Albert Camus: Düşünmek; görmeyi yeniden öğrenmektir

Varlıkçı tutumu, felsefe intiharı diye adlandırmak istiyorum. Ama bu bir yargı içermiyor. Bir düşüncenin kendi kendini yadsımasını ve yadsımasına yol açan şeyde kendi kendini aşmaya yönelişini belirtmek için elverişli bir yol bu. Varlıkçılara bakılırsa, yadsıma Tanrı’larıdır. Bu Tanrı da ancak insan aklının yadsınmasıyla ayakta kalır. Ama intiharlar gibi, tanrılar da insandan insana değişir. Birçok sıçrama biçimleri vardır, aslolan sıçramaktır. Bu kurtarıcı yadsımalar, daha üzerinden atlanmamış engeli yadsıyan bu çelişkiler, akıl düzeyinden olduğu kadar dinsel bir esinden de doğabilirler (aykırılıktır bu uslamanın varmak istediği). Hep ölümsüze göz dikerler, yalnız burada yaparlar sıçramayı.

Bir kez daha söyleyelim, bu denemede izlenen uslama, bilgili yüzyılımızda en yaygın olan tinsel tutumu; her şeyin akla dayandığı ilkesiyle temellenen, dünyanın bir açıklamasını vermek amacını güden tutumu, bütünüyle bir yana bırakıyor. Açık olması gerektiği benimsendikten sonra, hakkında açık bir fikir vermek doğal bir şey. Hatta yerinde bir iş, ama burada sürdürdüğümüz uslamayla ilgisi yok. Öyle ya, bu uslamanın amacı, dünyanın anlamsızlığı felsefesinden yola çıkıp da sonunda ona bir anlam ve bir derinlik bulan düşüncenin tutumunu aydınlatmak. Bu tutumların en dokunaklısı dinsel özdendir; akla-aykırıyı işlemesiyle ünlüdür. Ama en aykırı, en düşündürücü olanı, başlangıçta yönetici ilkesi bulunmayan bir şey diye tasarladığı bir dünyaya bilgiççe akılsal dayanaklar veren tutumdur. Ne olursa olsun, özlem anlayışının bu yeni kazancı hakkında bir fikir verilmeden bizi ilgilendiren sonuçlara gelinemezdi.

Burada, Husserl ile olgucuların bir moda durumuna getirdikleri “amaçlama” konusunu incelemekle yetineceğim. Şöyle bir dokunmuştum buna. Husserl yöntemi, başlangıçta aklın alışılmış gidişini yadsır. Bir daha söyleyelim söylediğimizi. Düşünmek; birleştirmek, görünüşü büyük bir ilke çehresi altında bildik kılmak değildir. Düşünmek; görmeyi yeniden öğrenmektir, bilinci yönetmek, her görüntüyü ayrıcalıklı bir nokta durumuna getirmektir. Başka bir deyişle, olguculuk dünyayı açıklamaya yanaşmaz, yaşanmışın bir betimlemesi olmak ister yalnız. İlk kesinlemesinde, yani gerçek değil, yalnızca gerçekler bulunduğu konusunda uyumsuz düşünceyle birleşir. Akşam yelinden omzumun üstündeki şu ele varıncaya kadar, her nesnenin kendi gerçeği vardır. Bilinç aydınlatır onu, bunu da gösterdiği dikkatle sağlar. Bilinç bilgi konusuna biçim vermez, kesinlikle görür yalnız, dikkat eylemidir. Bergson’un bir benzetmesini kullanmak gerekirse, bir resim üzerine dikilen bir projeksiyon aracına benzer. Aradaki ayrım, bir senaryo bulunmaması, art arda gelen, tutarsız bir resimler dizisi olmasıdır. Bu sihirli lamba içinde bütün resimler ayrıcalıklıdır. Bilinç dikkatinin konularını deneyde askıda bırakır. Gerçekleştirdiği mucizeyle her şeyden ayırır onları. Bundan sonra bütün yargıların dışındadırlar. Bilince nitelik veren bu “amaçlama”dır. Ama sözcük hiçbir amaç fikri taşımaz; “yön” anlamında alınmıştır; ancak yersel bir değeri vardır.

İlk bakışta, bunda uyumsuz düşünceyle çelişen hiçbir şey yokmuş gibi görünüyor. Açıklamaya yanaşmadığını betimlemekle yetinen düşüncenin görünüşte kalan bu alçakgönüllülüğü, aykırı bir biçimde hem deneyin derin zenginleşmesine, hem de dağınıklığı içinde dünyanın yeniden doğuşuna yol açan, istenerek uyulan bu sıkı düzen, hep uyumsuz davranışlardır. Hiç değilse ilk bakışta. Çünkü düşünce yöntemleri, başka durumlarda olduğu gibi bu durumda da, biri tinbilimsel, öteki metafizik iki ayrı yüze bürünürler. Bunun için iki gerçek saklarlar. Amaçlılık yönelimi gerçeği açıklayacak yerde tüketecek bir tinbilimsel tutumu belirleyeceğini ileri sürdüğüne göre, gerçekten de hiçbir şey onu uyumsuz düşünceden ayırmaz. Aşkınlaştıramayacağı şeyin sayımını yapmak amacını güder. Düşüncenin her türlü birlik ilkesi yokluğunda, deneyin bütün görünüşlerini betimlemekte de sevinç bulabileceğini söyler yalnızca. O zaman bu görünüşlerden her biri için söz konusu olan gerçek, tinbilimsel düzeydedir. Gerçeğin sunabileceği “ilginçliğe” tanıklık eder yalnız. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından biridir bu. Ama bu gerçek kavramı genişletilmek, akla uygun biçimde kurulmak istenirse, böylece her bilgi konusunun “özü” bulunduğu ileri sürülürse, deneye derinliği geri verilmiş demektir. Uyumsuz bir düşünce için anlaşılmaz bir şey bu. Amaçlamacı tutumda sezilen de alçakgönüllülükten güvene, kesinliğe doğru bu sallanıştır. Olgucu düşüncenin bu balkıması ise uyumsuz uslamayı her şeyden daha iyi açıklayacaktır.

Çünkü Husserl amaçlamanın gün ışığına çıkardığı “zaman-dışı özler”den de söz eder, Platon’u dinler gibi olur insan. Her şey bir tek şeyle değil, her şey, her şeyle açıklanır. Ben bir ayrım görmüyorum arada. Hiç kuşkusuz, bilincin her betimleme sonunda “gerçekleştirdiği” bu fikirlerin ya da bu özlerin kusursuz örnekler olmaları istenmiyor daha. Ama algılamanın her verisinde doğrudan doğruya var oldukları söyleniyor. Her şeyi açıklayan tek bir fikir yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren, sonsuz sayıda öz var. Dünya kımıltısızlaşıyor, ama aydınlanıyor. Platon gerçekçiliği sezgisel oluyor, ama yine de gerçekçilik olarak kalıyor. Kierkegaard, Tanrı’sına dalıyordu, Parmenides düşünceyi Bir’in içine atıyordu. Ama burada düşünce soyut bir çoktanrıcılığa atılıyor. Dahası var; göz aldanmaları ve düşlemeler de bu “zaman dışı özler”den. Fikirlerin yeni dünyasında, Kentavros’un ulamı kentlinin daha alçakgönüllü ulamıyla el ele veriyor.

Uyumsuz insan için, dünyanın bütün yüzlerinin ayrıcalıklı olduklarını söyleyen bu bütünüyle tinsel kanıda, bir acılık ve bir gerçeklik vardı. Her şey ayrıcalıklıdır demek, her şey eşdeğerdedir demeye gelir. Ama bu gerçeğin metafizik yüzü onu öyle uzaklara götürür ki, belki de, ilkel bir tepki ile, Platon’a daha yakın bulur kendini. Gerçekten de her görüntünün aynı biçimde ayrıcalıklı bir öz gerektirdiği öğretilir ona. “Hiyerarşi”den uzak olan bu ülküsel dünyada, ordu yalnız generallerden oluşmuştur. Aşkınlık elenmişti kuşkusuz. Ama düşüncenin beklenmedik bir dönüşü dünyaya bir tür yarım içkinlik sokar yeniden, evrene derinliğini geri verir.

Yaratıcılarınca daha büyük bir özenle işlenmiş bir konuyu fazlasıyla uzaklara götürmüş olmaktan korkmam gerekir mi? Husserl’in görünüşte aykırı ama yukarda söylenenler benimsenince sağlam mantığım sezdiren şu kesinlemelerini yalnızca okumakla yetiniyorum: “Gerçek olan, mutlak biçimde, özünde gerçektir; gerçek birdir; kendisini kavrayan varlıklar, insanlar, devler, melekler ya da tanrılar ne olursa olsunlar, kendi kendinin tıpkısıdır”. Akıl yengiye eriyor, gümbürdüyor bu sesle, bunu yadsıyamam. Uyumsuz dünyada onun kesinlemesinin ne anlamı olabilir? Bir meleğin ya da bir Tanrı’nın algısının benim için anlamı yok. Tanrısal aklın benim aklımı onayladığı bu geometrik yer benim için her zaman anlaşılmaz kalacak bir şey. Burada da bir sıçrama buluyorum, bu sıçrama soyut içinde yapılıyor diye unutmamak istediğim şeyin unutuluşu olmaktan geri kalacak değil ya. Husserl daha ilerde: “Çekime bağlı bütün kitleler yok olsaydı, bununla çekim yasası yıkılmış olmayacaktı, yalnızca uygulamasız kalacaktı”, diye haykırdığı zaman, bir avuntu metafiziği karşısında bulunduğumu biliyorum. Düşüncenin açıklık yolundan ayrıldığı dönemeci bulmak istediğim zaman da, Husserl’in tinsel varlık konusundaki uslamasını okumam yetiyor: “Tinsel süreçlerin yasalarını tam olarak, açık açık seyredebilseydik, tıpkı kuramsal doğa bilimlerinin temel yasaları gibi ölümsüz ve değişmez görüneceklerdi bize, öyleyse, hiçbir tinsel süreç olmasa bile, bu yasalar geçerli olacaklardı”. Tinsel varlık olmasa bile yasaları olacakmış! Bu durumda, anlıyorum ki, Husserl tinbilimsel bir gerçeği akılsal bir kural yapmaya kalkıyor: İnsan aklının birleştirici gücünü yadsıdıktan sonra, bu dolambaçlı yoldan ölümsüz Akıl’a atlıyor.

Bu durumda Husserl’in “somut evren” yönelimi beni şaşırtmaz. Bütün özlerin kesin olmadıklarını, ama özdeksel olanları bulunduğunu, birincilerin mantık, İkincilerinse bilim konusu olduklarını söylemek, bir tanım sorunundan başka bir şey değil. Soyut, evrensel bir somutun kendi basma sağlam olmayan bir bölümünden başka bir şeyi belirtmez, deniliyor bana. Ama daha önce ortaya çıkardığımız sallanma bu terimlerin karışıklığını aydınlatmamı sağlıyor. Çünkü bu, dikkatimi yönelttiğim bu somut nesnenin, bu göğün, bu mantonun eteği üzerinde bu suyun yansımasının ilgimin dünyadan ayırdığı gerçeğin büyüleyici etkisini kendi başlarına sürdürdükleri anlamına da gelebilir. Ben de bunu yadsıyacak değilim. Ama, bu mantonun kendisinin evrensel olduğu, özel ve yeterli özü bulunduğu biçimler dünyasının malı olduğu anlamına da gelebilir. O zaman anlarım ki, yalnızca yürüyüş düzeni değiştirilmiştir. Bu dünyanın daha yüce bir dünyada yansıması yoktur artık, dünyanın görüntüler kitlesi içinde biçimler göğü belirir. Benim için hiçbir şeyi değiştirmez bu. Somut aşkı değil, insan koşulunun anlamı değil burada bulduğum, somutu bile genelleştirecek kadar dizginlerini koparmış bir akılcılık.

Düşünceyi alçalmış akıl ile yengin aklın birbirine karşıt yollarından kendi kendini yadsımaya götüren bu görünüşteki aykırılığa şaşmak boşuna. Husserl’in soyut Tanrısı’yla Kierkegaard’ın gözler kamaştıran Tanrı’sı arasındaki uzaklık o kadar da fazla değil. Akıl ile akla- aykırı aynı öğretiye götürüyor. Çünkü yolun pek önemi yok gerçekte, varma istemi her şeye yetiyor. Soyutçu filozofla dindar filozof aynı kargaşalıktan yola çıkıyor, aynı bunalımda birbirlerine destek oluyorlar. Ama aslolan açıklamak. Burada özlem, bilimden daha güçlü. Çağımızın düşüncesinin aynı zamanda hem bir dünyanın anlamsızlığı felsefesine en yatkın olanlardan, hem de sonuçlarında en parçalanmışlardan biri olması çok anlamlı. Gerçeğin sonuna kadar akılsallaştırılmasıyla sonuna kadar akla aykırılaştırılması arasında gidip gelmesi bir türlü bitmiyor, birinci durumda örnek mantıklara bölüyor onu, ikinci durumda Tanrılaştırıyor. Ama bu kopma, yalnızca görünüşte. Sorun uzlaşmak, her iki durumda da sıçrama buna yetiyor. Yanlış olarak akıl kavramının tek yönlü olduğu sanılıyor hep. Gerçekte, hırsında ne kadar güçlü olursa olsun, bu durum bu kavramın ötekilerden daha az oynak olmasını gerektirmez. Akıl tümüyle insansı bir yüz taşır, ama Tanrısal’a yönelmesini de bilir. Onu ölümsüzlük iklimiyle uzlaştırmasını ilk başaran Plotinos’tan bu yana, ilkelerin en tuhafını, en büyülüsünü, katılma ilkesini benimsemek üzere, ilkelerinin en değerlisine, yani çelişkiye sırt çevirmesini öğrendi. Düşüncenin bir aracıdır, düşüncenin kendisi değil. Bir insanın düşüncesi, her şeyden önce özlemidir.

Akıl, Plotinos’un hüznünü yatıştırmasını başardığı gibi, yeni bunalıma da ölümsüzün alışılmış dekorları içinde rahatlama olanakları sağlar. Uyumsuz düşünce bu kadar şanslı değildir. Ona göre dünya ne bu kadar akılsal, ne de bu kadar akla-aykırıdır. Akla uymaz bir şeydir ve yalnız budur. Husserl’de işin sonunda aklın hiçbir sınırı kalmaz. Uyumsuz, tam tersine, bunalımını yatıştırma gücünde olmadığına göre, sınırlarını kesin olarak belirtir. Öte yandan, Kierkegaard, onu yadsımak için bir tek sınırın yeteceğini söyler. Ama uyumsuz o kadar uzağa gitmez. Onun için bu sınırın amacı aklın hırslarıdır yalnız. Akla-aykırı kavramı, varlıkçılarca düşünüldüğü biçimiyle kendini yadsıyarak bulunan ve kurtulan akıldır. Uyumsuz, sınırlarını gören, açık görüşlü akıldır.

Uyumsuz insan, gerçek akılsal dayanaklarını işte bu çetin yolun sonunda tanır. Derin isteğiyle o zaman önüne sürüleni karşılaştırınca, birdenbire başka yana dönmek üzere olduğunu sezinler. Husserl’in evreninde dünya durulur, insanın yüreğine oturan bu içli-dışlılık isteği gereksiz kalır. Kierkegaard’m açınlama evreninde bu aydınlık isteği doyurulmak isteniyorsa, kendinden vazgeçmelidir. Günah bilmekte değildir pek (bu bakımdan herkes suçsuzdur), bilmek istemektedir. Bu da uyumsuz insanın hem suçluluğunu, hem de suçsuzluğunu oluşturan şey olarak duyabileceği tek günahtır. Böylece önüne sürülen, sonuçta, bütün eski çelişkiler birer tartışma oyunu olarak belirir. Ama o bunları böyle duymamıştır. Gerçekleri alıkoymak gerekir, bu da hiç doygunluk göstermemektir. O vaiz istemez.

Uslamam kendisini uyandıran açıklığa bağlı kalmak ister. Bu açıklık, “uyumsuz”dur. Arzulayan tinsel varlıkla umut kırıklığına uğratan dünya arasındaki kopuştur, birlik özlemimdir, bu dağınık evrenle onları birbirine bağlayan çelişkidir. Kierkegaard özlemimi yok ediyor, Husserl de bu evreni bir yerde topluyor. Benim beklediğim bu değildi. Bu parçalanmaları yaşamak ve düşünmek, benimsemek mi, yoksa yadsımak mı gerektiğini bilmek söz konusuydu. Apaçığı maskelemek, denklemin terimlerinden birini yadsıyarak uyumsuzu silmek söz konusu olamaz. Bununla yaşanabilir mi, yoksa mantık bundan dolayı ölmeyi mi buyurur, bunu bilmek gerekir. Felsefesel intihara ilgilenmiyorum, kısaca intihara ilgileniyorum.

Yalnız onu içindeki coşkunluklardan arıtmak, mantığını, dürüstlüğünü tanımak istiyorum. Uyumsuz düşünce için, bundan başka her durum, düşüncenin kendi aydınlattığı şeyden kaçmasını, kendi bulduğunu yine kendisinin yok etmesini gerektirir. Husserl “yaşamın şimdiden bilinen, elverişli bazı koşullan içinde yaşayıp düşünmenin kökleşmiş alışkanlığından” sıyrılma isteğine boyun eğdiğini söylüyor, ama son sıçraması ölümsüzü de, rahatlığım da geri getiriyor. Sıçrama, Kierkegaard’ın istediği gibi büyük bir tehlikeyi belirtmiyor. Tersine, sıçramadan önce gelen andadır tehlike. Bu baş döndürücü çizgide durmasını bilmek, işte dürüstlük budur, gerisi kaçamaktır. Güçsüzlüğün hiçbir zaman Kierkegaard’ınkiler kadar dokunaklı uyumlar esinlemediğini de biliyorum. Ama tarihin ilgisiz görünümlerinde güçsüzlüğün yeri varsa, güçsüzlük şimdi ne istediğini bildiğimiz uslamada bulamaz bu yeri.

Felsefece  İntihar
Albert Camus – Sisifos Söyleni

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nejat İşler: “Lan!” diyor, “Askerdesiniz, kuralları var buranın!..

Kapat