Akıl Sağlığı Sanayisinin Kitleselleştirdiği Sıkıntı Psikolojisi – John Zerzan

John ZerzanOtorite karşısında kayıtsızlık, kurumlara yönelik güvensizlik ve giderek yaygınlaşan bir nihilizm, tedavinin ne bireyi tatmin ettiği ne de sonuç olarak toplumsal düzeni güvence altına aldığı anlamına gelmektedir. Toynbee, gözden düşen bir kültürün, proletaryaya umut taşırken aslında sadece yönetici sınıfın ihtiyaçlarına hizmet eden yeni bir kilisenin yükselişini desteklediğini belirtmiştir. Muhtemelen kısa bir süre sonra, insanlar bu kilisenin psikoloji olduğunu anlamaya başlayacaklardır ki, hayatın nasıl olabileceği konusundaki “gerçekdışı beklentiler” karşısında terapi dünyasının ayağa kalkması da bundan kaynaklanıyor olsa gerek.

Saldırganlığın, kinin ve korkunun hep içimizde olacağı iddiası kurtuluşun önünde bir engeldir

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bürokratik ve tüketici bir sistemin düzenleyici ve hiyerarşik ihtiyaçlarını karşılamak üzere, modern denetim ve tespit araçlarına ulaşılmaya çalışılmaktadır. Özü gerçeğin en üstün biçimi olarak kabul eden psikolojik yaklaşımın bu avutucu ideolojisi, bu denetim ihtiyacına hizmet etmiştir ve varlığını önemli oranda Sigmund Freud’a borçludur.

Freud’a ve onun çatışan güdülerden ve özün keyfi bir şekilde id’e, egoya ve süper egoya bölünmesinden oluşan Wagnerci teorisine göre, bireyin tutkuları başlangıçtan itibaren sabit ve tehlikeliydi. Uygarlığın işi, bu tutkuları dizginleyip denetlemekti. Psikanilizin tüm görkemi, diyordu Freud, zorunlu baskı teorisi üzerinde yükselmektedir; ki böyle bir yaklaşım açıkça tahakkümü desteklemektedir. Bu yaklaşıma göre, insan kültürü yalnızca acı veren yöntemlerle yaratılmıştır, uygarlığın sürmesi için arzudan sürekli olarak feragat edilmesi kaçınılmazdır ve çalışmanın sürekliliği, bastırılan sevginin enerjisine dayanmaktadır; “insan doğasının doğal saldırganlığı” tüm bunları gerektirmektedir, zira böyle bir insan doğası ebedi ve evrensel bir olgudur.

Tüm bu baskıların yozlaştırıcı gücünü gayet iyi anlayan Freud, nevrozun tüm insanların ayırt edici niteliği olma noktasına gelebileceğini düşünmüştür. Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde faşimzden duyduğu korku giderek büyümesine rağmen, Freud yine de, mutluluktan feragat etmeyi gerekçelendirerek, faşizmin yükselişine katkıda bulunmuştur. “Birkaç yıl sonra, – cehaletin ve mutluluk korkusunun en iyi örneklerinden birini ortaya koyan – patolojik bir dahinin, ‘kahramanca özveri’ sloganıyla Avrupa’yı yıkımın eşiğine getirdiğini” gözlemleyen Reich, Freud ve Hitler’den derin bir acıyla söz etmiştir.

Suçun ve baskının kaçınılmaz kaynağı olan Oedipus kompleksiyle birlikte, Freud bir kez daha mükemmel bir Hobbesçu olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylesi bir evrensel koşul, (erkek için) çocukluk döneminde babadan korkma ve anneyi arzulama deneyimleri aracılığıyla, kişinin kendi kendisine dayattığı tabuların öğrenilmesine yarayan bir araçtır. Bu yaklaşım, mevcut kadınların tümüne sahip olan ve oğulları tarafından öldürülerek yok edilen güçlü bir babanın tahakkümü altındaki ilk kalabalıklar hakkında Freud’un uydurduğu gerici peri masalına dayanmaktadır. Böylesi bir antropolojik yaklaşım, kaleme alındığı zaman bile gülünçtü ve Freud’un en temel hatalarından birini, toplumu uygarlıkla eşitleme hatasını açık seçik gözler önüne sermektedir. Freud’un, suç ve utanç anlayışımızın asıl kökeni olarak ileri sürdüğü tuhaf ataerkillik şöyle dursun, uygarlık öncesi yaşamın tahakkümünden uzak ve eşitlik içinde olduğu konusunda artık inandırıcı kanıtlar vardır. Freud, Oedipal geçmişin kaçınılmazlığına ve kültürel nedenlerden dolayı, hem Oedipal kompleksin hem de bizzat suçun geçerliliğine inanmaya devam etti.

Freud ruhsal yaşamı, kişinin kendi içine kapanması, toplum tarafından etkilenmemesi olarak ele almıştır. Böylesi bir hareket noktası, çocukluğun, hatta bebekliğin, determinist bir yaklaşımla değerlendirilmesine neden olduğu gibi, “yoksullaşma korkusu, ilkel anal erotizmden kaynaklanmaktadır” türünden düşüncelere de yol açmıştır. Freud’un, Psychopathology of Everyday Life (Günlük Yaşamın Psikopatolojisi) adlı eserini ve bu eserin 1904 ile 1924 arasında yaptığı on baskıyı bir düşünün; her baskıya durmadan yeni “sürçme” örnekleri veya elde olmadan ifşa edici ibr şekilde kullanılan sözcükler ekleniyordu. O yıllarda, Avusturya ve civarında meydana gelen onca çalkantıya rağmen, bu burjuva öznelerin duyduğu devrim korkusuyla ya da grevler, başkaldırılar türünden günlük toplumsal korkularla ilgili olarak Freud’un “sürçtüğü” tek bir örneğe bile rastlayamıyoruz. Freud’un evrenselci, tarihdışı düşünceleri açısından önemsiz oldukları için, böylesi konularda yapılan aleni hataların kolayca göz ardı edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Dikkate değer bir diğer nokta da, Freud’un ölüm içgüdüsünü “keşfetmiş” olmasıdır. Freud, gittikçe derinleşen bir kötümserlikle, yaşama içgüdüsü olan Eros’u, hayatta kalmaya çalışan türlerin taşıdığı temel ve yok edilemez bir ölüm ve yıkım tutkusu olan Tanatos’un karşısına çıkarmıştır. Bunu basitçe, “Hayatın biricik amacı ölümdür” biçiminde ifade etmiştir.5 Bu keşfe, Birinci Dünya Savaşı’ndaki kitlesel kıyım ların, giderek mutsuz hale gelen bir evliliğin ve bir çene kanserinin başlangıcının eşlik ettiğini hatırlatmak zor olmasa da, bu çarpık metafiziğinin otoritenin haklı gösterilmesine sunduğu katkıdan şüphe edilemez. Ölüm içgüdüsünün kaçınılmazlığı – yani, saldırganlığın, kinin ve korkunun hep içimizde olacağı iddiası – kurtuluşun mümkün olduğu düşüncesi önünde bir engeldir. Sonraki on yıllarda ise, Melanie Klein’in ölüm içgüdüsünü temel alan çalışmaları, özellikle saldırganlığı sınırlamak üzere toplumsal baskılara yaptığı vurgudan dolayı, İngiliz yönetici çevreleri arasında sükse yaptı. Günümüzün başlıca neo-Freudcusu olan Lacan da, ıstırabı ve tahakkümü kaçınılmaz olarak değerlendiriyor gibi görünmektedir; Lacan özellikle ataerkilliğin doğal bir yasa olduğu hususunda ısrar ediyor.

Freud’un düüşüncelerini buyurgan reçetelerden ziyade birer tanımlama olarak kabul eden Marcuse, Norman O. Brown ve başkaları, Freud’u radikal bir doğrultuda yeniden teorize ederlerken, Freud’un karanlık düşüncelerini, tasavvur edilebilir herhangi bir toplumsal dünyadan ziyade, yabancılaşmamış bir yaşam için geçerli kabul eden yaklaşımın inandırıcılığı oldukça sınırlıdır. Hatta pek çok Freudcu feminist bile vardır; böylesi feministlerin, kadınların maruz kaldığı baskı karşısında psikanalitik dogmalardan medet umma çabası içine girmeleri çok daha uyduruk bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyor.

Aslında Freud, “dişilik ilkesini” doğaya daha yakın, daha az yüceltilmiş ve erkeklikle kıyaslandığında, baskıdan daha az etkilenmiş olarak tanımlamıştır. Fakat, tüm değerleri için geçerli olduğu üzere Freud, erkek entelektüelliğinin dişi duygusallığı karşısındaki zaferi için, uygarlığın ilerleyişine oldukça yoğun bir vurgu yapmıştır. Freud’u sahiplenmeye yönelik çabaların en üzüntü verici yanı ise, bu çabalarda herhangi bir uygarlık eleştirisinin olmayışıdır; Freud tüm çalışmalarında, uygarlığın en yüce değer olarak kabul edilmei ilkesini esas almıştır. Metodolojik bir anlayıştan yola çıkan Foucault ise, Freudcu yapıya yeni yönelimler kazandırmakla yetinenleri kastederek, herhangi bir sisteme yönelik arzunun “mevcut sistemdeki katılımımızı daha da uzatacağı” uyarısını yapmaktadır.

Freud’a yönelik bu kısa değerlendirmenin bütünlüğü ve derinliği hakkında herhangi bir iddiada bulunmuyorum, ancak, Freud’un bu inkârının6 ne kadar sakat olduğu, Freudculuğun, “objektif” bilime içkin olan değerlerin ötesinde herhangi bir anlam ifade edip etmediği şimdiye kadar anlaşılmış olmalıdır. Bu temel hataya, Freud’un neredeyse tüm felsefesinin keyfi doğası eklenebilir. Temel toplumsal gerçeklikten belirgin bir şekilde kopuk olmasının yanı sıra – buna pek çok örnek verilebilir, ama özellikle unutulmaz olanı, cinsel istismarın her şeyden önce bir fantezi olduğunu açıkladığı ayartma teorisidir – Freud’un vardığı herhangi bir sonuç, gayet inandırıcı bir şekilde çürütülebilir. Sonuç olarak, karşımıza, Frederick Crews tarafından özetlendiği üzere, “mekaniklik, şeyleşme ve keyfi bir evrenselcilikle zehirlenmiş bir doktrin” çıkmaktadır.
Tedavi konusuna gelince, onun kendi verilerini esas alarak söylemek gerekirse, Freud tek bir hastasını bile asla kalıcı bir şekilde iyileştirememiştir ve o tarihten günümüze dek psikanalizden herhangi bir sonuç elde edilememiştir. Ulusal Akıl Sağlığı Enstitüsü 1984 yılında, kırk milyonu aşkın Amerikalının akıl hastası olduğu tahmininde bulunurken, Regier, Byd ve benzeri kişiler tarafından yapılan bir çalışma,7 yetişkin nüfusun yüzde on beşinin “psikiyatrik bozukluğa” sahip olduğunu göstermiştir. Joel Kovel’in deyimiyle, giderek kötüleşen bu durumun apaçık boyutlarındna biri, “kalıcı bir kriz bataklığına saplanmış” ve inanılmayacak kadar çok bireyi duygusal olarak kötürümleştirdikten sonra, akıl sağlığı sanayisinden medet umar hale gelmiş modern ailedir.

Yabancılaşma tüm psikiyatrik koşulların özü ise, psikoloji yabancılaşanları inceleyen bir bilimdir, ancak bunun farkında değildir. Bireyin kendisini tanıyamaz hale geldiği total bir toplumun etkisi, Freud ve Psikolojik Toplum gibi ağır toplar tarafından, teşhis ve tedaviden bağımsız olarak görülmektedir. Böylece psikiyatri, insanı adeta kötürümleştiren acıyı ve hüsranı kendisine çalışma alanı olarak seçer, bu olguları birer hastalık olarak yeniden tanımlar ve bazı durumlarda bu semptomları dizginler. Tüm bunlar olup biterken, iğrenç bir dünya, sürekli bir kendiliğindenliği ve sevgiyi içeren her türlü yaşamı dışlayan yabancılaştırıcı teknolojik rasyonelliğini sürdürmeye devam eder: Böylece kişi, duygularının yok oluşu pahasına, kendisini bir üretim aracına dönüştürmek üzere tasarlanmış bir disiplinin boyunduruğu altına girmektedir.

Akıl hastalığı, her şeyden önce, farkında olmadan bu disiplin tasarımından kaçış ve pasif bir direniş biçimidir. R.D. Laing, şizofreniden, kişinin iç canlılığını korumak üzere bir tür ölü numarası yaptığı, ruhsal bir uyuşma olarak söz etmiştir. Tipik bir şizofren, kendisini işyerindeki rolünü üstlenmeye hazırlayan uzun bir sosyalleşme döneminin doruk noktası olan 20 yaş civarındadır. Ve böyle bir yazgıya “uygun” değildir. Torrey’in Schizophrenia and Civilisation (Şizofreni ve Uygarlık, 1980) adlı eserinde ikna edici bir şekilde gösterdiği gibi, şizofreninin endüstriyalizmle yakından ilgili olduğu kayda değer bir tarihsel olgudur.

Son yıllarda, Ssasz, Foucault, Goffman ve başkaları, “akıl hastalığı” değerlendirmelerine kaynaklık eden ideolojik önyargılara dikkat çekmişlerdir. Örneğin cinsel “bozukluk” vakalarına yönelik kültürel önyargılar “objektif” dil tarafından gizlenmektedir: 19. yüzyılda mastürbasyon bir hastalık olarak değerlendiriliyordu ve psikolojik kurumların eşcinselliği hastalık kategorisinden çıkarması ancak son yirmi yıl içinde mümkün olabildi.
Öte yandan, akıl hastalığının kökenlerini ve tedavisini çağrıştıran bir sınıfın varlığı uzunca bir süre önce anlaşıldı. Sadece, zenginler arasında “egzantrik” olarak adlandırılan durumların yoksullar arasında genellikle psikiyatrik bozukluk biçiminde tanımlanması – ve oldukça farklı bir şekilde yorumlanması – anlamında değil, Hollingshed ve Redlich’in Social Class and Mental Illness (Toplumsal Sınıf ve Akıl Hastalığı, 1958) adlı eserinden beri yapılan pek çok çalışma, yoksulların duygusal sakatlanmaya daha çok yatkın olduklarını göstermiştir. Ros Poster, deliliğin, gücü tasavvur ettiği için, hem kudretsizlik hem de sınırsız bir kudretlilik olduğunu gözlemlemiştir ki bu bize, yabancılaşmanın, güçsüzlüğün ve yoksulluğun etkisinden dolayı, kadınların erkeklere göre daha sık sinirsel çöküntüye uğradıklarını hatırlatıyor. Toplum, hepimizin maniple ve güvensizlik duygusuna kapılmasına yol açmaktadır: Kim böyle bir durumda “paranoyak” olmaktan ve bunalıma girmekten kurtulabilir? Kısacası, sözüm ona tarafsız ve akılcı olan sağlık modeli ile yüksek boyutlara varan ıstırap ve hastalık arasındaki uçurum giderek derinleşmekte ve bu sağlık modeli gözle görülür şekilde inandırıcılığını yitirmektedir.

Yayılmacı amaçlara sahip psikolojik tıbba son otuz yıldaki yükseliş trendini kazandıran şey, daha önceki toplumsal denetim biçimlerinin başarısızlığı olmuştur. Otoritenin tedavi modeli (ve bu modelin hizmetinde olan güya değerler-üstü profesyonel güç) devlet iktidarıyla fazlasıyla iç içe geçmiştir ve kişiselliği, geçmişe oranla çok daha yüksek boyutlarda istila etmiştir. Guattari’ye göre, “Psikanalitik kontrol hırsı sınır tanımamaktadır; eğer önünde herhangi bir engel olmazsa, hiçbir şey ondan kurtulamaz.”

Anormal davranışların ilaçla tedavi edilmesi konusunda ise, Sovyetler’deki muhaliflere yönelik psikiyatrik yaptırımları veya davranış modifikasyonu da dahil olmak üzere ABD cezaevlerindeki bellek kontrol teknikleri dizisini bile geride bırakan çok daha vahim şeyler oluyor. Cezalandırma artık tedaviyi içermekte ve tedavi de yeni bir cezalandırma biçimine dönüşmektedir; legal mekanizma, tıbbi, psikolojik ve pedagojik bir doğrultuda giderek büyüdükçe, tıp, psikoloji, eğitim, sosyal işler yepyeni kontrol ve disiplin boyutları kazanmaktadır. Ne var ki, korkuyu başlıca dayanak noktası olarak alan ve işlevsel olabilmek için yönetilenlerin işbirliğini her zamankinden fazla gerektiren yeni düzenlemeler, yurttaşlar arasındaki uyumu hiçbir şekilde garanti etmemektedir. Gerçekten de, bu yeni düzenlemelerin tümüyle başarısızlığa uğramasıyla birlikte, sınıflı toplum elindeki tüm taktikleri ve gerekçeleri yitirmekte ve yeni saldırılar yepyeni direniş mevzileri yaratmaktadır.

Günümüzde genellikle “toplumsal akıl sağlığı” olarak adlandırılan düzenlemenin kökeni, 1908′de kurulan Akıl Sağlığı Hareketi’ne dayandırılabilir. Çalışma saatlerini, aynı zamanda Bilimsel Yönetim olarak da adlandırılan ve işçinin üretim sürecine yepyeni bir boyut kazandıran Taylorcu tarzda düşürülmesi çerçevesinde, bu yeni psikolojik saldırının dayanak noktası, “bireysel huzursuzluğun önemli oranda ruhsal sağlığın bozulmasından kaynaklandığı” hükmüydü. Toplumsal psikiyatri, bu endüstriyel psikolojinin daha da ilerlemiş, ulusallaştırılmış biçimini temsil etmektedir ve toplumsal dönüşüme yönelik radikal akımları hedeflerinden saptırıp, yaşamı tekrar üretkenliğin egemen mantığının boyunduruu altına sokmak üzere geliştirilmiştir. 1920′lere gelindiğinde, Elton Mayo ve benzer kişilerin çalışmalarıyla, işçiler, eskiye oranla çok daha büyük ölçüde sosyal bilim uzmanlarının elinde bir nesneye dönüşmüşlerdi. Kolektif ve bireysel huzursuzluğu gidermek üzere, tüketimin bir yaşam biçimi olarak öne çıkarılmaya başlandığı dönem de bu olmuştur. Work and Madness (İş ve Delilik, 1983) adlı kitabın yazarı Diana Ralph’a göre, 1930′lu yılların sonlarına gelindiğinde, endüstriyel psikoloji “günümüzde toplumsal psikolojiyi tanımlayan başlıca buluşları çoktan geliştirmiştir.” Bunlara örnek olarak, kitlesel psikolojik testleri, akıl sağlığı ekiplerini, profesyonel olmayan yardımcı danışmanları, ayaküstü yapılan hasta ve aile terapisini ve iş yaşamına sunulan psikiyatrik danışmanlığı gösterebiliriz.

İkinci Dünya Savaşı esnasında “ruhsal açıdan uygun olmadıkları” gerekçesiyle bir milyonu aşkın kişinin silahlı kuvvetlere alınmaması ve stres kaynaklı hastalıklarda 50′li yıllardan itibaren gözlenen hızlı yükseliş, dikkatleri, modern endüstriyel yabancılaşmanın sakatlayıcı doğası üzernde yoğunlaştırdı. Bu hastalıklarla mücadele etmek üzere devlet finansmanı arayışına girildi ve 1963′e gelindiğinde Federal Toplumsal Akıl Sağlığı Merkezi adlı bir düzenlemeyle bu finans kaynağı sağlanmış oldu. Yoksulların yanı sıra işsizleri de uyuşturmak üzere görece yeni olan sakinleştirici ilaçlarla desteklenen bu yeni düzenleme, özellikle kentlerde, o güne kadar tedavinin erişemediği bir devlet müdahalesinin başlangıcı oldu. Bu yüzden, bazı siyah militanların, bu yeni akıl sağlığı hizmetini daha rafine bir polis müdahalesi ve gettolara yönelik bir gözetim sistemi olarak görmesi pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Böylece, kitlelere karşı her zaman tedirgin olan egemen düzenin kaygıları, her alanda olduğu gibi bu alanda da, bilimin sağlıklı, normal ve üretken olarak addettiği bir imajla giderilmiş oluyordu. Psikolojik Topluma hakim olan baskıcı normallik, ifadesini, otoritenin en iyi arkadaşı olan amansız bir özdenetimde bulur.

Bir zamanlar çekirdek aile, Norman O. Brown’un “sınırsız bir şekilde yayılan teknolojik ilerleme kâbusu” olarak nitelediği olgunun ruhsal dayanaklarını teşkil ediyordu. Bazılarının dışsal dünyaya yönelik bir kalkan olarak düşündüğü aile, hep bir emniyet kemeri olarak egemen ideolojinin hizmetinde olmasının yanı sıra, kadının içe kapanma psikolojisinin üretildiği, kadın üzerindeki toplumsal ve ekonomik sömürünün meşrulaştırıldığı ve cinselliğe getirilen yapay kısıtlamaların korunduğu bir yer olmuştur.
Bu arada, Donzelot ve benzeri kişilerin çalışmalarında da görüldüğü üzere, devletin, eğitilemeyen ve sosyalleştirilemeyen çocuklar konusundaki sıkıntısını, aile üzerine düşen gölgelerin bir diğer boyutudur. Tıbbi tedaviyle oluşturulan iyilik imajı sayesinde devlet güçlenirken, aile hızlı bir şekilde işlevini yitirmektedir. Rothbaum ve Weisz, Child Psychopathology and the Quest for Control (Çocuk Psikopatolojisi ve Kontrol Arayışı, 1989) adlı eserde ele aldıkları konunun hızla yaygınlaşmakta olduğunu tartışırlarken, Castel ve Lovell, daha önce yazdıkları The Psyciatric Society (Psikiyatrik Toplum, 1982) adlı kitapta “çocukluğun ilaç ve psikoloji tarafından tamamen sıkı bir disiplin altına alınacağı” günlerin yaklaşmakta olduğunu fark edebilmişlerdir. Bu eğilim bazı açılardan artık sadece bir tahmin olmaktan çıkmıştır; örneğin James R. Schiffman, “Psikiyatrik Hastanelere Kapatılan 13-19 Yaş Grubundaki Gençlerin Sayısı Dehşet Verici” başlıklı makalesinde,8 adeta bir paçavraya dönüştürlen ailenin bu yan ürününden söz etmektedir.
Terapi, mevcut psikolojik dinimizin kilit ritüellerinden biridir ve etkisi giderek büyümektedir. Ameikan Psikiyatri Kurumu’nun üye sayısı 1983′te 27.355 iken, 80′li yılların sonuna gelindiğinde bu sayı 36.223′e çıktı ve 1989′da en azından bir kısmı sağlık sigortası kapsamında olan 22 milyon kişi psikiyatristlere veya diğer terapistlere başvurdu. Psikoterapinin tahminen 500 türünü uygulayanlardan yalnızca küçük bir azınlığının psikiyatristler veya sağlık sigortası kapsamına girenler olduğu dikkate alındığında, bu rakamlar terapinin karanlık dünyasının yakınından bile geçmemektedir.

John Zerzan
Kitleselleşen Sıkıntı Psikolojisi [Gelecekteki İlkel]

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Toplumda Değerler Çözülmesi Konusunda Kendimle Konuşma – Afşar Timuçin

Toplumumuzda bir değerler bunalımı var mı yok mu tartışması sanırım gereksiz bir tartışma olur. Giderek artan bir değerler bunalımının bütün...

Kapat