“Benim için bir tablo parçalanmışlıklar bütünüdür” | Psikanalitik Açıdan Pablo Picasso

Ne güzel, geldin, dedi kadın/ Ne yazık ki birazdan çekip gidiyorum, dedi erkek
(Ferit Edgü-İnsanlık Halleri)
Zamanın ve görülebilir olanın birlikteliğinde başlar sanatsal diyalog. Varoluş ile yok oluş arasındaki gelgitlerin kalıcı anlatımlardır sanat, bir hesaplaşmadır kendisiyle ve kendi dışıyla. Picasso’nun bu anlamdaki yeteneği, çocukluğundan beri var olmuştur, psişik yapısının etkisiyle erken bir olgunluk evresine girmiş olduğu söylenebilir. Doğuştan başlayıp onu yıllarca sarsan “Asfiksik travma”, çocukluk döneminin “abandon (terk edilme) nevrozu ve ergenlikle bağlantılı “Anal karakter”, Picasso’nun yaratıcılığında çok büyük rol oynamıştır.Tüm yapıtlarında, yaşadığı deneyleri psikolojik yankılanmalarını görmemek olanaksızdır. Bu konudaki ayrıntılı çalışmalardan giderek Picasso’nun davranışsal dünyasında, onun karakterini temsil eden bellibaşlı üç niteliğin altını çizmek gerekecektir: Çocuksu oyunlara eğilimli kişilik (Ludens); oidinal kişilik (Libidinosus); Çalışkan kişilik (Laboriosus).

Güçlü yeteneğiyle Picasso daha çocukluğunda ancak erginlerin çizebileceği resimlerle çıkmıştır ortaya. Örneğin 1937’de 56 yaşındayken çizdiği at resmi tıpkı küçük bir çocuğun yaptığı bir yapıt gibidir.
Picasso her zaman olağanüstü bir “Homo Ludens”ti. Sanat onun için oyundu her şeyden önce. Çocukluğundan beri çok değişik oyunlarla iç içe bir içtepisellik yaşamaktaydı. Bu olağanüstü doğurgan dürtü, Picasso’nun erginlik ve yaşlılık dönemlerinde de resimlerine çok değişik nitelikler katmıştır.
1988’de, Paris’teki Musée Nationale d’Art Moderne’de Picasso’nun “La Dernière Picasso 1953-1973” adlı sergisine kaç kez gittim, büyük bir hayranlık içinde. New York’ta gerçekleştirilen ortak Picasso ve Braque sergisinde de yıllarca önce bu duyguları yaşadığımı hatırlıyorum. 1996’yı 1997’ye bağlayan Aralık ayında Paris’te gerçekleştirilen “Picasso et le Portrait” adlı sergide de derinlerimde hep o vardı. Karar verdim sonra, Picasso’yu psikanalitik açıdan ele almalıydım. Bakalım, değişik etkinlikleriyle ve son derece gizemli dünyasıyla, kaçabilecek miydi psikanalizden, ünlü ressam?

Picasso özellikle çocuk oyunlarına, çocuksu davranışlara eğilimli bir sanatçıdır.Çocukluğundan beri bu böyle devam etmiştir. Davranışlarında olsun, yaptıklarında olsun, hep aynı tutumu izlersiniz: Çocukluğun ilk yaşındaki düzensizlik, orayı burayı dağıtma, objelerin yerini değiştirme; iki yaşın yumuşak bir maddeyi eliyle yoğurma ve taslak yapma (özellikle çanak çömlek yapımında görebileceğiz bu üretim biçimini); üç yaşın kübik şekillerle ilgilenme, birleşimler yapma; dört yaşın kendini gösterme ve rekabet içinde olma; beş yaşın girişkenliği ve taklit etme davranışlarına yönlenme; altı yaşın saldırganlık (agressivité) ve bozma, altüst etme niteliklerini sergileme; yedi yaşın deformasyonu ve sekiz yaşın toparlama, harmanlama ve yaratma eylemleri, Picasso’nun narsisistik bencilliğini ve neoformasyonunu onaylayacaktır. Bu çocuksu zevk alma duygusu, bazen gülme eğlenme doğrultusunda; bazen de karşı tarafı gülünç duruma düşürme, alay etme, intikam alma amacıyla gerçekleşir. Filozof Sokrates’i onaylar gibi, Picasso oynayarak incelemekte ya da tam tersine inceleyerek oynamaktaydı.

Gerçekte bu ludik içtepi Picasso’nun tüm yaşamının önemli bir belirtisidir. Çocuklarla özdeşleşmek ister çoğu kez ve onlarla oynardı. Tahminen altı yaşlarındayken Picasso, resim çizme eylemine obsessif bir biçimde ilgi duymuştur. Hele prematüre bir resmin, herkesin ve de kendisinin ilgisini çektiğini görmek ona büyük bir haz vermekteydi.

Kız kardeşi Lolita ve yeğeni, o yaşlarda Picasso’nun hayranıydılar. Onların isteği doğrultusunda, kuyruğundan ya da kulaklarından başlayarak bir köpek veya bir eşek krokisi hazırlar ve sonra büyük bir gurur duygusu içinde “Bir insan krokisi, bir kuş ya da bir at ister misiniz?” diye sorar ve hemen kâğıdı makasla keserek bu krokileri hazırlardı. Arkadaşlarına da aynı yaklaşım içindeydi: “Bir Degas, Lautrec veya bir Van Gogh ister misiniz?” Bütün bunlar onun için narsisistik bir gurur vesilesiydi. Çocukken yaptıklarıyla, ergin yaşta yaptıkları farklı değildi birbirinden. 82 yaşında bile, aynı davranış sarmalı içinde, 7 yaşın davranışların: sergiliyordu. 90 yaşında bile Picasso böyleydi. Hatta 90 yaşın birkaç gün öncesi Brassai, onu ziyarete gittiğinde: “Sana bir Rembrandt yapmamı ister misin?” diye sormuştu. Bütün bu örnekle: onun 7 yaşından itibaren ta 90 yaşma kadar aynı çocuksu oyun dünyasının içinde bulunduğunu, diğer kişilerden farklı bir psişik yapıya sahip olduğunu gösteriyor. Picasso gibi kimse olamaz, herkesten farklıdır. Nitekim New York’taki “Braque ve Picasso” sergisinde bu rekabeti, bu başkasının ondan üstün olabileceği gerçeğini kabul edemeyeceğini en ince ayrıntılarıyla saptadığım anımsıyorum.

Henri Matisse, 1908’de Georges Braque’m resimlerinden birirni gördüğü zaman “küçük küpler” terimini kullanmış ve o gün bugündür, yanlış adlandırılmasına rağmen, “Kübizm” terimi sanat ortamında yer almıştır. Fransız Braque ile İspanyol asıllı Picasso’nun birlikteliğinde “Kübizm”, Rönesans devrinden bu yana ortaya çıkan en radikal değişimli olaydır sanat alanında. Kübizm -ilk keşfedilmesi ve ilerletilmesinde, iki farklı ülkenin vatandaş: birbirine karşıt duygusal özelliğe sahip bu iki genç adamın birlikte gerçekleştirdikleri önemli çalışmaların büyük etkisi olmuştu:
Ne var ki, Picasso’nun en yakın arkadaşı olan Braque’a hissettiği rekabet duygusu, bu olağanüstü dostluğu tümden ayırmış ve 1914’ten sonra birbirlerini asla görmemişlerdir.
Picasso’nun çocukluğundan başlayıp yaşamının son anlarına kadar süren oyunsu (ludik) üretimlerinde bazen paranoyak eğilimlerin yer aldığını görürüz. Deformasyon onun vazgeçilmez bir tutkusudur. Herkesten farklı olmak, insanları şaşırtmak, güldürmek, her zaman gündemde olmak ve babasıyla da özdeşim yapabilmek böylece. Metamorfoz yapıtlarının önceliğinde yer aldığında o mutludur. Teşhircilik (exhibitionnisme) onun kişilik yapısının odak noktasıdır. Kübizmin gelişimsel ve deneysel çalışmalarında Picasso’nun “kristal kübizm” ve “kolaj” tarzında yapıtlar yapmaya yöneldiğini görüyoruz. Penrose’a göre, tamamen alaya alma doğrultusunda, elinde hangi materyal varsa, örneğin karton, maden, renkli-renksiz kâğıt, tahta, kullanarak tüm teknik ve estetik kurallarını hiçe sayarak grotesk bir alaya alma diye adlandırılabilecek eserler üretmeye aşırı bir istek duyuyor Picasso. Sadece diğerleriyle alay etmiyor, bizzat kendisi de bu “alay” çemberinin içinde. Penrose diyor ki: Herhangi birine randevu verdiğinde onu hangi giysilerin içinde bulabileceğiniz bir bilmecedir. Kendisinin gülünç görünümüyle de ‘diğerleri’ ile alay etmektedir. Otoportrelerinde de Picasso’nun bu yanını görmek mümkündür. Picasso’nun bu biçim ve kıyafet değiştirme eğilimi, özellikle 60-90 yaş arasında artmış görünüyor.
Picasso, oyunsal içtepiselliği aracılığıyla ulaştığı bütün bu doğaçlamalara diğer sanat alanlarında da yer vermiştir. Onun el atmadığı, ulaşamadığı hiçbir konu olamaz. Resmin dışında, uzmanlık düzeyinde sayılabilecek on alan daha Picasso’nun eli altındadır: Heykel, gravür, seramik, linogravür, litografi, uygulamalı sanat (halı, takı), sahne sanatı (tiyatro dekoru), tiyatro yazarlığı, sinema oyunculuğu ve şiir.
1967’de Amerikalı gazeteci Simone Gautier ile yaptığı bir söyleşide Picasso şöyle ifade ediyor kendisini: “Resimle kendimi ifade ediyorum, seramik alanında tıpkı bir çocuk gibi kille oynuyorum, heykel yaparak da maddeden intikam almak doğrultusunda zalim bir eyleme, sanki bir savaşa katılıyorum. Bu, bana sonsuz zevk veriyor.”
Madalyonun bir de öbür yanı var. Eğlenmekten zevk alan, gülen, eğlenen bir çocuğun yanı sıra, bir de yırtıcı, parçalayıcı, tahripkâr bir çocuk var. Yaratıcılığın (créativité) yanı sıra, saldırganlık (agressivité) ve tahripkârlık (destructivité) ikilemleri içinde Picasso büyük bir çocuk gibi, oyuncağıyla oynadıktan sonra onu kırıyor, parçalıyor. Sonra da yepyeni bir yapılandırmaya geçiyor. Birçok araştırmacı Picasso’nun bu kişisel özelliğine işaret etmektedir. Nitekim bir görüşmede Che Zervos’a: “Benim için bir tablo parçalanmışlıklar bütünüdür. Önce bir resim oluşturur, sonra da onu parçalarım. Önce modern sanatı yok etmeli. Ben kendimi ortadan kaldırmalıyım ki, yeniden bir şeye başlayabileyim” demiştir.
Picasso’nun tüm yaşamı “kadın” ve “cinsel aşk” üzerine odaklanmıştır. Davranışı ister iyi, ister kötü; zaman zaman uysal, çekingen, zaman zaman da hırçın, sadik olsun, onun amacı kadındır. Ama Ferit Edgü’nün “İnsanlık Halleri”nde ifade ettiği gibi, o her şeye rağmen “Ne yazık ki birazdan çekip gidiyorum” diyecek ve gidecektir, arkasına bakmadan. 16 yaşındayken kuzeni Carmen Blasco’ya platonik bir ilgi duyarken, söz konusu platonizm reddetme (négation) ile sonlanmıştır. Barcelona’da “Avignyo” sokağındaki genelevler 18 yaşındaki Picasso’nun yaşamında önemli bir yer aldı. 20 yaşında “Bario Chino” kabarelerinde striptizci Cheli-to ile geçen zamanı, yapıtlarına libidinal bir erkeksilik (virilité olarak yansımış ve 23 yaşında da ona ilk kez akıl hocalığı edece!-: olan Fernande ile bir yıldırım aşkı yaşamıştır.
O tarihlerden başlayarak Picasso’nun, Minotor’u yücelttiğin: ve onunla özdeşim yaptığını görüyoruz. İnsan vücudu ve boğa başından oluşmuş, eski Yunanistan’ın libidinal devi olan Minotor, Picasso’nun vazgeçilmez özdeşim objesidir. Zeus’un oğlu olan bu cinsel dev, Picasso’nun yaşamında büyük bir yer tutacaktır. Tüm erotik ve duygusal duyguları bir tarafa atarak sadece hayvansı, ezici, tahrip edici bir ilişkiyi devleştirerek yüceltmek, bir anlamda onu, “anne” figürüne bağlı suçluluk (culpabilité) duygusundan kurtarmak için olamaz mı?
Kadın, Picasso mitinin en önemli öğesidir. Fakat bu “kadınlar dünyası” mutlaka feminen olacaktır diye bir kural yoktur. Picasso bilinçdışına göre, hiçbir kadın tümü tümüne kadın değildir, mutlaka her kadında, bir erkeksi yan vardır. Muhtemelen Picasso’nun bu tarz düşünmesi ve hareket etmesinde, viril yanları ağır basan anne imajının büyük rolü vardır. Ona göre, her yaratık “yarı kadm-yarı erkek”tir. Picasso’da kadın, erkeksi yanları ağır ba-An bir otoriteye temellenmiştir. Bu maternal imaj zaman zaman okşayıcı, kucaklayıcı, zaman zaman da reddedici, tahrip edici, parlayıcı bir yapı sergiler. Bütün bu çelişik duygular Picasso’nun eserlerinde yankılanacaktır. Saldırganlık bazen üstü örtük olabilir, ama bu örtülerin altında nasıl bir “dev” var, saptayabilmek çok güç! Sözünü ettiğimiz bu durumlar, onun ruhsal yapısının siklotimik bir niteliği olduğuna işaret ediyor. Karakteri çatışmak ve ambivalandır. Bir bakıyorsunuz mazoşist, yılgın, duygusal, verici bir Picasso; bir bakıyorsunuz benmerkezci, yıldıran, tahrip eden, sadist bir Picasso. Bu ikizli duygu durumunun (ambivalence), bu gelgitlerin kaynağı bir yandan uysal, sevecen, yumuşak kadınların, diğer yandan da sadist, emredici, kahredici kadınların varlığıdır. Bu ikizli duygu durumu, Picasso’nun kadınlarla olan ilişkilerinde açıkça görülmektedir.
Ne kadınlar geçmiş yaşamından Picasso’nun, ne kadınlar! Sözünü ettiğimiz siklotimik dalgalanışlar kadın seçiminde de kendini göstermiştir: Biri, annesini temsil eden; hemen arkasından tam tersi, yumuşak, zarif bir kadın; sonra tekrar annesi. Diğer kadınlara âşık olduğu söylenemez kendisini derinlerden yöneten bir “anne imajı” varken. Bir bakıyorsunuz annesine benzeyen sadist bir kadın, yapıtlarında kadın imajı parça parça. Bir bakıyorsunuz, annenin tam tersi, bağrına basan, verici, okşayıcı bir kadın. İşte o zaman parçalıyor kadını, bir canavar haline getiriyor. Böyle bir durumda Picasso’nun kadınları sevdiğini söyleyebilir miyiz? O her zaman kendisini ve annesini sevmiş, suçluluk duygusundan kurtulabilmek için de “küçük bir çocuk” kalmayı tercih etmiştir.
Picasso’nun yaşamından sayısız kadın gelip geçmiştir. Bunlardan sadece yedi tanesi, birlikte aile kurduğu, sanatında yeri olan kadınlardır. Onlarla olan ilişkilerini gözden geçirdiğimizde söz konusu eşleri iki gruba ayırabileceğimizi görürüz. Birinci grup, uslu, uyumlu, barışık, sevecen, Picasso’yu bağrına basan; ikinci grup, her zaman fırçalayan (Picasso’nun deyimi), sadist, ezen, anne figürünü temsil eden kadınlardan oluşmuştur.
Grubu oluşturan kadınlar çok düzenli biçimde yer almışlardır sıralamada. Birinci gruba ait bir kadından sonra, ikinci gruptan bir kadın ve bu art arda geliş hiç değişmeden devam etmiştir, Picasso’nun seçiminde. “Sonsuz Gençlik”ten yana olan sanatçı, kendisinin yaşlanmasını hiç hesaba katmayarak daima gençlikten, güzellikten yana olmuştur. Böyle bir durumda, kadınlar grubundaki her yeni aşkıyla arasında önemli bir yaş farkı olacaktır, kuşkusuz. Bu fark onu hiç kaygılandırmamıştır. Onun “anonim kadın” tipi genç, güzel kadındır. Bir de bu kadınların grup içindeki sıralanmaları, art arda gelişlerindeki prensipler. Şaştığı iki şey vardı yaşam süreci içinde. Birincisi, “Bir erkek nasıl olur da eşin: aldatmaz?”; ikincisi, “Nasıl olur da yıllarca aynı kadınla yaşanır? Kadın ihtiyarlıyor, aynı kadını ömür boyu sevmek mümkün mü?” Kendisi için sorun yok kuşkusuz, o bir “Minotor” çünkü. Tanrı Poseidon’un, Kral Minos’a gönderdiği insan bedenli, boğa başlı canavar yaşlanır mı? O, “ezeli”, “ebedi” her zaman vardır. İlk eşiyle hiç yaş farkları yoktu, fakat onun “yenilenme” sistemiyle 90 yaşındayken son eşiyle arasında tam 45 yıllık yaş farkı vardı.
Picasso, annesinin karakterini temsil eden ilk eşinden bu nedenle ayrıldı. Böylece sanat yaşamında mavi, pembeye dönmüş olacaktı artık. İkinci eşini ne yazık ki çok erken kaybetti Picasso. kadının reaksiyonel mekanizmasını tanımadan. Üçüncü eşi, çok farklıydı öbürlerinden. Picasso’nun disiplinden uzak karakterine I tümden karşıt bir yaklaşımla onu, monden bir yaşama sürüklemek istedi. Başka bir tür teşhircilikti bu yaşam, ne var ki sahne;: Picasso değil, eşi vardı. Çocukluğunda geçirdiği soluk tıkanırr (asfiksi) tekrarlamış gibiydi, nefes alamıyordu. 1928 yılbaşını, ürkütücü, korkunç, boğa başı olan bir adam yer aldı tablosuna ciğerleri de bir kadının gölgesiyle kaplanmıştı baştan başa. Böylece Picasso’nun sanat yaşamında, ilk metamorfoz dönemi başlamış oldu. İlk oğlu Paul’e rağmen, bu badireden kurtulmak istiyordu. Tesadüfen bir gün yolda dördüncü karısını tamdı. Kendi ‘iradesine göre, doğumundan sonra asfiksiye tutulmuştu Picasso ve onu ru hastalıktan amcası Don Salvador kurtarmıştı. Tıpkı bu olayda yaşandığı gibi, dördüncü eşi sayesinde artık nefes alabiliyordu. Yepyeni bir yaşama başlamıştı: Dostluk, şefkat, özen, sevinç ve 3İr de baba olmanın zevki. Maia adlı kızının doğumu Picasso’nun çalışmalarına da yansımıştı. Mutluydu artık Picasso, hem de özgürdü. Resim tarzı yumuşamıştı, başka bir döneme girilmişti sanki. Bu da fazlaydı Picasso için. İçindeki çocuk kırmak, parçalamak istiyordu. Ona hayatı zindan eden, boğan kadın imajını istedi yeniden. Bu nedenle Barcelona’dan uzaklaştı, “otoriter anne” imajını özlemişti yeniden. Bu kez kalın sesli, amazon tipli bir kadındı “Torera”. Böylece Picasso’nun sanat yaşamında “teratoljik deformasyon” dönemi ikinci kez gündeme geldi.
Serüven son bulmamıştı ki. Yeniden yaşama sevincine kavuşmak istiyordu Picasso. Altıncı eşi sayesinde eserlerinde cinsel hoşnutluk, rahatlama ve Claude ile Paloma’nm babaları olma hazzı. Ne var ki, Picasso’nun yaşamında ilk kez bir kadın, erkini kötüye kullandığı (tiranik) gerekçesiyle, hem de iki çocuğun varlığına rağmen, onu terk etmiştir.
Üzüntülü, perişan bir durumdayken yedinci kadın girer hayatına. Anlayışlı, yardımcı bir kişiliğe sahiptir. Picasso için de artık sadece atölyesi vardır ve asistanıymış gibi çalışan yeni eşi. Aralarında 45 yıl yaş farkı. Artık Picasso 90 yaşma gelinceye kadar beraber olacaklardır, sakin, sessiz, üretken.
Yukarıda sözünü ettiğimiz yedi kadının Picasso’nun sanat yaşamında çok belirgin bir biçimde rol oynadığı açıkça görülmekte. Picasso’nun sanat yaşamını örgüleyen, zaman zaman onun ufkunu açan, zaman zaman da tıkayan, korkunç patlamalara yol açan yedi kadının sırasıyla hangi akımları temsil ettiğini gözden geçirelim:
İlk eşi Fernande, “Pembe Dönem”e ve “Kübizm”e, ikinci eşi Eva da “Kolaj” ve “Rokoko” dönemine tekabül ediyor. Olga’nm geleneksel kurallar ve ilk teratolojik dönemini temsil ettiğini söyleyebiliriz. Marie-Thérèse, “Eğri Grafizm”, Dora Maat ikinci “ren tomorfizm” dönemlerinin kadınlarıdırlar. Françoise, şen şakrak mitolojik verilerin, çocuksu oyunlar döneminin temsilcisidir. Jackline ise, var olanın deforme edildiği üçüncü “teratomorfizm” döneminin içindedir.
Bu, dönemlerle kadınlar arasındaki karşılıklılık hiçbir zaman tesadüfi değildir. Hiçbir kadın, annesinin yerini alamamıştır. Her kadın, onun sanatsal gelgitlerini temsil eden kişilik yapısına sahiptir ve hiçbiri Picasso’da ömür boyu sürecek olan “Oidipus Kompleksi”ne çare olamamıştır. Ama o, çok güzel bir şekilde parlayarak 1966’dan sonra bütün kadınları anonim bir adla ifade de etmiştir. 1985’teki operasyondan sonra cinsel açıdan büyük bâr düş kırıklığı içindedir.
90. yaşı dolayısıyla Brassai ile yaptığı bir söyleşide (1971 Picasso, nostaljik bir yakınma içinde yaptığı son desenlerin müstehcen oluşundan ötürü özür dilemiş ve şöyle devam etmiştir gör. meye: “Artık aşk yapmak mümkün değil, ama arzu devam ediyor.”
Yazacaklarım bitti mi? Hayır, bitmedi, anlatacak daha çok ayrıntılar var. Ne “Pablo Picasso” biter ne de “psikanaliz”.

Yaprak yaprak yapıştırdım.
Diyar diyar dolaştırdım.
Bir alevdir tutuşturdum
Yandım amma paramparça

Bedri Rahmi Eyüboğlu, “Paramparça”

Neriman Samurçay

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Friedrich Nietzsche Yazıları

Kapat