1826’da Yeniçeriler ocağının kaldırılışından sonra Bektaşiler Tarikatı – İrene Melikoff

irene melikoff1826’da Yeniçeriler ocağının kaldırılışından sonra, onlarla sıkı ilişkileri dolayısıyla Bektaşiler Tarikatı kapatıldı ve malları satıldı. Bektaşi tekke’leri, Müslüman icmâ’a (orthodoxie, «sünnet ve cemaat» itikadı) aykırı düşmeyen tavır dolayısıyla yönetimin iyi gözle baktığı bir tarikat olan Nakşibendi’lere devredildi: Bu, Hacı Bektaş, Seyyid Baba, Mürsel Baba tekke’leri ile İstanbul bölgesinde ve hatta İstanbul’da Merdivenköy’de Şah Kulu Sultan rotte’sinin, Rumeli Hisarı’nda Şehitler tekke’sinin, yine Rumeli Hisarı’nda Nâfi Baba dergâhımın, Karaağaç semtinde aynı addaki dergâhın, Çamlıca tekkesinin ve Eyüp’te Karyağdı dergâhının ki en mühimleri bu saydıklarımdı, sonları oldu.

Halûk Y. Şehsuvaroğlu’nun, Cumhuriyet gazetesinin bir tarih eki’nde yayınlanan «Asırlar Boyunca İstanbul» adlı incelemesinde bir bölüm, Atatürk tarafından tarikatların kapatıldığı tarih olan 1925’den önceki İstanbul tekke’lere ayrılmıştır. Yukarıda sayılan bütün tekke’ler, bu incelemede Nakşi olarak geçmektedir. Yazar, dervişlerin tekke ve dergâhlarının kapatılışı öncesinde İstanbul ve çevresi içinde altmış dört Nakşibendi tekke saymaktadır. Bu altmış dört ad arasında, Bektaşi olduğu kesin, bir düzine kadar tekke vardır. Yukarıda verdiğimiz adlar da bunların içinde yer almaktadır: Merdivenköy’de Şah Kulu Sultana Rumeli Hisarı’nda Şehitler, aynı addaki semtte Karaağaç, Rumeli Hisarı’nda Nalband Mehmed Efendi, Çamlıca’da Tahir Baba… Ayrıca, Rumeli Hisarı’ndaki ünlü Nâfı Baba dergâhı sıralamada yer almamıştır. Açıkça Bektaşi adlar taşıyan bu tekkeler dizisine, Eyüp’te Baba Haydar tekkesi, «Halıcılar köşkünde» Feyzullah Efendi, «Balı Kapısı»da denen Silivri kapısında Balı Efendi, belki Aksaray’daki Kırkağaç ve biri Eyüp, öbürü Üsküdar’da iki kalenderhane, muhtemel olarak da daha birçokları eklenebilecektir.
1826’dan sonra Bektaşilerin tarikatı gizliliğe çekilmiş, fakat bu, 1925’e kadar yarı resmi işlevini sürdürmesini engellememişti.
Öyleyse 1826 tarihi tam olarak tarikatın sonunu belirtmemektedir: Tarikat, yeni bir evreye girecek ve geçmiştekinden daha az ehemmiyetli olmayan bir rol üstlenecektir. Denebilir ki, Bektaşi’ler için asıl gizlilik, 1925’den sonra başlamıştır.
1826 tarihi tarikatın bir yüzyıl sürecek yeni bir evresini göstermektedir.
Bununla birlikte bu evre, aynı zamanda okumuş seçkin sınıftan gelen kent merkezleri Bektaşileriyle, tarihi açıdan yanlış ve küçültücü bir anlam yüklenerek kullanılmakta olan «Alevi» sözcüğü yerine, Fuat Köprülü’nün daha doğru bir tanımlaması ile, «Köy Bektaşilerin arasındaki uçurumun giderek derinleştiği bir evre olarak da belirlenir. Gerçekte, bütün Bektaşiler gibi «Aleviler” de, tarikata adını vermiş bulunan Hacı Bektaş Veli’den himmet umarlar; inançları ve temel yargılan (dogme) birdir; fakat Aleviler ya da Köy Bektaşi’leri, yaban kalmışlardır: Bu iki zümre arasındaki temel farklılık, öncelikle sosyal bir farklılıktır.
Buna, Bektaşilerin Farmasonluğa yaklaşmaları başta olmak üzere, başka sebepler de eklenegelecektir.
Bektaşiler, her zaman serbest görüşlü ve kural dışı insanlar olarak tanınmışlardır. Dinler üstü ve dini otoriteye karşı (anticlencale) tavırları, çoğu kez Tanrısızlık (ateism) suçlaması ile karşılanmıştır.
Oysa onların tavrı, sultan Abdülmecid zamanı (1839-1861) yönetiminin yeni yönelimlerine uygun düşmektedir.
Nitekim 3 Kasım 1839’da Sadnazam Mustafa Reşid Paşa, devlet erkânına ve yabancı ülkelerin temsilcilerine Topkapı (Gülhane) Sarayı bahçesinde, Yurttaşlık ve insan Hakları Beyannâmesi’nin Türkiye tarafından tanınması demek olan ve hangi din ve ırktan olursa olsun, İmparatorluğun bütün öğelerinin eşitliğini benimseyen, Tanzimat Fermanı adı ile ünlü bir bildiri okudu ve bu fernan 1856 şubatında yeni baştan düzenledi.
Bu yeni çağ, on kez büyükelçilikle görevlendirilmiş ve sadrazamlığa getirilmiş bulunan Büyük Reşid Paşa’nın (1800-1858) eseridir.
Oysa Türkiye’de, Farmasonluk üzerine yazılmış Türkçe eserlere ve başta Ebuzziya Tevfik’in, Mecmûai Ebuzziyâ’da yayımlanan incelemesine bakılırsa masonluk, Osmanlı Devleti “ne, Paris’te görev alışlarından biri sırasında Farmason olan Reşid Paşa ile girmiş bulunuyordu. Prof. Bedi N. Şehsüvaroğlu, bu konuda daha sarih bilgi veriyor: Sadrazam Reşid Paşa, İngiltere elçisi Lord Stratford Canning’in mahrem bir dostu idi. Bu dostluk, onların İngiltere’de Farmasonluğa girişlerine kadar uzanmakta idi.
Bununla birlikte Farmasonluk, Türkiye’de Lale Devrinden beri, yani hemen hemen Avrupa’da ortaya çıkışından beri biliniyordu. Ancak localar, tümüyle yabancıların elindeydi.
Bedi N. Şehsüvroğlu’na göre İstanbul’da ilk loca, Damat İbrahim Paşa’nm vezirliğinde, Galata’da, bugünkü Perşembe Pazan mevkiinde kurulmuştu. Bu semtte o zamanlar, büyük çoğunlukla Fransızlar ve italyanlar oturmaktaydı. Türk Farmasonluğu üzerine yazılan bulunan başlıca yazarlann ifadeleri, ilk Türk Farmasonlann adlan üzerinde birleşmektedir: 1741’de Fransa’ya elçi gönderilen ve 1755’de vezirlik verilen Yirmisekiz Mehmed Çelebizâde Said Efendi; ilk Türk basımevini kurmuş bulunan, Macar asıllı ibrahim Müteferrika; Humbaracı Ahmed Paşa yahut Comte de Bonneval (16751742). Prof. Bedi N. Şehsüvaroğlu bu diziye, Tophane tüccarlarından birinin, Yusuf Çelebi’nin adını da ekliyor.
1748’de Türkiye’de yasaklanan Farmasonluk, III. Selim’in saltanat yıllarında (17871807) yeniden doğar ve gelişir. Daha sonra Kırım Savaşı sırasında Farmasonluğun ehemmiyeti artacaktır. Böylece İngiliz ve Fransız localar çoğalır, masonluk iki gücün siyasal üstünlüklerini denedikleri bir alan olur. Hemen ardından da, İtalyan, Alman, Yunan ve Ermeni localar ortaya çıkar.
Fransız Yüksek Konseyi’ne bağlı bulunan ve muteber ve kadim İskoç geleneğe göre faaliyet gösteren ilk Osmanlı loca 1861’de doğar. Osmanlı Yüksek Konsevi’nin ilk üstadı, Mısırlı Prens Said Halim Paşa olmalıdır. Bununla birlikte bazı kaynaklara göre de, belli bir yankı uyandırmış bulunan ilk Osmanlı loca, 1869’da doğmuş bulunan ve Doğu Birliği’ne bağlı olan Şûrâyı Âlii Osmâni (Osmanlı Yüksek Konseyi) idi. 0 Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, bu locada birinci derecede rol oynuyordu. Maşnkı A’zam (Grand Orient) belgelerini inceleyen Paul Dumonfa göre, «Grand Orient»a bağlı bulunan «Doğu Birliği» 1863’de kurulmuştu. Bu loca, her şeyden önce yalnız Fransız koloni üyelerini kabul edebilen «kapalı» bir loca olarak düşünülmüştü. Fakat 1865’den başlayarak, yirmi yedi yaşında genç bir avukat olan Louis Amiable’ın üstadlığı zamanında «atölye», Müslümanlara açıldı. Yeni üstad, Osmanlı cemiyetinin seçkinleri arasında, etkin bir üyeliğe çekme çalışmasına girişti. 1865’de Doğu Birliği’nde ancak üç Türk sayılıyordu. 1867’de on beş, 1868’de 41 ve 1869’da 53 olmak üzere toplam 143 «birader» oldular. Bu «atölye»nin en parlak üyeleri arasında Paul Dumont; locaya girdiğinde «Şûrâyı Devlet» reisliği görevinde bulunan üstadı a’zam (general) İbrahim Edhem Paşa (18181893) ile «Genç Osmanlılar» liberal hareketinin başlarından biri olan, Osmanlı devlet ricalinden ve Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa torunlarından Mustafa Fazıl Paşa’yı (18291875) anmaktadır.11 Bu localar, dini ve siyasi, Osmanlı aydın zümrenin büyük bir bölümünü toplamış bulunuyordu. Nazırlardan Keçecizâde Fuad Paşa (18151868), Midhat Paşa (18221884), Ahmed Vefik Paşa (18231891), Tunuslu Hayreddin Paşa (Ölm.1890) bunlar arasında anılabilir. Mevlevilerin şeyhi Ataullah Efendi de dini kişilikler arasında bulunanlardandı. Ayrıca, Berlin Türk sefiri Sadullah Paşa’dan (18381890) başka Şinasi (18241871), Namık Kemal (18401888) ve Ziya Paşa (18251880) gibi edip ve şairlerde vardı. Bu sonuncunun etkisi ile hocaları bulunduğu veliaht şehzade Murad geleceğin V. Murad’ı ve kardeşleri şehzade Nureddin ve Kameleddin de masonluğa girdiler!
Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1908) karşı tavrı Türk Farmasonluğunun gelişmesini bir süre için engelledi; fakat bu, onların canlılığını yok etmedi. Localar, «Jön Türkler»in 1908 zaferinden sonraki açılışlarına kadar gelişmelerini sessizce sürdürdüler. Mason locaların yardım ve desteğinden yararlanmış olan Jön Türkler, İstanbul’da Farmasonluğu yaygınlaştırdılar. Bu sıralarda, 1909’da, ayrı bir Türk cemiyetin, ilerde Talat Paşa’nın üstadı a’zam olacağı «Türkiye Maşnkı A’zam»ının kuruluşuna tanık olunur. Bu yeni Türk mason cemiyetinin (obâdience) sekreteri, aynı zamanda bir Bektaşi baba olan filozof Rıza Tevfik idi. 1916’da Maliye Nazın Cavid Bey, Üstâdı a’zamlığma geldi. «Türkiye Maşrıkı A’zam»ı üyeleri arasında Bahriye Nazın Cemal Paşa, şeyhülislâm Musa Kazım Efendi, Zaptiye Âmiri Bedri Bey ve sosyolog Ziya Gökalp da bulunmaktaydı!
Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra locaların gerilediği, sonra da Atatürk tarafından kapatıldığı görülüyor.
1826’dan beri gizliliğe çekilmiş bulunan Bektaşi’ler, kendileri ile aynı ideali (hürriyetçi, gelenek dışı ve dini otoriteye karşı olma; liberalisme, nonconfonnisme, anticlencaüsme) paylaştıkları Farmasonlarm yanında bir destek buldular.
Bektaşi gelenek, Farmasontannkinden kuvvetle etkilenecektir. Meydan’ın (toplantı yerinin) düzenlenişi, duruş ve yürüyüş tarzları ve daha birçok ayrıntı, şaşılacak ölçüde mason geleneği andırır. Zaten, Bektaşiler de bunu bilirler, fakat bu hususta Farmasonların kendilerinden esinlenmiş olduğunu ileri sürmeye kadar giderler.
Acaba Bektaşiler, Farmasonların arasına hangi dönemde sızmışlardır?
Richard Davey’ye dayanan E. Ramsaur’a göre Bektaşi’ler, Fransız Farmasonluğa, bir Voltaire hayranı ve Tanzimat döneminde yaygınlaşacak olan hür ve felsefi görüşlerle henüz gizli bir cemiyet durumundaki tarikate yeni bir şekil kazandıran Fazıl Bey sayesinde sızmış bulunmaktadırlar.
R. Davey, Şelflerin Farmasonluğa sızışlarını daha yakına, 1867’ye almakla birlikte; eğilim, bu tarihten epey önce, 1839’da, Tanzimat’ın ilanından sonra başlamış görünmektedir.
1867’den 1869’a kadar, Louis Amiable’ın üstadlığı zamanında, Prens Mustafa Fazıl Paşa’nın yardımı ile Doğu Birliği ‘nde, gittikçe genişleyen bir Müslüman girişe tanık oluyoruz. 1869’da, muhtemel olarak Louis Amiable’ın koruyuculuğu ile doğrudan «GrandOrient» (Maşrıkı A’zam)’a bağlı ve «Doğu Birliği» ile (Union o’Orient) bağlantısız bir Osmanlı locası, Şûrâyı Ali Osmâni doğar. R. Davey’nin sözünü ettiği Fazıl Bey, muhtemel olarak Prens Mustafa Fazıl idi. Mustafa Fazıl Paşa, Avrupa’da sürgün bulundukları sırada, yayınlarına büyük destek sağladığı Şinasi ve Namık Kemal’e çok bağlı idi. Namık Kemal ise Bektaşi idi. Farmasonlara bugün de yakınlık duyan Şelfler, ilk Osmanlı loca kurulduğunda ve Louis Amiable’ın imparatorluğun Müslüman seçkinlerini kazanmak için giriştiği çalışmalar sırasında bu locaya sızmış olmalıdırlar.
Ramsaur’a göre hür ve aydın seçkin bir kesimden gelen Bektaşiler, XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu içinde, Francmasorilagm Avrupa inkılap hareketi içinde oynadıkları role benzer bir rol oynamışlardır.
Yeniden kurumlaşan tarikat, Jön Türklerin kuruluşuna da bir destek, bir barınak olacaklardır.
Bilindiği gibi 1865 yazında, Reşid Paşa tarafından kurulmuş bulunan Babıâli Terceme Odası’ndan altı genç, Boğaziçi sırtlarında bir gezinti sırasında, Avrupa’nın «hasta adam»ı Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü karşısında bir harekete girişmek ve Reşit Paşanın eserini bıraktığı yerden sürdürmek kararım almışlardı. Bu hareket, «Yeni Osmanlılar Cemiyetini oluşturacaktır. Bu gençler Carbonari’lerin mason kuruluşunu örnek almakta idiler. Aralarında, aynı zamanda Bektaşi ve Farmason olan şair Namık Kemal de bulunmaktaydı.
«Yeni Osmanlılar»ı «Jön-Türkler» izlediler. Ve yine «Carbonari»ler örneği üzerine 1889’da, daha sonra «Ittihad ve Terakki Komitesi» adım alan «Osmanlı Hürriyetperver Cemiyeti» kuruldu.
Anadolu’ya sürülen «Jön-Türkler», orada başta Bektaşi’ler, sonra Mevlevi ve Melâmiler olmak üzere aydın tarikatlardan destek buldular.
İttihad ve Terakki Cemiyeti, bu kendine yakın ve aydın tarikatlardan ve öncelikle de Farmasonlarla ortak bağlan bulunan Bektaşi’lerden yararlandı.
Aynı zamanda Bektaşi, Farmason ve Jön-Türk olan pek çok ünlü insan vardır. Öncü bir kişilik görünüşü ile Namık Kemal’i az önce andık. Ona, Abdülhak Hamid de eklenebilir.
Sonraki kuşaktan da, bir Bektaşi baba olan Rıza Tevfık, Ittihad ve Terakki Komitesi üyesi şeyhülislâm Musa Kazım Efendi, aynı şekilde Talat Paşa ve daha birçokları anılabilir?
Eğer Bektaşiler, 1826’dan sonra etkilerini sürdürebildilerse, bunu büyük ölçüde yönetimin üst düzeyde desteğine borçludurlar. Sultanların yakın çevresinden birçok prenses valide ve hemşire sultan Bektaşi idiler. Bizzat sultan Abdülaziz (18611876), Bektaşi geleneğe göre ileri sürüldüğü gibi tarikata girmiş bulunmasa bile, en azından bir muhibbi idi.
Yakınlarda ‘ yayımlanan mükemmel kitabında, araştırmasını arşiv belgelerine dayamış bulunan Mme Suraiya Faroqhi, tarikatin yarı resmi olarak 1925’e kadar geldiğini göstermekte; ancak belgelerin yetersizliği dolayısıyla 1826 sonrasını incelemenin çok güç olduğunu ifade etmektedir.
Oysa belge vardır, fakat onlara ulaşmak güç olmaktadır; çünkü gayri resmi belgelerin kişilerce saklanması söz konusudur. Bunlar da çoğu icazetname’ler, postnişin’liğe, yani dergâhın şeyhliğine atanma berattandır.
Sayın Rahmi Koç’a ait böyle bir belgenin, bana Sayın büyükelçi Fuat Bayramoğlu tarafından verilmiş bir fotokopisi elimde olunmaktadır. Bu belge, 1287 ağustos (1870) tarihlidir ve Hacı Bektaşı Veli dergâh’ı seccadenişin’i tarikatin şeyhi Seyyid Şeyh Feyzullah tarafından, Hacı Bektaşı Veli’nin tarikatına bağlı Derviş Hasib Baba’nın Karaağaç dergâh’ı postnişin’ine liyakatini belgelemektedir.
Farsça ifadelerin bulunduğu Türkçe en mühim ibarelerle birlikte; belge Arapça kaleme alınmıştır. En üstte, Hacı Bektaşı Veli’nin mührü olan, «Hazreti Sultan Hacı Bektaşı Veli, kaddesaliah» yazılı tuğra yer almaktadır. Solda tuğra kıvrımının üstünde, Bektaşi Dede Baba’ların giydiği, Oniki İmam’a işaret olmak üzere on iki dilimli, ilâhi Vahdet’i gösteren bir düğme üzerine konmuş Hüseyni tâc vardır. Tâc’ın üzerinde «Yâ Hasan, yâ Hüseyn» adları okunmaktadır. Tâc’ın altına doğru ise on iki yüzeyli ve her Bektaşi’nin göğsünde taşıdığı, Hacı Bektaş taşı da’denen teslim taşı (Tanrı’ya bağlanış taşı) asılıdır. Tuğra’nın sağında da «Meded yâ Âli» yazılıdır. Kur’an âyetlerinden sonra, «düşkünlerin ve yoksulların sığınağı; sâliklerin Kutbu, kâmillerin Ulusu, Sultan Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinin, Tanrı onu kutsasın, yüce tarikatına bağlı» İstanbul Karaağaç dergâh’ı postnişi«’ligine liyakatte Hasib Baba Halife’nin atanması gelmektedir. Sonra, Hasib Baba’ya verilen ayrıcalıklar sıralanıyor:
«Biz kendisine, seccade üzerine oturma, şer’i ibadetleri yaptırma, zekât kabul etme, mümkün olduğunda hac yaptırma, Ramazan orucunu gözleme, giren ve çıkana damga vurma, zikr merasimi sonunda ahd ve tövbe kıldırma, fakir’lere, düşkünlere (yani dervişlere) müslimin ve halayık zümrelere yardımı teşvik etme, mikraz kullanma ve tâlib’in saçını kesme, hırka giydirme mutlak yetkisini veriyoruz.»
Atama, büyük atası Hacı Bektaş adına, Halife Seyyid Şeyh Feyzullah Efendi tarafından yapılmıştır. Bu belgeyle, yayınının ilgi çekici olduğunu umduğumuz, Hacı Bektaş Dede Babalarının bütün nesebi geriye doğru sıralanmış olarak elimizde bulunmaktadır.

İrene Melikoff
Uyur İdik Uyardılar

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Emrah Serbes: “Haberler doğru olsaydı onları güzel kadınlara sundurmak zorunda kalmazlardı”

Zamanın memleketi İnsan bir yerde doğdu mu oralı olmuyor, o zamanlı oluyor daha çok. Memleketi o zaman oluyor. Doğduğumuz büyüdüğümüz...

Kapat