Ahmet Ümit: Karanlığın kıyısındaki deha: Edgar Allan Poe

poeArkadaşlarımıza, bazen de kendimize sorduğumuz bir soru vardır: ‘En çok hangi yazarları seversin?’ Basit ama yerinde bir soru. Ben bu soruyu kendime sorduğumda aklıma gelen ilk beş isimden biri Edgar Allan Poe oluyor. Poe ile ilk karşılaşmam henüz lise yıllarında, edebiyat kitabımızdaki ‘Annabel Lee’ şiiriyle olmuştu. Ne yazık ki şiiri kimin Türkçeye çevirdiğini anımsamıyorum. Uyaklı şiire yatkın bir kültürden geldiğimiz için mi, yoksa o sıralar ilk aşkının yaşamakta olan bir yeni yetmenin abartılı duygularına karşılık verdiği için mi, bu şiiri çok sevmiştim. Liseden sonra Poe’nun adını pek sık duymadığımı itiraf etmeliyim.
İzlediğim korku filmlerinin jeneriklerinde büyük ustanın adı gözüme çarpsa da çok önemsememiş olmalıyım ki, ilk öykü kitabım yayınlanana kadar Poe ilgimi fazla çekmedi. Ancak ilk öykü kitabımla birlikte, polisiye -kara roman türüne eğilimim olduğunu fark edince bu tuhaf yazarın yapıtlarına ilgim artmaya başladı.

Bu ilginin başlarda çok yüzeysel olduğunu itiraf etmeliyim. Hatta ‘Morgue Sokağı Cinayeti’ni okuduğumda ilk kitabını yayımlatmayı başarmış genç bir yazarın, o dünyayı ben yarattım havalarıyla, öyküyü epeyce basit bulduğumu bile söylemeliyim. Yine de Poe’nun ‘Morgue Sokağı Cinayeti’nin girişindeki analitik çözümleme üzerine yazdığı metni defalarca okumaktan, kaleme aldığım yazılarda kullanmaktan geri durmadığım da bir gerçekti.

Poe’yu daha iyi tanımaya başlamam, ‘Usher Konağı’nın Çöküşü’, ‘Kızıl Ölümün Maskesi’ gibi ölümün mutlaklığını çarpıcı bir biçimde dile getirdiği gotik, korku öyküleriyle olmuştu. Ama onun hakkında ilk şaşkınlığa kapılışım ve hayran oluşum, Poe’nun yalnızca polisiye de değil, bilim kurgu türünde de bir öncü olduğunu fark edişimle başlar. Gerçekten de ‘Hans Pfaall’ın Duyulmadık Serüveni’ adlı öyküsünde Jules Verne’den yıllar önce aya yolculuğu anlatmıştır. Hem de sayfalar dolusu bilimsel açıklamalar yaparak.

Talih ona çok az güldü Poe’nun en önemli özelliklerinden biri de öykülerindeki konu çeşitliliğidir. ‘Morg Sokağı Cinayeti’nde inanılmaz gibi görünen bir cinayetler toplamını mantıksal çözümlemeye yaslanarak kurgulayan yazarımız en küçük bir büyüye, mistik olana şans tanımazken, ‘Morella’ adlı öyküsünde kahramanının ölen karısının ruhunun doğan kızında yaşadığını anlatmaktan çekinmez.
Onun öykülerini, özellikle de ‘Kuzgun’ adlı şiirini okuyunca, bu alkolik şair de, bu sık sık delirium tremens krizleri geçiren adam da, tuhaf, o güne kadar öteki yazarlar da olmayan bir ‘şey’in varlığını hissettim. Bu ‘şey’in ne olduğunu bilmiyordum ama hissediyordum. Yapıtlarını yeniden okudum ama kesin bir sonuca ulaşamadım. Belki aradığım ‘şey’ onun yaşamında gizliydi. Böylece ilk kez bir yazarın yaşam öyküsünü merak etmeye başladım. Ne yalan söyleyeyim, Poe’ya kadar, yaşam öyküsünü okuduğum yazarların hemen hepsi, hakkında metinler kaleme aldığım yazarlardı. Sizin anlayacağınız, onların yaşam öykülerini zorunluluktan okumuştum. Ama Poe’yu iyi tanımam için daha fazla bilgiye gereksinmem vardı.

Bu yüzden yaşamını çıldırasıya merak ediyordum. Merakımı gidermekte pek zorlanmadım Edgar Allan Poe 1809’da Amerika’da Boston / Massachusetts’de yoksul bir ailenin ocuğu olarak dünyaya geldi. Babası David aslında zengin bir aileden geliyordu. Poe’nun dedesi bağımsızlık savaşına katılmış bir generaldi. Ama Poe’nun babası David, güzelliğiyle ünlü İngiliz aktristi Elizabeth Arnold’a aşık olup evden ayrıldı. Elizabeth’le evlendi, karısı gibi oyunculuk yapmaya başladı. Bu yoksul bir yaşam sürmek anlamına geliyordu ama aşktan başı dönen David buna baştan razı olmuştu. Genç çiftin dünyaya gelen üç çocuğundan biriydi Poe. Zaten yoksul olan aile üç çocuğa bakmakta iyice zorlanıyordu. Yaşam böyle sürse iyiydi ama talihsizlik peşlerini bırakmıyordu. Ne yazık ki önce anne Elizabeth, ardından David ölecekti. Böylece üç kardeş bir anda kimsesiz kalıvermişti. Üç kardeşten en şanslı olan Poe’ydu. Onu varlıklı Allan ailesi evlat edindi. Yaşamı boyunca talihin ona ender güldüğü anlardan biriydi bu.
Allan ailesi özellikle de anne Frances onu çok seviyordu.

Yeni ailesiyle birlikte İngiltere, İskoçya ve İrlanda’yı gezdi, özel okullarda öğrenim görme olanağı buldu. 1826 yılında Virginia Üniversitesi’ne kayıt oldu. Başarılı bir öğrenciydi ama aynı zaman da sıradışı biriydi. Eğitim sisteminin yasakladığı davranışlara yönelmek de gecikmedi. Zekası kadar içki, kumar gibi alışkanlıkları ve dik başlılığıyla da dikkat çekmeye başladı. Sonunda üniversiteden ayrılıp ailesinin isteği üzerine West Point Amerikan Askeri Akademisi’ne girdi. Kötü alışkanlıkları, aldığı cezalar, okuldan çıkarılmak istenmesi baba John Allan’la Poe’nun arasında gerginlik yaratıyordu. Ama onu gerçek bir anne gibi seven Frances Allan sayesinde bu tartışmalar fazla büyümeden yatıştırılıyordu. Ancak Frances Allan 1829’da yaşama gözlerini yumdu. Ve John Allan hiç zaman yitirmeden genç bir kadınla evlendi. Bu evlilik babayla oğul arasındaki gerginliği daha da artırdı. John Allan, Poe’nun uslanmasını istiyor, genç şairimiz ise kendi başına buyruk yaşamını sürdürüyordu. Aile içinde yaşanan sert bir tartışmadan sonra Poe bir daha dönmemek üzere evi terk etti. Artık sokaklardaydı. Çeşitli işlere girdi çıktı. Bu arada içmeyi sürdürdü. Yoksuldu, ayyaştı, deyim yerindeyse sürünüyordu ama o hep başı dik dolaşıyordu. Ötekiler farkında olmasa da o kendi yeteneğinin bilincindeydi. Bu yüzden bir çıkış yolu bulamayacağının da farkındaydı.

‘Şişedeki Mesaj’ adlı öyküsüyle ‘The Baltimore Saturday Visitor’ın açmış olduğu yarışmaya katıldı. Yarışmayı kazanınca yazın dünyası onu fark etti. ‘Southern Literary Massenger’da editör yardımcılığı işine girdi. Kısa bir süre sonra da on üç yaşındaki Virginia Clemm ile evlendi. Ancak iki yıl sonra ayyaşlık, başına buyrukluk gibi nedenlerle yöneticilerle anlaşamayarak dergiden ayrılmak zorunda kaldı. Yoksulluğu, dış dünyaya duyduğu öfkeyle birlikte artmayı sürdürdü.

1849 yılının 7 Ekim günü ölüme yenik düşünceye kadar da bu öfkeyi korudu.
Poe’nun yalnızca kırk yıl süren yaşam öyküsünü okuyunca Poe’nun yapıtlarındaki o tuhaf ‘şey’in ne olduğunu anladım dersem yalan olur. Ta ki ‘Wilson Wilson’ ve ‘Kara Kedi’ öykülerini okuyuncaya kadar. Bu iki öykü insanın içindeki kötülüğü, şiddeti, öldürme duygusunu anlatıyordu. İşte bu iki öyküyü okuduktan sonra Poe’nun yapıtlarında, öteki yazarlarda pek görmeye alışık olmadığımız o tuhaf ‘şey’in ne olduğunu kavradım: O, içimizdeki kötülüğü anlatıyordu.

İnsanoğlunun yüreğindeki karanlık bölgeye ışık tutuyor. O bölgede korkusuzca yürümeyi deniyordu. Poe’yu ölümsüz kılan, sapkınlıktan erdeme, bencillikten özveriye, korkaklıktan kahramanlığa, şefkatten vahşete kadar birçok güdü ve duyguyu içinde barındıran insan yüreğinin karanlık yüzünü anlatma çabasıydı. Ölümünün üzerinden 150 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen Poe’nun metinleri hâlâ yaşamayı, insanları etkilemeyi sürdürüyor. Ne mutlu ki, ülkemizde de Poe’yu duyulan ilgi birkaç yıldır iyice arttı. Yayınevlerimiz ardı ardına Poe çevirileri yapmaya, dergilerimiz özel Poe sayıları hazırlamaya başladılar. Son olarak da Poe’nun bütün öyküleri Dost Körpe’nin çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı.
İnsanoğlunun uyguladığı vahşetin, şiddetin evrensel bir çılgınlık noktasına geldiği bugünlerde Poe’yu okumanın tam sırası.
* * *

GÖKÇEN EZBER
1999’da, 150. ölüm yıldönümünde dünyanın her yanında çeşitli etkinliklerle anılan Edgar Allan Poe, sınırsız düş gücünün kaynaklarından çıkmış özgün öyküleriyle, yüz elli yılı aşkın bir zamandan beri yalnızca okurların kurmaca dünyalarını renklendirmekle
kalmamış, yapıtlarının çoğuna biçim veren kısa öykü türünün yerleşip gelişmesine de büyük katkı sağlamıştır. Poe’nun öykücülüğünü tanımlama girişimleri çoğu zaman, düş gücümüzün doğaötesine uzanan sınırlarını zorlamayı gerektirir. Poe’nun düş gücünü, imgelem zenginliğini, yaratıcılığını sunan ve hareketli kurmaca dünyalar kuran öykülerinin bir başka önemi de, kısa öykü türünü, bir daha hiç silinmemecesine yazın dünyasına yerleştirmesidir. Kadın, suç, ölüm ve sanat gibi, neredeyse saplantı derecesine varan konuları irdelediği öyküleri, Poe’nun birçok eleştirmen tarafından kısa öykünün öncüleri arasında anılmasına neden olmuştur. Başka bir deyişle, öykülerinde usanmadan ölüm temasını irdeleyen Poe, yazını ve kurmaca dünyaları ölümle yüzleştirerek, ‘kısa öykü’ adında yeni bir yazınsal tür doğurmuştur.

Peki Poe’nun öyküleri, yazınsal dünyanın neresine yerleştirilebilir? Amerikalı eleştirmen Arthur Ransome, Poe’nun yazınsal konumunu, yaratı dünyasını ve öykülerinin esin kaynağını, son derece renkli bir imgelemle betimliyor. ‘… Balzac’ın geniş ve çok renkli açık arazisi değil, fakat çevresi uzun ağaçlarla kapanmış ve sürekli karanlığın egemen olduğu küçük bir koruluktur. Burada dolaşan hayaletlerin yüzleri, acı ya da korku ile doludur.

Poe bu küçük koruluktan, kendisini ölümsüzleştiren tuhaf öyküler getirmiştir ve ruhu, sıradan dünyada dolaşmadığı zamanlarda, burada dinlenmektedir.’ Poe’nun ölüm konusunda haklı gerekçeleri vardı. Ünlü yazarın yaşam çizgisi, bir anlamda, ölümle çizilmişti. Küçük yaşta anne ve babasını, on sekiz yaşındayken üvey babasını ve sevgili genç eşini kaybetmişti.
Ölümü farklı ele aldı ‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adını taşıyan öyküsünde, tam ölmek üzereyken hipnoz altına alınan bir adamın yaşadıkları anlatılır. Bu öyküde Poe, askıya alınmış bir ölüm sürecini betimlemiştir. ‘Askıya alınmış bir ölüm süreci’ deyişi bile, Poe’nun bu öyküyü yazarken, düş gücünün sınırlarını ne denli zorladığını gözler önüne sermektedir. Ölüm, yaşamın vazgeçilmez bir boyutudur ve canlıların tutunmak için uğraştığı ‘yaşam’ adı verilen süreci vurgulayan, ön plana çıkartan ve ona vazgeçilmezlik katan da, ölümden başka bir şey değildir. Bu nedenle, bu doğal tema birçok yazar tarafından işlenmiştir ve işlenecektir. Peki Poe’nun ölümü ele alışı, öteki yazarlardan hangi açılardan farklıydı? Öteki yazarlara oranla, Poe’nun adının ölümle daha çok anılmasının nedeni, Poe’nun ölümü ele alış biçimindeki farklılık mıydı?

Yukarıdaki soruların yanıtı, büyük ölçüde, Poe’nun en çok kullandığı türün özelliklerinde, yani kısa öykünün tanımında yatmaktadır. Kısa öykü, kesin ve genel bir tanım kabul etmeyen bir tür. Belki tıpkı şiir gibi zor tanımlanması, onun yazınsal bir tür olarak sağlamlığını, kurmaca dünyaları ve duyguları yansıtma aracı olarak vazgeçilmezliğini kanıtlamaktadır. Bu türe ilişkin ortaya konulan farklı tanımlar ne olursa olsun, kısa öykü, çok sesliliği, kapsayıcılığı, az sözle çok şey söyleyebilmesi, görünürdeki yalınlığı altında barındırdığı engin kurmaca dünyaları ve dinamizmi ile, usta yazarların elinde gerçek birer yazınsal ziyafete dönüşebilmekteler. Poe da, ele aldığı az sayıda temayı işleyerek, onlarca farklı öykü yazmış ve her birinde, işlediği tema aynı olsa bile, farklı kurmaca dünyalar kurmayı başarmıştır.
‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküsünde Poe, ölüm teması çevresinde, insanın kanını donduran bir kurgu sunuyor. Bu öykünün geniş kitleler tarafından severek okunması ise, yalnızca ölüm temasının karşıtlamsal çekiciliğine bağlanamaz. Poe’nun yaşadığı dönemde, yazınsal dünya bir romantizme doğru sürükleniyordu. On dokuzuncu
yüzyılın ortaları, hızlı bir gelişimin yaşandığı renkli bir dönemdi.

İnsanların sabırsız bir gelişme güdüsü beslediği bu dönemde, Amerikan ulusu düşlerini gerçekleştirme umudu içindeydi. Yaşanan birçok gelişme sonucu, Amerika ayağa kalkmış ve kendi ayakları üzerinde durabildiğini herkese göstermişti. Britanya’nın üzerlerine saldığı Püritenlik’in katı ve her türlü yeniliklere kapalı dünyası, yerini gelişmeye, olasılıkların sınırsızlığına ve düş gücünün renkli bahçelerine bırakmıştı. Poe, işte böyle bir dönemde, toplumun içinden çıkan başarılı bir yazardı. Yazdıklarının ölümsüzleşmesinin sırrı, yazarın bakışını toplumun üzerinden hiç ayırmamasında gizlidir. Ünlü İngiliz eleştirmen H. E. Bates, Poe’nun başarısının ardında yatan toplumsal nedenleri açıklarken şunları söyler: ‘… 19. yüzyıl Poe için uygun bir zamandı.

Bilimsel buluşlar, spiritüalizme duyulan inanılmaz ilgi, eğitimin dokunuşuyla yıkılan eski batıl inançlar, melodramaya ve doğaüstü olaylara susamış bir toplum, kitap okuyanların sayısında hızlı bir artış ve bu insanların, loş ışık altında hayalet öyküleri okuma sevgisi, bilinmeyenin çekiciliğini içine alan toplumsal tutku… Sözünü ettiğimiz çağ, Poe virüsünün yayılması için çok uygundu.’

Toplumun nabzını tutabildi

1900’lü yılların ortaları, Amerika’nın kendi gerçeğini aradığı bir dönemdi ve bu gerçek yalnızca doğada değil, doğaüstünde de aranıyordu. Geniş halk kitleleri, bilinmeye, doğanın ötesi olarak tanımlanarak, insan düşüncesi tarafından işlenmeye kapatılmış doğaüstü olaylara karşı büyük bir ilgi ve merak beslemeye başlamıştı.

Tüm bu yargılara günümüzde varmak çok kolaydır, fakat o dönemde, tüm bu sürecin içinde yaşayan, çevresinde olup bitenlere tanıklık eden birinin, yaşadığı dönemi böylesi bir yalınlıkla betimleyebilmesi, kendisinin, içinde yaşadığı toplumun, kendi toplumunun dünya üzerindeki konumunun ve işlevinin ayırdında olması, sık rastlanılan bir durum değildir. Poe, işte tam da bu nitelikleriyle, yani yaşadığı toplumun nabzını tutmayı başarmış olması sayesinde adını ölümsüzleştirebilmiştir. ‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküde işlenen ölüm teması, okurlara yalnızca ölümün soğuk yüzünü ortaya koymak adına gündeme getirilmemiştir. Poe, ölümü herkesin çok iyi tanıdığını bilmektedir. Poe’nun öyküsünü ve ölüm temasını ele alışını farklı kılan, Poe’nun tüm bu sıra dışı, doğaüstü ya da gotik unsurları, geniş kitlelerin dikkatini çekebilen popüler bir çerçeve içine yerleştirebilmesidir. Öykülerindeki insanların çoğu, genelde yazıldıkları dönemde yaşayan orta sınıfın insanlarıdır.

‘Bay Valdemar Vakasındaki Gerçekler’ adlı öyküde, ölüm anında hipnoz edilen yaşlı ve hasta adam ile onu hipnoz eden doktor, okurların gözlerinde canlandırmakta zorluk çekmeyecekleri tiplemelerdir. İşte bu gerçek yaşamın içindelik ve dışındalık, yani gerçek ve kurmaca okurlara aynı anda sunulduğunda, ortaya kısa öykü türünün tanımına da çok uyan bir dinamizm çıkmaktadır. Bu dinamizm, Poe’nun başka öykülerinde de görülmektedir.

Yazınsal yeniliklerin habercisi

‘Usher Evi’nin çöküşü’ adlı ünlü öyküsünde, Poe yine ölüm temasını işler. Ölüm temasını en başarışı biçimde bu öyküde işlediği bile söylenilebilir. ‘Usher Evi’nin çöküşü’nde Poe, okurlara ölümün farklı yüzlerini gösterir. Valdemar öyküsünün tersine, bu öyküye dinamizm katan, yine ölümün kendisidir. Kısa öykünün taşıması gerektiği düşünülen yazınsal dinamizm açısından,
‘Usher Evi’nin Çöküşü’ çok daha başarılı bir öyküdür. Öykünün karakterleri, gerçek yaşamdan görece daha uzaktır. öykünün geçtiği
yer de, ‘gotik’ nitelemesinin göndermelerine çok uygun olan, ıssız, görkemli ve ürkütücü bir malikanedir. öyküdeki üç karakterin hepsi, Roderick Usher, Lady Madeline ve adını bilmediğimiz anlatıcı, farkı biçimlerde ölümle yüzleşirler. öyküde göndermelerde bulunulan resimler, kitaplar ve başka yazınsal yapıtlar incelendiğinde, bunların da bir biçimde ölümle ya da doğaüstü unsurlarla ilgili olduğu görülür. Sanatın farklı dallarından alınmış bu anlatı düzenekleri, Poe’nun öyküsünde yaratmak istediği izlenimi güçlendirme işlevi görürler. Poe, bu yollarla, ulaşmak istediği dramatik etkiye ulaşır ve bunun da ötesinde, kendisinden yüz elli yıl sonrasının yazınsal yeniliklerinin habercisi ve öncüsü olur. Usher öyküsüne katıştırdığı farklı anlatı düzenekleri, farklı sanat dallarının imgelem dünyaları ve farklı yazın türlerinin kurmaca dünyaları, postmodernist yazının metinlerarası etkileşim boyutuna girmektedir.

Poe’nun öykülerinde ölüm temasının önemli bir yeri vardır. Yazarın düşsel, gotik dünyalarda geçen öykülerinde, bazen bir hayalet, bazen de bir dedektif öyküsünün tadını duyumsarız. Öte yandan Poe’nun öykülerinde hiç eksik olmayan başka bir unsur daha vardır: Kurmaca ve gerçekliğin başarılı içiçeliği. Poe bunu, gerçeklik izlenimi veren ince ayrıntılarla sağlamaktadır. Poe’nun öykülerindeki bu özellik, yine toplumsal kökenlerde aranabilir. Yaşadığı dönemdeki gerçeğe ve düşünselliğe duyulan eş zamanlı istek ve tutkunun mantıksallaştırılma çabası, yazarın öykülerini de popüler kılmıştır. insan yaşamı, tutku ve sağduyu arasında süren sonu gelmez bir savaşsa eğer, Poe, yazdığı kısa öykülerde bu savaşı hem bir konu hem de bir yapı malzemesi olarak kullanmakla, yalnızca kendi adını değil, yazınsal bir tür olarak kısa öykünün da yazınsal dizge içinde yerleşiklik kazanmasını sağlamıştır.

Edgar Allan Poe (19 Ocak 1809 – 7 Ekim 1849) ABD’li şair, kısa öykü yazarı, editör ve edebiyat eleştirmeni. Amerikan Romantik Akımı’nın öncülerinden biridir. ABD’nin ilk kısa hikâye yazarlarından olan Poe modern anlamda korku, gerilim ve polisiye türlerinin de öncüsüdür. Bugün birçok kimse tarafından ABD’nin ilk büyük yazarı kabul edilse de Poe hayattayken sık sık küçük düşürülmüş ve yanlış anlaşılmıştır

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Yılmaz Güney’in Baba filmini online izle

İş bulma kurumunun sağlık muayenesinde dişlerinin eksik çıkması nedeniyle Almanya’ya işçi olarak gidemeyip, ailesinin geçimi için başkasının cinayetini üzerine alan...

Kapat