“Goya’nın büyük sahnelerinde görür gibi oluruz yeryüzü halkını” Goya’nın savaş yıkımları – Ferit Edgü

goya
“Halklar, ahmak politikacılarını dinleyip, onları izleyip çocuklarını ölüme göndereceklerine; ozanları okuyup, Goya’ların, Picasso’ların, Matisse’lerin hatta adı duyulmamış sıradan ressamların resimlerine baksalardı, dünya belki cennet olmazdı (olması da gerekmiyor) ama, böylesi bir utanç cehennemi de olmazdı gibime geliyor.”

Çizginin gücü, başka hiçbir öğeye gereksinme duymadan, bu trajik günleri anlatmaya yeterlidir. Öylesine ki Goya, bu gravürlerinde ‘görgü tanıklığı’nı olağanüstü birer sanat yapıtına dönüştürmüştür.
1960 yazıydı, Goya’ları, gerçek Goya’ları, kendi ülkesinde görmek için yola koyulduğumda. Ağustos sıcağında, deniz kıyısında bir köye ya da bir adaya değil de, Madrid’e yollanmak pek akıllıca bir iş değildi, biliyordum. Ama insanın, insan olmak için, zaman zaman böyle akıllıca olmayan edimleri de gerçekleştirmesi gerektir. Ben de öyle yaptım. Özlediğim denize değil, bir sanatçıya doğru yola çıktım.
İspanya. Hiçbir ülke yoktur ki şiiriyle resmi; dansıyla tiyatrosu, türküsüyle romanı böylesi örtüşmüş olsun.
Murillo, Ribera, Zurberan, Velasquez, Goya, Gongora, Calderon, Lope de Vega, Cervantes, Unamuno, Ibanez, Jimenez, Lorca, Picasso, Dali, Miro, Bunuel…
Hangi nesnel koşullar doğurmuştur onları?
İşgaller mi? Din çatışmaları mı? Amerika’nın keşfi mi? Sömürgeler mi? Bitmek bilmeyen iç savaşlar mı?
Bilmiyorum. Belki de, bu sanatçılar, kendileri doğurmuştur birbirini.
Korkmayın, buracıkta sanat felsefesi yapacak, yaratıcılığın gizlerini araştıracak değilim. Gizlerin, giz olarak kalması, kimi zaman daha iyi, daha doğru, daha doğurgandır. Çünkü giz, düş gücünü ateşler. Düş gücü de yaratıcılığı. Yaratıcılık da… bundan sonrasını biliyor olmalısınız.

Francisco Goya Resimleri

Hiçbir hazır planım yoktu
Herhangi bir gizi çözmek için değil, bir ressamı kendi öz yurdunda keşfetmek için Madrid’deydim.
İşimi kolaylaştırmak için, Prado Sarayı’na yakın küçük bir otelde kalıyordum. Her sabah yürüyerek Prado’nun karşısındaki kaldırımların üstündeki açık hava kahvelerinde kahvaltımı yapıyor, bir Madrid’li gibi El Pais ya da ABC gazetelerinden birini alıp, okur gibi yapıyor ya da pek bir şey anlamadan okuyor, sonra gazetemi ve pesetaları masanın üzerine bırakıp Prado’nun yolunu tutuyordum.
Bir hafta ayırmıştım Prado’ya.
Her gün, ya sabahtan öğlene ya ikindiden akşama değin, tüm zamanımı Prado’da geçicerecektim.
Hiçbir hazır planım yoktu bu konuda. Hangi ressam, hangi resim ilgimi çekiyorsa onun önünde duruyordum. Başım dönene değin, Breton’un dediği gibi, bir süredir ‘müzelerde dolanıp duran bir resim delisiydim.’
Ama Müzenin bir kanadı vardı ki oraya uğramayı en sona saklamıştım.
Bir kez, yanlışlıkla yolumu yitirip girecek oldumsa da, hemen kendimi toparlayıp gerisin geri dönmüştüm. Çünkü biliyordum ki oraya adımımı attığımda, bir daha başka bir galeriye girmem, bir başka resme bakmam söz konusu olamayacaktı. Gerçekten de öyle oldu.
Prado’yu ziyaretimin beşinci ya da altıncı günü, tüm cesaretimi toplayıp zemin kattaki, Goya’nın ‘Kara Dönem’inin sergilendiği kanada yöneldim. Sabahın bu erken saatinde benden başka kimseler yoktu. Bir de bekçiler.

Yanılmıyorsam, Goya’nın bu kara döneminin en ünlü iki tablosu 2 ve 3 Mayıs 1808 (Kurşuna Dizilenler), İspanya tarihinin bu, iki kara gününün resimleri, bir başka salondaydı. 1808’de İspanya’ya giren Fransızlara karşı, 2 Mayıs’ta halk ayaklanmış ve bu ayaklanma Fransızlar tarafından kanlı bir biçimde bastırılmış, çok geçmeden Joseph Bonaparte İspanya Kralı ilan edilmişti. Bu kanlı olayların, altmış iki yaşındaki ‘görgü tanığı’ Goya, o iki günün resmini, sekiz yıl sonra, yetmiş yaşındayken gerçekleştirmişti.

Yalnızlık ve hüzün
Sanatçının Kara Resimler diye adlandırılan dizisi içinde yer alsa da, 2/3 Mayıs resimlerinin yeri ayrıdır. Bu resimlerde gerçekçi bir bakış açısı vardır. Sanki yalnızca gördüklerini resmetmiştir. Aynı dönemde gerçekleştirdiği diğer resimlerinde ise (örneğin, Dev, Asmode, Büyücüler Gecesi), savaşı, eğer deyiş yerindeyse, içselleştirmiş gibidir. Artık 2/3 Mayıs katliamının ‘görgü tanığı’ değildir; belleğinde yer etmiş vahşeti, korkuyu, resim tarihinde o güne değin görülmemiş bir biçimde yansıtır. Tanıklık aşılmıştır, buna bağlı olarak betimleme de yoktur. Vahşet ve korku, resmin konusu değil, kendisidir. Tüm figürler simge olmanın (bile) ötesinde, dehşetin, vahşetin, korkunun, korkunçluğun dolaysız kanıtları olarak yaşarlar tuvalde.
Belki, Fransızlara karşı girişilen savaşla doğrudan doğruya ilgisi yoktur, ama gelmiş geçmiş tüm savaşların dile geldiği, çocuklarını yiyen Satürn konulu o başyapıta, tüylerim diken diken olmadan bakamadım. Andre Malraux, Goya’nın yaşamı ve sanatı konusunda kaleme aldığı o eşsiz incelemeye, bu tablonun adını (Saturne) vermekte ne kadar haklıydı.
Prado’nun bu kanadında başka hiçbir ressamın resmi yoktur. Hatta, Goya’nın daha önceki dönemlerinden de resimler yoktur. Bir duvarın ardında beliren o küçük köpek başını, Satürn’den korkup kaçan bir köpekçik olarak görmüştüm. Beni, bu galeride bir an olsun gülümseten tek resim de o olmuştu. Ama onda da yalnızlık, bırakılmışlık ve hüznün, olağanüstü bir yalınlık içinde dile getirildiğini okumuştum.
Ertesi sabah, müze açılır açılmaz, soluğu yine Goya’ların önünde aldım. Müze rehberleri, artlarında onlarca turist, ortalıkta görünmeye başladığında ayrıldım oradan. Zaman zaman kitaplarda, müzelerde gördüğüm bu dönemin gravürlerini görmem gerekiyordu. Ne var ki gravürler sergilenmiyordu. Peki, Türkiye’den buralara yolu düşmüş bir resim delisi, ‘özel olarak’ göremez miydi bu gravürleri? ‘Özel olarak’ evet görülebilirdi, ama bunun için ‘özel izin’ gerekliydi. Sanırım, söylemeyi unuttum, o yıllar hâlâ olmaz olası Franco yıllarıydı.

Yaşamda varolan
Franco, eski Franco değildi ama faşizmin kalıntıları her yerde karşınıza çıkıyordu. Madrid’e gelir gelmez ziyaret ettiğim, bir dostumun dostu ABC Gazetesi’nden bir yazara, o akşam konuyu açtığımda, “Yapabileceğim bir şeyler var, yapamayacağım ise binlerce şey var, demişti, gülerek. Goya’lar birincilerden.”
Böylece, ertesi sabah Prado’nun kapılarına dayandığımda, hem müzeye giriş ücretini ödemedim hem de önemli bir konuk gibi ağırlandım. Müzenin merdivenlerini iki bekçinin eşliğinde çıktım, bir odada ağırlandım. Görmek istediğim tüm Goya gravürleri, desenleri elimin altındaydı. Dilediğimce inceleyebilir, hatta dokunabilirdim.
Goya’nın gravüre olan düşkünlüğünü, resim sanatına biraz olsun ilgi duyan herkes bilir. Çok sayıda basılıp yağlıboya bir tablo alamayacak olanlara ulaşma kolaylığı dolayısıyla, gravür sanatını çok önemsiyordu Goya. Biliyordum, savaş yıllarının kıtlık günlerinde bakır plaka bulmakta güçlük çekmiş, ufacık plakalara, önlü arkalı, iki, kimi zaman dört konuyu oyuyordu.
Goya, 82 gravürden oluşan bu diziye ‘Los desastres de la guerra’ (Savaşın Yıkımları) adını verdi. Daha sonra, iç savaşın ardından başlayan ve her gün Madrid’de yüzlerce insanın açlıktan can verdiği acılı günlerin gravürlerini, kiliseye oklarını çevirdiği, o Caprichos dizisini gerçekleştirdi.
Çizginin gücü, başka hiçbir öğeye gereksinme duymadan, bu trajik günleri anlatmaya yeterlidir. Öylesine ki Goya, bu gravürlerinde ‘görgü tanıklığı’nı olağanüstü birer sanat yapıtına dönüştürmüştür. Konularının tüm irkilticiliğine karşın bu gravürler, sizi itelemez, tam tersine içlerine çekerler. Çünkü bu renksiz, siyah-beyaz dünya, ölümün, dehşet verici ölümlerin, öldürümlerin dünyasıdır. Yaşamın içinde var olan.
Kurumuş bir ağacın dallarına asılmış elleri, kolları, bacakları kesik insanlar; ellerinde balta, ‘müstevli’ye saldıran çaresizler, işkence çekenler, işkencede ölenler, bir Bonaparte çavuşunun ipe çekip karşısında keyif çattığı ‘patroiote’lar, gövdesinden ayrılmış başlar, kollar, bacaklar…
Sonra Madrid sokaklarında açlıktan ölenler. Köpekler, eşekler, kurtlar…
Ölüler ve diriler.
Caprichos dizisinden bir gravürde, bir iskelet mezarından doğrulmuştur. Bir sözcük yazacaktır.
Yazmıştır: Nada.
Nada. Türkçesi, Hiçbir şey.

Son noktayı koymadan önce
Kırk yılı çoktan geçti. O gün Prado’nun güneş ışığının girmediği bir odasında baktığım, dokunduğum gravürleri Goya görmemişti. O, 1815-20 yılları arasında gördüklerini, kendi resim diliyle, elinin altındaki bakır plakalara oymuştu. Bunların özensiz prova baskılarını, gelecekteki yayınlara yol göstermek için sıralayıp, dostu Cean Bermudez’e vermişti. Kapak sayfasına da, şunları yazmıştı: “Bonaparte’a karşı, İspanya’da zorunlu olarak girişilen kanlı savaşın kaçınılmaz sonuçları…”
Goya’nın bu gravürleri, ilk kez ölümünden sonra 1863’de basıldı.
Kanımca, Rembrandt’ınkilerle birlikte, bu sanatın en büyük örneklerini oluşturmaktalar.
Bugün, Goya’nın bu gravürlerine, ‘Savaşın Yıkımları’ dizisine uzun, çok uzun metrajlı bir filmin birbirine eklenen sonsuz kareleri gibi bakabiliriz.
Bakmalıyız.
Belki bu gece, ben bu yazıma son noktayı koymadan önce, Napolyon’un orduları başka bir ülkeye girecekler. Ferdinand kaçacak ya da kaçamayacak. Ama kadın, erkek, çoluk-çocuk aynı insanlar bir kez daha ölecek.
Geriye ne kalacak?
Nada!
Yazımın başlığı, Ferlinghetti’nin bir şiirinin başlığı.
Yaklaşık kırk yıl önce, Ankara gecelerinde, Orhan Duru ile, elimizden geldiğince çevirmeye çalıştığımız Amerikan Beat Generation şiirlerinden biri.
Goya’nın sahnelerini, hem bir ozan, hem bir Amerikalı olarak, benim sözcüklerimden daha iyi dile getirdiğine inanarak buraya alıyorum.
Halklar, ahmak politikacılarını dinleyip, onları izleyip çocuklarını ölüme göndereceklerine; ozanları okuyup, Goya’ların, Picasso’ların, Matisse’lerin hatta adı duyulmamış sıradan ressamların resimlerine baksalardı, dünya belki cennet olmazdı (olması da gerekmiyor) ama, böylesi bir utanç cehennemi de olmazdı gibime geliyor. Yanılıyorsam da, lütfen susun, söylemeyin, Ferlinghetti’nin şiirini okuyun, Goya’nın resimlerine bakın.

Goya’nın büyük sahnelerinde görür gibi oluruz yeryüzü halkını
kesinlikle tam o anda
acıyla kıvranan insanlık deyimine en yaklaştıkları anda
kağıdın üstüne kıvrılmışlardır
düşmanlığın
gerçek kızgınlığı içinde
yığılmış
ve homurdanarak süt çocukları ve kasaturalarla
çimento göklerin altında
devrilmiş ağaçların soyut görünümünde
eğilmiş heykelcikler yarasa kanat ve gagaları
kaygan darağaçları
kadavralar et yiyen horozlar
ve tüm en son gagalayıcı canavarlar
bozgun düşlemi’nin
öyle kanlı canlı gerçekleridir ki
görseniz daha yaşıyorlar dersiniz
doğrusu daha yaşıyorlardır da
değişen yalnızca görünümdür.
Yollar boyunca dirilmişler
lejyonerlerin tuttuğu yollar boyunca
sahte yel değirmenleri bunak önderler.
Bunlar aynı insanlardır
yalnızca evlerinden uzak düşmüşler.
Elli hat genişliğindeki yollar üstünde
mutluluğun alıkça düşlerini gösteren
göz alıcı ilan tahtalarıyla kaplı
bir çimento kıta üstünde.
Görünüşte idam arabaları çok az
ama boyalı sakat yurttaş arabaları eksik değil
ve bu arabaların bir de garip plakaları var
bir garip makinaları
Amerika’yı kemiren.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Fikret Başkaya ile “Yeşil Kapitalizm” ve Çıkış Üzerine Söyleşi: “Ne yapıp-edip egemen söylemin dışına çıkmak gerekiyor”

Emet Değirmenci (ED) Hocam siz kapitalizme ve çıkış yolarına uzun süredir kafa Bunun yanında ekolojik krize ilişkin gerçekçi vurgular yapan...

Kapat