Başbakanın solcusu Doğan Tarkan, Zaman’a ifade verdi: “Bütün sol koyun gibidir”

Referandum sürecinde AKP’yi destekleyerek pakete “evet” oyu verme çağrısı yapan, Başbakan Erdoğan’ın da referandum sonrası teşekkür ettiği Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) Başkanı Doğan Tarkan, Zaman gazetesine röportaj verdi.
Gülen cemaatinin yayın organı olan gazeteye verdiği bu röportajda sola saldırmaya ve AKP’nin manipülasyon aracı olmaya devam edeceğini gösteren Tarkan,  bazı istihbarat  sorularına itirafçı gibi ifade  veriyor .  Türkiye solunun  Kemalizm kuyrukçuluğu ve ulusalcı  karekteri  konusunda kimi genel doğruları dile getiriyor.   Bu hızla bütün sol’u  koyun yerine koyacak kadar ileri gidiyor. “İktidar üf dese yok olacağız ” diyecek kadar acizleşiyor. iktidarsızlığı  bir meziyetmiş gibi anlatıyor.  Muhabirinin sıkılı yumruk olan “ambleminiz çok çirkin, değiştirin” talimatına “evet değiştirmemiz lazım aslında”  cevabı veriyor.  Söz sırası Stalin’e gelince söyleşiyi yapan müritle aynı duygu durumuna düşerek ağız birliği ile  küfrediyor…

Röportajın tamamı:

-Başbakan referandum sonrası yaptığı konuşmada partinize de teşekkür etti. Bu siyasi tarihimizde herhalde bir ilk. Hiçbir başbakan adının içinde sosyalist olan bir örgüte, bir partiye teşekkür etmedi. Siz bunu nasıl karşıladınız?
-Tabii başbakanın bir inceliği aslında. Bütün sol ve sol olarak kabul edilen ama bence solda durmayan örgütlerin ve CHP’nin karşısında “evet” diyen bir siyasi örgütüz. O yüzden Sayın Başbakanın aklına geldik. Tabii kibar bir davranışa insan seviniyor.

-Çünkü epey çalıştınız diğer “yetmez ama evetçilerle” birlikte .
-Evet. Yetmez ama evet kampanyası sadece bizden oluşmuyordu. Biz çok ağır, ciddi bir iş yaptık. Çok etkili bir kampanya oldu. Evet, oylarının artmasına bir katkıda bulunmuş muyuz bilmiyorum doğrusu. Böyle bir veri yok elimde. Ama şöyle bir katkımız oldu. Biz evet diyen herkesin sorgulayarak evet demesine yardımcı olduk. Hatta başbakan bile kampanyanın başında böyle ibareler kullanmazken, kampanyanın ortasından itibaren, biz daha çok ortaya çıkıp, duyurmaya başladıktan sonra o da yetmez demeye başladı. Devam edeceğiz bundan sonra. Yeni anayasa yapacağız. İşte bu özgürlükler sınırlıdır, bu ilk adımdır demeye başladı ki bu en önemli katkımızdır bence.

-Sizin cenahta bir partinin lideri bir şey dediği zaman üyeler ne ölçüde uyarlar?
-Bizim partimizde böyle bir şey yok. Biz kararlarımızı büyükçe toplantılar yaparak alırız. Ben başkanım. Ama benim dediğim bağlamaz. Herkesin eşit söz hakkı vardır.

-Bu biraz da üye sayısının çok az olması yüzünden herhalde.
-Evet. Bini biraz aşıyor üye sayımız. Aramızda tek tük hayır diyen var. Çok az sayıda boykota omuz veren arkadaşımız oldu. Büyük çoğunluğu yetmez ama evet, demiştir. Gözü kapalı evet diyen hiç yoktur.

-Sizin Ak Parti içinde dostlarınız var mı? İlişkileriniz ne yönde?
-Hiç yok. Sıfır. Sadece darbe karşıtı hareketi Genç Siviller’le ilişkiliyiz. Onlarla birlikte çok fazla iş yapıyoruz. Ama onların da hiçbiri partimizin üyesi değil. Hiçbirinin bizimle bir alakası yok. Doğrusunu söylemek gerekirse bizden onlara giden tek tük insan da oldu. Genç Siviller’in Ak Parti ile bir yakınlığı var ama bizim hiçbir ilişkimiz yok.

-Web sitenize girdim. Bir parti hakkında bilinmesi gereken bilgilerin hiçbirini bulmadım. Ne adresi belli, ne yöneticileri, ne teşkilatı belli. Neden saklanıyorsunuz?
-Saklanmıyoruz. Biz şöyle düşündük. Bizim gücümüz bin küsur üyeden ibaret. Bunların iktidar şansı yok. Biz böyle bir hedefe sahip değiliz. Başka koşullar oluşursa, daha büyük, kitlesel bir sol partinin içinde yer alırsak, ülke politikasında başka bir yere gelebiliriz.

-O zaman burası parti değil de bir fikir kulübü mü?
-Fikir kulübü değil. Çünkü biz çok aktivist bir grubuz. Tabii ki çok katı, sınırları iyi çizilmiş fikirlerimiz var. Tabii ki biz başka bir gelenekten, yeraltına itilmiş, uzun süre yer altında yaşamak zorunda kalmış bir yerden geliyoruz. Biz hemen hemen ilk örgütlerden biriyiz, yeryüzüne çıkmak gerekir diyen.

-Kurtuluşçusunuz sanırım.
-Ben eski Kurtuluşçuyum. Biz Sovyetler Birliği’ne biraz yakın ama onu da eleştiren bir çizgideydik. Daha önce Mahir Çayan’la THKP-C’ciydik. Ondan önce tabii hepimiz TİP’liydik ve Dev-genç’liydik.

-Yani o kaçma, saklanma alışkanlığıyla mı yapıldı partinin web sitesi?
-Hayır tam tersine. Biz açığa çıkma ihtiyacı duyup parti kurduk. Ama mesela birçok ilde örgüt kurmadık. Yani arkadaşlarımız var. Zorlasak oralarda örgütü kurarız. Birçok sol örgüt, yirmi otuz kişiyle hemen parti il örgütü kuruyor. Biz böyle bir ihtiyaç duymadık. Seçimlere katılmak için çok ağır koşullar var. İllerin üçte ikisinde örgütlü olacaksınız. Bunu yerine getirmek için bir çaba içerisinde olmadık. Seçime katılacağız, yüzde yarım oy alacağız. Bu anlamlı bir faaliyet değildir diye düşündük.

-Yöneticilerin, kurulların adları niye yok?
-Onları ilan etmiyoruz. Bu ihtiyacı duymuyoruz. Çünkü demin dediğim gibi bizim herhangi bir üyemizle merkez yöneticimiz arasında örgütün siyasi çizgisini belirleme, yapacağımız işin kararını alma açısından bir fark yoktur. Büyük bir kitlesel örgüt olsak böyle bir demokrasi olmaz tabii. Daha temsili olmak, yönetici olmak zorundadır.

-Siz hiç içeride yattınız mı?
-Ben kısa süreli dört kere hapis yattım. Bir tanesi bildiri dağıtmaktan, taa 1966’da. Ankara’da bir buçuk ay yattım. Sonra Karabük’te altı ay yattım. Onda da bildiri dağıtmaktan yakalanmıştık. Daha sonra 12 Mart sonrası yattım. O zaman balyoz operasyonu yaptılardı yine. Yolda giderken gözaltına aldılardı. Ben biraz fazla tutuklanan, bırakılan, gözaltına alınan bir gençtim. Polisler tanıdılar, aldılar. Altı ay sonra serbest bıraktılar. Sonra aranmaya başladım.

-Hangi eylemlerden?
-Valla ben hayatımda hiç silahlı eylem yapmadım. Çünkü silahlı mücadele ile iktidarın alınabileceğini düşünmüyorum. Benim sosyalizm anlayışım şu: Emekçi sınıfların çoğunluğu harekete geçip iktidarı almalıdır. Bu ise büyük bir kitle örgütlenmesi gerektirir. Üç beş kişinin ya da birkaç yüz kişinin silahlı eyleminin hiçbir anlamı yoktur.

-O zaman içinde bulunduğunuz örgütlerde hep ayrıksı mı durdunuz? Çünkü onlar silahlı eylem yapıyorlardı.
-60’lı yıllarda öyle değildi. 70’in ortasından itibaren evet silahlı eylem yapılıyordu. Ama ülkücülerle savaş vardı. Bana kalırsa ülkücü hareket 27 Mayıs’ın ürünüdür. Zaten Türkeş, 27 Mayıs’ın lideri, ayrıldı. Daha doğrusu atıldı, gitti CKMP’yi ele geçirdi. Durup dururken komando kampları kuruldu ve askeri eğitim verilmeye başlandı gençlere. Bizim tarafta ne silah vardı, ne çatışma arzusu vardı. Zaten yeni doğmuş, gelişen bir harekettik. Bir anda kendimizi komandolarla çatışır bulduk. İnsanlar ölmeye başladı bir anda.

-Siz o dönemde bile silah kullanmadınız, öyle mi?
-Ben kullanmadım, hayır. Kullanmış olsam söylerim. 12 Eylül’den sonra Filistin’e çıktım. Benim örgütümün kararıydı. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün misafiri olarak önce Şam’da, sonra Lübnan’da kaldım.

-Savaşmadınız mı?
-Savaş yoktu o sırada. Benim ayrılmamdan kısa süre önce İsrail Beyrut’u kuşattıydı. Tam boyutlu bir savaştı. Ağır bombardıman vardı. O vakit sırtınıza bir tane silah alıp dolaşıyorsunuz elbette ki. Başka yolu yok bunun. Hani askere girer gibi giriyorsunuz. Bir askeri disiplin altında değildik biz. Misafirleriydik onların. Ama silahlanmıştık. Kullanma şansımız İsraillilere karşı olmadı. Olsa olurdu, kullanırdım doğrusu.

-DSİP on üç yıllık bir parti. Öncesinde ne yaptınız?
-Lübnan’dan Londra’ya gittim. Orada mülteci hayatı yaşadım uzun üzere. Dönüp burada siyasi faaliyet yapmak istiyordum. Orada da yaptım. Kaldığım sürece bir İngiliz Sosyalist İşçi Partisi’nin üyesi oldum. Onların faaliyetine katıldım. Koşullar uygun olduğunda, yani 141, 142, 163 kalkınca döndüm. Çünkü hakkımda arama kararı vardı. Çetin Altan’ın bir konuşmasını bildiri yaptığım için 15 yıl ceza almıştım. Bu cezayı 141 kalkıncaya kadar hep sırtımda taşıdım.

-Partinizin amblemi kızıl yumruk. Bu çağda hiç de sempatik ve akılcı bir sembol sayılmaz. Değiştirmeyi düşünmez misiniz?
-Bu bizim uluslararası simgemiz. Yani sadece biz kullanmıyoruz. Bizim dünyada bir dizi kardeş örgütümüz var. Hepimizin ortak işareti bu.

-Bana yumruk sallayan birine niye gideyim de üye olayım ağabeyciğim.
-Bu 60’larda doğmuş ama şimdi bunu yumuşatma çabaları var ki ben biraz komik buluyorum. Bileğe beyin koyuyorlar. Sırf kol emeği değil, kafa emeği diyorlar. Bu da bana çirkin görünüyor. Doğru diyorsunuz o yumruğu değiştirmek lazım. Daha nazik bir şey bulmak lazım.

– Geçen gün Yasemin Çongar’ın bir yazısından öğrendim ki İngiltere’de yeni sol anlayışın liderlerinden Ed Miliband, İşçi Partisi’nin 1997 ile 2010 arasında beş milyon oy kaybetme sebebini “Eski zihniyete karşı çıkarak yola çıkan partimiz, kendi mutlaklarının tutsağı haline geldi” diye açıklamış. Türk solunun dikkate değer bir varlık gösteremeyişi hangi mutlaklarının esiri olduğundan?
-Türk solunun iki büyük mutlağı var: Stalinist ve Kemalist olması. Türk solu Stalinist. Dolayısıyla Sovyetler Birliği’nde, Çin’de, Arnavutluk’ta, Doğu Avrupa’da olanı sosyalizm olarak görüyor. 1920’den 1992’de kadar yaşanmış olan korkunç olayları bir bütün olarak aklıyor ve kabulleniyor. Uluslar baskıya alınmış, emekçiler baskıya alınmış, devlet terörü çok azgın. Özgürlüklerin ö’sünden bahsedilemez. Siz bu toplumu sosyalizm olarak, iyi bir şey olarak kabul ederseniz, o vakit dönüyorsunuz cumhuriyetin kurulmasındaki CHP iktidarına, tek parti diktatörlüğüne bakıyorsunuz 1950’ye kadar, çok benzeşiyor. Hem Stalinist oluyorsunuz, hem Kemalist oluyorsunuz. Devlet mülkiyetini yüceltiyorsunuz ve Kemalist geleneği dişinizle, tırnağınızla savunuyorsunuz.

-Yani sol şimdi Kemalizmin tutsağı haline mi geldi ?
-Elbette. Önemli bir kısmı böyle. Zaten bu nedenle ulusalcı. Giderek daha öne çıkıyor ulusalcılığı. Benim içinde yer aldığım Kurtuluş, Kemalizm ile hep çatıştı. Bütün yetmişli yıllar boyunca. Hala da benden ayrı olan arkadaşlarda çatışırlar. Bugüne geldiğimizde asker ve AKP arasındaki çatışmada hemen askerin yanında yer alabiliyorlar.

-Bunun sebebi kendi komünlerinden çıkamayıp, toplumla kaynaşmamaları mı?
-Evet. Biz 70’lerde toplumla daha çok iç içeydik. Çünkü daha büyüktük. Benim örgütümün haftalık gazetesi elli bine yakın satıyordu. Bugünkü durumumuz vahimdir. En iyi sol örgütün gazetesi ancak birkaç bin satıyordur. Toplumla ilişkisi yoktur. Zaten bu nedenle önemli bir kısmı toplumu koyun gibi görüyor ve bunu ifade ediyor. Halbuki kendisi koyun gibi.

-Kimleri sokuyoruz bu koyun gibi olan sola?
-Solun bütünü koyun gibidir. Bütünü bu ruh halinde. Şimdi bakın ilginç bir şey yaşıyoruz şu günlerde. İşte bu Hanefi Avcı’nın arkasında Devrimci Karargâh örgütü var iddiası. Bu operasyon üzerine fazla bilgim yok ama bir kısım solcu gözaltına alındı. Bunları pek tanımam ama benim eski örgütümden gelen insanlar. Bize anlattıkları şu: Solun yükselişini önlemek için AKP bu operasyonu yapıyor! Bu o kadar kendini beğenmiş ve dünyadan bihaber bir iddia ki. Toplam yüz kişisin. Yüz kişi, iktidar bizi yok etmek için bu operasyonu yapıyor diyor. İktidar üf dese yok olacağız zaten. O kadar zayıfız.

-Üflemediğine şükredelim mi diyorsunuz.
-Yani bu iddia ile ortaya çıkmak toplumu, dünyayı, gelişmeleri okuyamamak, Ergenekon’dan yana tavır almaktır. Deniyor ki işte “Hanefi Avcı çıktı, cemaati eleştirmeye başladı. Bu yüzden operasyon oldu. Biz bu işte meze olarak kullanılıyoruz.” Bu operasyon solu bitirmek için değil, bu başka bir mücadelenin parçası. Belki o gözaltına alınan solcular gereksiz gözaltına alınmış olabilirler. Ama bunun solu bitirmek için yapılmış olduğunu bir saniye bile düşünmüyorum.

-Devrimci Karargah sizce nasıl bir örgüt?
– Zamanında Osmanlı’ya karşı ayaklanmış olan Şeyh Bedrettin’in ismini kullanarak Bedrettin hareketi diye bir hareket var. Bu çok küçük bir insan grubu. Bunlar bir aşamada tartışıyorlar. Bir kısmı silahlı mücadele yapmak gerekir diyor, bir kısmı hayır buna gerek yok diyor. Silahlı mücadele yanlış diyenler Kurtuluş’un bugünkü hali olan Sosyalist Demokrasi Partisi’ne katılıyorlar. Diğerleri Kuzey Irak’ta eğitim alıyorlar ve silahlı mücadele yapmak istiyorlar.
Kürtlere yakınlıkları var tabii ki. Bildiğiniz gibi sonra da en önde gelen unsuru öldürüldü. Ondan sonra herhalde pek bir şey yapacak gücü kalmadı. Bedrettin grubunun kopan kısmının Devrimci Karargâh’la ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bu gözaltına alınan SDP’lilerin de Devrimci Karargâh ile ilişkisi olduğunu düşünmüyorum doğrusu.

-Neden? Tanıyor musunuz o kişileri?
-Bir iki tanesini tanıyorum. Biri benim elimde yetişmiştir. Birçok şeyi yapabilir. Ama Devrimci Karargâhçı olacağını zannetmiyorum. Bu çok psikolojik bir şey. Bunu maddi temellerle anlatamam ben size.

-Mahir Sayın’ı tanır mısınız?
-Benim çok eski tanıdığımdır. Politik olarak çok az anlaşırım. O hayırcıdır, ben evetçiyim. O Stalin’i savunur, ben savunmam. Bu adam hakkındaki iddia şuradan başlıyor. Biri buna telefon ediyor Tekel işçileri direnişi sırasında. Biz bilmem ne kahvesinde, Devrimci Karargâhı kurduk. Hadi kalk, gel diyor. İşte bu Devrimci Karargâh herhangi bir laf. Orada örgüt kurduklarını anlatmıyor. Tekel işçileri ile dayanışmak için toplanmışlar. Hadi sen de gel iş yapalım diyorlar. Başka deliller de var mı bilmiyorum.

-Hala Stalin savunulabiliyor mu gerçekten?
-Tabii canım.

-Peki bir insan niye kendini bir cani ile özdeşleştirsin. Soykırım yapmış bir insan. Kaç milletin kanına girmiş biri.
-Bütün bunların ötesinde sosyalizmin adını kirleten Stalin’dir. Bugün sosyalizm deyince büyük çoğunluğun irkilmesinin nedeni onun yaptıklarıdır. Onun yaptıklarının artık üstü örtülemez bir şekilde foşur foşur ortalığa çıkmasıdır. Sosyalizmi batıran, itibarsızlaştıran onun yaptıklarıdır. Stalinistseniz onun yaptıklarını savunuyorsunuz. Tabii kimse size itibar etmiyor. Çok itibarsız bir yerde duruyorsunuz. Kimin oyunu alırsınız? İşte eskiden kalma çok küçük bir azınlığın oyunu.

-Mahir Sayın, “Bu operasyonun hedefi Hanefi Avcı ve sosyalistlerdir” diyor. Nasıl bir alaka var burada?
-Eğer böyle ise zaten bu çok vahim. Hanefi Avcı sosyalistlere ağır işkenceler yapmış birisi. İnsanların ölümüne neden olmuş, sonra gitmiş işkence yaptığı bir kısım insanla anlaşılmaz bir dostluk kurmaya çalışmış. Bir tanesi ile en azından bu dostluğu bir süre sürdürmüş birisi.

-Necdet Kılıç’la.
-Evet. Bir sosyalistin Hanefi Avcı’ya herhangi bir sempati beslemesi mümkün değil.

– Necdet Kılıç’ı tanır mısınız?
-Tanımam. Ama duydum. İşte eski bir Kurtuluşçuymuş. Mersinliymiş.

-Eski bir Kurtuluşçu ise nasıl tanımıyorsunuz?
-Ben tanımam.

-Peki, bir polis şefi ile bir sosyalistin yan yana fotoğrafı size ne söylüyor?
-Bu fotoğraf benim açıklayamayacağım bir şey olduğunu söylüyor bana. Çok ağır yorumlar yapmak gerekir. Necdet denen o kişiyi o kadar ağır yorumların altına sokmak istemem. Ama ağır yorumlar yapmayı gerektirir. Hanefi Avcı’nın niye sosyalistlerle ilişki kurduğunu açıklayabiliyorum. Niye kurmasın? Polisler böyle şeyleri hep yapmışlardır. Yapmaya devam edebilirler. Şu anda da belki bazı polisler bunu yapıyorlar olabilir. Ya istihbarat almak için, ya kullanmak için ya da benzeri hedefler için bir solcu ile ilişki kurulur her zaman.

-Devletin geçmişte bazı sol grupları bizzat kendisinin kurdurduğu, yönettiği, kontrol altında tuttuğu bilinir. Dolayısıyla size o kadar da saçma gelmiyor yani bu bağlantı?
-Türkiye Komünist Partisi kurmuş bir devletten geliyoruz biz. Dolayısıyla işin solcular açısından kabul edilmemesi gereken yanı şudur: Hanefi Avcı ile sol arasındaki ilişkiyi aklayacak hiçbir şeyi kabul etmemek gerekir. Bu bizim arkadaşlarımızın katilidir çünkü. Öldürdüğü insanlar var. Yine Mersin’den üstelik.

-Sosyalistler açısından bunun anlamı nedir? Sen bile bile bir polisle, devletle işbirliği içindeysen.
-Ya çok naif olman lazım ya da çok sıkışmış olman lazım. Bile isteye kabul ettiysen daha önceden polissindir. Çünkü çok ağır bir dönemden geçtik. Aramızdan polis olan insanlar çıktı.

-Sonradan mı öğrendiniz?
-Sorgular sırasında. 12 Eylül’ün en ağır olduğu koşullarda öğrendik. Çünkü onlar görevlerinin gereği olarak çıktılar. Ve konuşmaya başladılar. Sorgulara girdiler, bilgi verdiler. Dedik ki bu kişi polis. Örneğin ilk idam edilen Necdet Adalı’yı yakalayan, onun işlemediği suçu işlemiş gibi gösteren kişi bir polis. Bunu biliyoruz. Sorgulara giren, sorgularda konuşturan,

-Rolü neydi örgütte?
-Bizim örgütümüze son zamanlarda katıldı, Kurtuluş’a. Necdet ve bir başka arkadaşımızı alıp bir kahveye götürmüş ve ateş açmalarını istemiş. Ben Necdet’i bilmiyorum ama öbür arkadaşı çok iyi tanıyorum. Yapmadıklarını söylüyordu. Kendisi ateş açmış. İçeride insanların ölmesine neden oluyor.

-Necdet ne yapıyor o sırada?
-Bunlar ateş açmıyorlar. Duruyorlar. Vaziyeti kavrayamıyorlar. Niye biz bir kahveye ateş açıyoruz. İçeride bir sivil oturuyor. Yani ne oluyor, anlamıyorlar. Çünkü bu bizim eylem tarzımız değil. Biz tabii ki polisle çatıştık. Tabii ki Kurtuluşçular birçok faşisti, ülkücü öldürmüşlerdir. Ama böyle şeyler yapmadık. Yani gidip bir kahveye hedef gözetmeksizin ateş açmak, bizim tarzımız değil. Necdet ve diğer arkadaşlar çabuk kandırılabilecek kişiler değil. Ama gitmişler oraya. Öbürkü yapıyor. Gözaltına alınmalarını sağlıyor. Kendisi de gözaltına alınıyor. Sonra kendisi polislik görevine başlıyor. Necdet ve öbür arkadaş yargılanmaya başlıyorlar ve idam cezası yiyorlar. O polis yok oldu. Şimdi ne yapar, nerede bilmiyorum.

-“Hanefi Avcı Devrimci Karargâh’la ilişkisi varsa başka örgütlerle de vardır” gibi bir soru soruyor musunuz?
-Başka silahlı örgüt yok ki artık. Dev-sol’un silahlı örgüt olduğu söylenebilir. Ama eylemi yok. Bitti artık silahlı mücadele anlayışı, solda mağlup oldu.

-İdeolojik olarak da mı mağlup oldu?
-Hayır, ideolojik olarak mağlup olmadı.

-Devrimci Karargah yaptığı açıklamada sol örgütleri silahlı eylemlerden kopmakla eleştirmiş. Amaçlarının silahlı mücadeleye ağırlık vermek olduğunu iddia etmiş. Birileri böyle mi yapmasını istiyor acaba?
-Şart değil. Ben her şeyi komployla açıklamaya çalışamam. 70’li yıllardaki çatışmalar bizim yönlendirilmemizin ürünü değildir. Biz kendimizi bize göre ülkücü saldırıya karşı koruyorduk. Korumak elbette saldırıyı da içeriyordu. Bir çatışma sürdürüyorduk. Bunu sonunda darbe gelsin diye yapmıyorduk. Darbe gelse ona karşı da direnme duygusu içindeydik üstelik. Üstelik ordu ve polisle ülkücü hareket arasında bir fark da görmüyorduk.

-Ama Kemalizme yakındınız.
-Kemalizme daha yakındık, tabii.

-Dolayısıyla da dolaylı olarak darbeleri de destekliyordunuz.
-Ama 12 Eylül’ü desteklememiz mümkün değil. 12 Eylül doğrudan bize karşı oldu. Hani deniyor ya ülkücülerde öldürüldü, onlar da gözaltına alındı. Ama rakamlara bakın kaç tane solcu, kaç tane ülkücü gözaltına alınmış. İki yüz misli daha çoğuz. 12 Eylül esas olarak bizi vurdu, bizi geriletti, yok etti. Biz yüz binlerle ifade edilen bir kitlesellikten, yüzlerle ifade edilen hale düştük.

-Sizi 12 Eylül mü yok etti sadece?
-Bizi aynı zamanda 89’da Doğu Avrupa’nın çökmesi yok etti. 12 Eylül bizi çok zayıflattı. Ama toparlanabilirdik.

-Ama sonraki olaylarda 28 Şubat’ta olsun, 27 Nisan muhtırasında olsun..
-Ufak bir kısım ortada kalmaya çalıştı. Büyük kısmı asker tarafında kaldı. Bir tek biz bu tarafta kaldık.

-Bu kadar askerin darbesini belinde, ipini boğazında hissederken bu nasıl oluyor?
-Modernleşmeci olursanız, dolayısıyla batıcı olursanız plaja gidememe korkusu gibi komik bir şekilde ifade edilecek bir korku 28 Şubat’ta tutum almanıza yol açar.

-Tamam da, bu laiklerin korkusuydu. Plaja mı giderdi solcular eskiden, mayo mu giyerdi?
-(gülüyor) Gitmezdi. Ama modernleşmenin önünde bir engel diye görürseniz o günkü iktidarı, o gün Fazilet Partisi’ni bugün AKP’nin karşısında yer alırsınız.

-Solcuların modernleşme diye bir kaygısı mı vardı?
-Öyle tabii. Çünkü Kemalistler.

-Ama bir solcuyu hala kılık kıyafetinden tanıyabilirsiniz.
-Artık zor. 60’larda kıyafetimiz neydi? Dik yaka kazağımız olurdu. Kadife pantolonumuz olurdu. Biraz pis olurduk. Tabii Türkiye’nin koşulları da çok makul değildi ama biraz pis olurduk. Kısa saçlı olurduk. Uzun saçlı olmanın halk yığınları tarafından beğenilmez olduğunu düşünürdük. Kadın zaten çok azdı saflarımızda. Onlar da makyaj yapmazdı.
Bugün benim örgütüme gelirseniz çoğu kadındır. Yani erkekleşmeye çalışan kadınlar değillerdir. Erkeklerin kılık kıyafeti de üniforma olmaktan yavaş yavaş çıkmaya başladı.

-Siz reform değil devrimden yanasınız. Devrim silahsız olur mu?
-Devrim silahsız olur. 1917 yılındaki devrimler hem şubat ayında, hem ekim ayında devrim oldu. Hemen hemen hiç kimse ölmedi. Tek tük. Ama sonra, işçiler iktidara el koyduktan yaklaşık yedi sekiz yıl sonra çok kanlı bir iç savaş başladı. Çok insan öldü, doğru. Ama iktidara el koyma anında kimse ölmedi. Ben gerek olduğunu da düşünmüyorum. Büyük çoğunluğun çıkıp, mesela bu İstanbul’da Evet diyen yüzde 60 çıkıp her şeye el koymaya başlarsa kan akmaz. Çünkü askerlerde onlardan yana tavır alır. Polislerin bir kısmıda onlardan yana tavır alır. Çünkü onlarda yoksul insanlar. Silahlı mücadele ise başka bir şey. Silahlı mücadele bir küçük grubun, yirmi, otuz, elli, iki yüz, birkaç bin kişi olsun, eline silah alıp devleti devirebileceğini düşünmesi bu hayal bile değildir. Ben şöyle de düşünüyorum. PKK ile devlet arasındaki çatışmada PKK’nın silahlı mücadeleyi kazanması mümkün mü? Mümkün değil. Bir tarafta 700 bin kişilik bir ordu var. Öbür tarafta en maksimum 7 bin kişilik bir ordu var. Nasıl mümkün olsun bu. Ama 7 bin kişi bir gelişmeyi sağlayabildi. Ama o bambaşka bir şeydir. PKK Türkiye Cumhuriyeti devletini ele geçirip, Ankara’yı zapt etmek gibi bir hedefe sahip değil ki, böyle olsa mümkün değil. Zaten bugüne kadar gelemez. Arada imha olur giderdi.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Noam Chomsky: Türkiye’ de Batı’da göremeyeceğimiz kadar direniş kültürü var

Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen 7. Düşünce Özgürlüğü* Sempozyumuna katılmak üzere İstanbul’a gelen Amerikalı dilbilimci ve düşünür Noam Chomsky, "Türkiye'de ciddi insan...

Kapat