Bir insanlık öyküsü, Orhan Kemal’in başyapıtı ’72. Koğuş’ sinemalarda

Usta yazar Orhan Kemal’in 1940’ların karanlık, yoksul ve acımasız günlerinden esinlenerek yazdığı romanından sinemaya uyarlanan bir hapishane filmi ‘olan 2. Koğuş’ bugün gösterime girdi. Romanın aksine kadına daha çok yer veren senaryosuyla dikkat çeken film, insan haysiyetinin düşebileceği en dipsiz kuyunun hikayesi. 1940’lı yıllar, II. Dünya Savaşı’nın etkisindeki Türkiye’nin kıtlık yılları. Cezaevinin 72 nolu koğuşunda çeşitli suçlardan yatan mahkumlar.. İnsan insanın kurdudur dercesine, acıları, insanlığa özlemi, hayata dair düşleri, onuru, aşkları ve kavgaları içerisinde dipsiz bir çukurun içini gördüğümüz bir öykü.
Filmde, bu derin çukura yuvarlanmış, en yakınını üç kuruşa vurabilecek kadar alçalmış insanların dünyası, bir koğuşun karanlıktaki direnişi ve yaşam mücadelesi anlatılıyor.

[youtube]http://www.youtube.com/watch?v=rd7moeW0K8A[/youtube]

Radikal gazetesinin oyuncular ile yaptığı söyleşiden bir bölüm

Rollerinize nasıl hazırlandınız?
Songül Öden: Bir oyuncu olarak bir rol geldiğinde algınız o role göre değişiyor. Üçüncü sayfa haberleri dikkatimi çekmeye başladı. Mesleki bir durum bu. Dolayısıyla da “Evet” dediğiniz andan itibaren düşünmeye ve onunla yaşamaya başlıyorsunuz. Bir sürü oyunculuk biçimi var, her seferinde de aynısını kullanmıyoruz. Beni bir fotoğraf çok etkiledi. Role annelikten yaklaşmaya çalıştım. “Eğer anne olsaydım ve bu durum benim başıma gelseydi” dediğim andan itibaren çok güçlü bir sorumluluk aldığımı fark ettim. Katatonik bir durum var. Canlandırdığım karakter, Meryem şoka girmiş. Anne olur olmaz bir bilinmeze gidecek ve çocuğunu da bir bilinmeze bırakacak. Bir gazetede bir ilan gördüm. Yardıma muhtaç bir çocukla ilgili bir fotoğraftı, kız çocuğuydu ama saçları kazınmıştı. O kadar zayıftı ki. Masum bir serçe gibiydi. O fotoğrafı kesip senaryoma yapıştırdım.

Meryem’in çocuğunun akıbeti de bu olabilir…
S.Ö: Evet, o fotoğrafla cismi vardı hikâyemin. Ben gittikten sonra ne olacak çocuğum? Belki bitlenecek, belki dilendirilecek, belki hastalıktan ölecek.
Hem doğum hem ölüm sahnelerinin yarattığı gerginliği nasıl kurguladınız?
S.Ö: Aslında seçimleri sert bir karakterdi, atipikti. Anne olma duygusu bence dünya üzerindeki her kadının genetik kodlamasında var. Hayal edince bu acıyı kasıklarımızda hissedeceğimizi biliyoruz. Anne olmadığım için uzak, kadın olduğum için yakın bir duyguydu. İdam sahnesine gelince, o çok zordu. Vahşi bir hayvan gibiydim. Yönetmen, “Ne dediğinin önemi yok benim için” dedi. “Hayvani sesler çıkaran bir acın var” diye tarif etti. Benim de ele alış biçimim öyleydi. Uyumlu çalıştık çok. Her şey yolunda gitti.
Yavuz Bingöl: Ben daha şanslıydım Songül’e göre. Çünkü 78 kuşağı hem çok yakın çevrem, hem de politik müzik yaparken, cezaevi koşullarının nasıl olduğunu biliyordum. Bir de 72. Koğuş’un tiyatrosunu yaptığımız için o karaktere girmem daha kolay oldu. Çok ön hazırlık yapmadım. Daha çok oyuncu arkadaşlarla çalıştık, Hülya Avşar, Ayça Damgacı, Nursel Köse, Songül Oden, Volga Sorgu, Bülent Şakrak, Ahmet Mekin…

‘72. Koğuş’ koğuş hayatının yaşandığı ve koşulların çok ağır olduğu bir dönem…
Y.B.: F tipi cezaevleri eleştiriliyor ve buna ben de katılıyorum ama daha insani koşullar var şimdi. İnsanlar o dönemde daha kolektifler ama filmde de gördüğünüz gibi koğuşta başka dramlar yaşanabiliyor. Şimdi de tek başlarına, tekli hücrelerde kalıyor insanlar. On yıl öncesine göre daha ağır bir yaşam var. Sonuçta cezaevi iyi bir şey değil.

Son dönemde edebiyat uyarlamaları çoğaldı, şansınız olsa hangi karakteri canlandırmak isterdiniz? Y.B.: Ben Kuyucaklı Yusuf’u oynamak isterdim. Tomris Giritlioğlu galiba şu anda onu dizileştiriyor. Bir de İnce Memed tabii.
S.Ö.: Erkek karakterler edebiyatta daha baskın. Kadınlar geride. Toplumdaki kapanmışlık edebiyata da yansıyor. Şanslı değiliz. Kadın üzerine senaryo yok, film yok. Oysaki kadının dramı çok büyük. Anne, ezilen, tecavüze uğrayan, hem en zayıf halka hem de en güçlü gibi davranılan… Nâzım Hikmet’in dediği gibi, “yeri soframızda öküzümüzden sonra gelen.”
Filmde kadın hikâyesi ön plana çıkıyor ama…
S.Ö: Burada yapımcıları tebrik etmek lazım. Cesaretli davrandılar. İyi bir uyarlama oldu. Erkek koğuşu romanda daha baskın. Romanda Fatma daha küçük bir rolle vardı. Kadın karakterler eklendi ve zenginleşti. Böyle olmasa biz hiçbirimiz bu filmde oynayamazdık.
Y.B.: Kitaba sadık kalsaydık, filmde kadın olmazdı.

Çekimler nasıl geçti?
Y.B: Güzel bir plato yaptık ve oraya bıraktık. Bizim platoda üç film daha çekildi. Bir kazanım oldu. Hülya setin son günlerinde “Keşke bitmeseydi” diyordu. Yönetmenimiz çok kibardı. Huzurlu bir setti. Oyuncu olarak da yapımcı olarak da çok mutluydum.

Bu film sizin ilk yapımcılık deneyiminiz. Türkiye’de insanlar işlerini gösterecem yer bulamadıkları için yapım şirketi kurma yoluna gidiyorlar. Sizinki de böyle birihtiyaçtan mı ortaya çıktı?

Y.B: Evet, insanların kendi firmasını kurması özellikle yapımcıların yorumcu ya da müzisyenlere adil olmamalarından kaynaklı. Mağduriyet yaşamamak için kendi işlerini yapıyorlar. Bu sektörde de çok kırgın, hakkını alamamış çok arkadaş var. Genç arkadaşlara kapımız açık, proje ortaklığı yapabiliriz. Bu ilk yapımcılık deneyimimiz. Kimsenin kalbini kırmadan, kimsenin hakkını yemeden çalışmak istedik. Keyifli yanları çok ama zor da bir iş. Film bittikten sonra asıl iş başlıyormuş. Onu da öğrendik. Kerem’le ikimiz de politik olmamız gereken yerlerde politik olmuyoruz, o yüzden bu işi yapacaksak, bu işteki her insanla iyi ilişki kurma yoluna gidiyoruz.

Türkiye’de 1990’lardan bu yana idam cezası uygulanmıyor ama 1940’larda geçen filmde bir infaz var. Nasıl bir histi idam edilen birini canlandırmak?
S.Ö.: Korkunçtu. Bence hiçbir suç bir insan hayatıyla eşdeğer olamaz. Mutlaka insanları ıslah edici ceza sistemi olmalı. Böyle bir ceza sistemine inanmıyorum. Benim oynadığım karakterde olduğu gibi tamamen suçsuz bir kadın idama gidiyor ve geri dönüşü de, özrü de yok, meçhule gidiyor.

Türkiye’de idamların bir de politik önemi var…
S.Ö.: Türkiye’de aklımıza kazınmış idamlar var, Yusuf, Deniz, Hüseyin’in idamı mesela. Onlar da Meryem gibi suçsuz, 20’li yaşlarda bir şeyler söylemek için öne çıkmanın bedelini çok ağır ödemiş insanlar. Bizim ülkemizde idam çok kötü anılarla dolu. Benim rolümde de Meryem 20’li 25’li yaşlarında bir insandı. Türkiye’de politikacılar da idam edildi. Hiçbir suçun karşılığı idam olamaz.

Hadım olabilir mi peki?
S.Ö: Bu konuda biraz acımasızım. Çünkü ben idama bu kadar karşı olan biri olarak, ben de insanım. Fark ediyorum ki bir çocuk tecavüzünün karşısında, kayıtsız kalamıyorum ve kendimi “Çocuk tecavüzcülerini idam etmek lazım” derken yakalıyorum. Öyle bir şeye hiç inanmazken. Birinin eğer hastalığı varsa gerçekten, sürekli insanları arzusunun nesnesi haline getiriyorsa, kendini bundan alıkoyamıyorsa, bu bir hastalık. Tedavi olması lazım. Bir insanın uzvunu kesmekten bahsetmiyorum ama ilaçla ehlileştirilmeli bence. Bir insana tecavüz edip, gömüp sonra da cenazesinde dua ediyorsa yapılmalı. İlahiyatçı, eğitimci insanlar bu süreçte kalkıp, “O da açık giyinmesin” dediler. Bu güzel ekmek yapan bir fırından birinin koku yüzünden ekmek çalması gibi bir şey. Bizim filmimizde de en can alıcı nokta bence, bir kadını başka kadınların tecavüze götürmesi.
Y.B: Türkiye’de en son asılan kişi İzmir Gültepe’de bizim ağabeyimiz, deyim yerindeyse sorumlumuzdu, Hıdır Aslan. Ondan sonra idam cezası uygulanmadı. Zamanında idama karşı çok eyleme katıldım. Hiçbir cezanın karşılığı idam olmamalı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here