen bir insana ret cevabı vermeyi hemen hemen asla beceremeyen kimselerdendi. Çok kere acele bir iş için yolda giderken herhangi geveze bir arkadaşı onu lafa tutabilir ve yarım saat saçma sapan konuştuğu halde Ömer onu bozmaya ve “yeter, işim var!” demeye muktedir olamazdı. Şimdi Hüsamettin efendinin söyleyeceklerini merak da ediyordu. Kararını verdi:
“Haydi, gidelim ama, ben içmem!” dedi.
Tramvay yolunda küçük bir meyhaneye girdiler. Solda yüksek bir tezgâh, sağda arka arkaya dizilmiş üç küçük masa vardı. Bunların bir tanesinde çolak ve bir gözü sakat bir adam oturmuş, tek eliyle yakaladığı kadehleri birbiri arkasına yuvarlıyor ve her yudumdan sonra bütün yüzünü harekete getirerek garip işaretler yapıyordu.
Veznedar birkaç yudum rakıyı acele acele içtikten ve ilk kararına rağmen bir kadeh getirten Ömer’in de bir yudum almasını bekledikten sonra, mukaddeme filan yapmadan:
“Bu iş yeni değil, iki gözüm!” diye başladı: “İki aydan beri bocalıyorum. Sen benim ufak tefek şeylere metelik verir soydan olmadığımı bilirsin… Dünyayı bir pula satmaya her zaman amadeyim. Fakat bu yaşıma kadar yapmadığım, belki tesadüfen, fakat ne olursa olsun yapmadığım bazı şeylerin, istemeyerek faili olmak beni sarstı. İtidalimi kaybetmekten korkuyorum. Bu takdirde işin içinden sıyrılmak için binde bir ihtimal varsa onu da kaybedeceğim. Kimseden akıl danışmak âdetim değildir. Ama senin genç aklın belki bir cevher yumurtlar. Neyse, uzatmakta mana yok. Sana baştan itibaren bir hulasa yapayım: Bilmem şimdiye kadar hiç bahsettim mi? Benim bir kayınbiraderim vardır. Buralarda, Sirkeci taraflarında emlak komisyonculuğu yapar. İsmi emlak komisyoncusu… Burnunu sokmadığı iş yoktur. Arsa alıp satımından tut da, evlere hizmetçi, barlara artist, kumpanyalara aktris bulmaya kadar her şey elinden gelir. Bir gün zengin olur, bize otomobille misafir gelir, bir gün iki sivil polisin arasında karakola giderken görülür… Benimle arası pek iyi değildir. Fakat akraba… İki tane de nur topu gibi kızı var hınzırın, kendi çocuklarım gibi severim. Babaları herhangi işte top atıp meteliksizlik, açlık devresi başladı mı anneleriyle beraber bize göçerler, üç beş ay sonra İsmail bey kardeşimiz, yani kayınbirader, ekseriya ben evde yokken yine otomobille gelir, hepsini alır götürür. On beş seneden beri bu böyle sürüp gidiyordu. Bu defa uzun zamandan beri haberini almamıştım. İki ay kadar evvel daireye garip bir adam geldi. Dava vekiliyim, kayınbiraderiniz mevkuftur, sizi görmek istiyor, dedi. Allah Allah dedim, izin alıp tevkifhaneye gittim. Kayınbirader uzun uzun bir şeyler anlattı: Birisine hizmetçi bulmuş, herif bekârmış, kızın yaşı ufakmış, bir şeyler olmuş, uzun lafın kısası, fuhşa teşvik cürmünden yaşlıca bir kadınla beraber bizim asilzade İsmail beyi içeri atmışlar. ‘Aman enişteciğim, bana yardım et. Benim bu işte bir alakam yok. Kâtibem bana haber vermeden birtakım işler çevirmiş. Ben nasıl olsa kurtulacağım!’ dedi. Kerata palavrayı pek severdi. Kâtibem, vekilim, acentam demeden konuşmazdı. Böylece kendine mühim bir iş adamı süsü vermeye çalışıyordu. Neyse, derdini anladık… İki yüz lira kefalet istiyorlarmış… O zaman tahliye edilecekmiş: ‘Seksen yerde alacağım var, bankada param var, fakat mevkuf olduğum için alamıyorum. Bu rezaleti de kimseye duyurmak istemiyorum. Ne yapacağımı şaşırdım. Allah rızası için sen bir çaresine bak, çıktığım gün tabii mesele yoktur, derhal getiririm!’ diyordu. Evvela aklım ermedi. Fakat edepsiz herif diller döktü, kâh darıldı, kâh ağlar gibi müteessir oldu, kâh bu kadar ehemmiyetsiz bir para için mırın kırın edişimi garip bulur göründü. Nihayet ‘Bir araştıralım bakalım!’ dedim. ‘Aman, araştırmaya vakit yok. Bugün yarın çıkamazsam her işim mahvoldu. Taahhütlerim var, randevularım var, binlerce lira ziyan edeceğim!’ dedi. Gaflet bu, inandım. Daireye gelip düşündüm, kimseden on para almaya imkân yoktu. İki yüz lira az bir şey değil ki… Lanet olsun, bir aralık çocukları gözümün önüne geldi, içim acıdı. Parayı çıktığı gün getireceğini söylemişti. Üstü başı düzgünce olduğu için: ‘Herhalde bugünlerde tutuyor!’ dedim. Kasadan iki yüz lira alıp adliyeye yatırdım. Ondan sonra facia başladı. İsmail efendi çıkar çıkmaz eski halini aldı, şu dalavereci, atlatıcı hâlini… Tevkifhaneden ayrılırken hemen: ‘Birader, derhal gidelim de, nereden bulacaksan bul, parayı ver, kasaya koyalım!’ dedim. ‘Vakit geç oldu, yarın çaresine bakarız!’ diye cevap Verdi. Bu kadarı benim gözümü açmaya yetti… Bu onun eski ve malumum olan konuşma tarzıydı. Artık sonunun neye varacağını pek iyi sezdiğim bir mücadele başladı. Dedim ya, ümidim yoktu. Çünkü yazıhane dediği odasına gittiğim zaman vaziyetini gördüm. Seksen yerdeki alacaklar, bankadaki paralar hep atmasyondu! Piyasayı sabahtan akşama kadar dolaşsa on lira bulması imkânsızdı. Satacak, savacak bir şeyi olmadığı da muhakkaktı. Bu sefer boş yere ben ona yalvarmaya koyuldum. Düşün, benim gibi dünyada kimseye minnet etmemeye çalışan bir adam o aşağılık herife diller döktü: Çocuklarımdan, karımdan, yirmi senelik temiz memuriyet hayatımdan bahsettim. Herif insan değil ki… İnsan olsa da ne yapabilir? Şimdi beni atlatmakta mazurdu. Bunu imkânsızlıktan yapıyordu. O asıl namussuzluğu mevkuf iken beni kandırmak suretiyle yapmıştı. Bunlar tabii ve elinde olmayan neticelerdi. Ben ağlayacak hale gelip ısrar ettikçe: ‘Ne yapayım, kardeşim? Halimi sen görüyorsun!.. İşler ters gidiverdi. Sen başka bir yerden çaresine bak, bizim muhakeme bitince, tabii kefaleti iade ederler, mesele yoluna girer!’ diyordu. Edepsiz, bir türlü benim başka yerden para tedarik etmeme imkân olmadığına inanmıyordu. Muhakemenin de biteceği yoktu. Hele öyle on on beş günde karara bağlanacak soydan değildi. Halbuki ben ay başından evvel parayı kasaya yatırmalıydım. Bu aralıkta bir müfettiş gelse yine mahvolduk demekti ama, ay başında rezaletin ortaya çıkması muhakkaktı. Nihayet o gün geldi. Artık ikide birde daireden ayrılmam da göze batmaya başlamıştı. Çaresizlik içinde kaldım. Büsbütün ümidimi kesmiş olsam müdüre gidip meseleyi açacaktım. Fakat Allah kahredesi bir ümit, muhakemenin kısa bir zamanda bitip paranın bana iadesi ümidi beni başka bir çareye başvurmaya sevk etti. Hesapları ve kasa mevcudunu devrettirirken defterlerde birkaç küçük yanlış, daha doğrusu, şunu ismiyle söyleyeyim: tahrif yaptım. İki yüz lirayı yatırırken düzeltirim, defterde silinti olsa bile, hesaplar doğru çıktıktan sonra ehemmiyeti yoktur, bir iki laf işitiriz, o kadar, dedim. İki aydır bu böyle devam edip gidiyor. Meydana çıkmaması için yeni yeni tahrifler yapmaya mecbur oluyorum. Her gün biraz daha batağa saplandığımın farkındayım, fakat ne yapayım?”
Ömer burada sordu:
“Muhakeme ne âlemde?”
“Muhakeme mi? Daha dün adliyeye çıkıp soruşturdum. Hayrabolu’dan bir şahit ve Bartın’dan bir şahit ifadesi bekleniyormuş. Görünüşe nazaran İsmail efendi mahkûm olacak, bunun için boyuna işi uzatıyor, halbuki benim kurtulmam için, lehte, aleyhte, her halde muhakemenin bitmesi lazım.”
Bir müddet düşündü. Sonra:
“Her şeyi itiraf etmek ve bu azaplı günlere bir nihayet vermek aklımdan geçiyor. Lakin çoluk çocuğu ne yapacağız, azizim? Hiçbiri ekmeğine sahip değil… Altı nüfus… Sonra en aşağı beş sene ceza yemek var… Bu yatılır mı? Ne dersin?”
Ömer bir an kaşlarını çatıp durdu, sonra:
“Sahiden fena vaziyet… Demek hiçbir yerden bir şey bulmaya imkân yok? O halde mümkün olduğu kadar bekleyip muhakeme bitince parayı almaktan başka çare kalmıyor…”
Hüsamettin efendi “Bunu ben de biliyorum!” makamında başını salladı. Kadehini dikerek ayağa kalktı. Dışarı çıktılar. Yolda tekrar söze başladı:
“Bana bir akıl öğretesin diye anlatmadım bunları… Biraz içimi dökmek istedim. Belki açılırım dedim. Fakat aksine oldu. Sana izah edeyim derken meselenin ne kadar feci olduğunu kendi gözümün önüne de sermiş bulundum. Demek ki bu ana kadar bundan kaçmışım… Ümitsizliğim büsbütün arttı. Vaziyetin düzelir tarafı olmadığını daha iyi görüyorum!” Sonra birdenbire sözü değiştirerek:
“Sen de galiba bana bir şey söyleyecektin! Nedir?” dedi.
Ömer böyle bir arzusu olduğunu hatırlamayarak cevap verdi:
“Ne zaman? Haberim yok!..”
“Canım, daireden çıkarken beni görünce, ben de sana geliyordum, demiştin ya!.. Para mı isteyecektin?”
Ancak bu sözden sonra Ömer hatırladı ve cevap vermeyerek önüne baktı. Hafız sordu:
“Ne kadar?”
“Bir iki lira… Fakat nasıl olur?”
Öteki acı bir gülüşle:
“Merak etme…” dedi. “Maaştan kalma paradır, haram değil… Hem senin böyle şeylere kulak asmadığını da bilirim… Al!”
Cüzdanını çıkardı. Dört kâğıt lirası vardı. Üçünü ona verdi. Ayrıldılar.

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Yavuz Bingöl’e neden bu kadar kızıldı?” Esrar içmek, geğirmek en büyük mutluluk – Ali Murat İrat

“Beş bin kişiyiz burada/ Kentin bu küçük parçasında/…/ Biri öldü/ Diğerine vurdular/ Asla inanmazdım, bir insanın bir başkasına böyle vuracağına”...

Kapat