Friedrich Nietzsche’nin yanılgısı neydi? – Fatih Yaşlı

Bu soruyu yanıtlamak aynı zamanda hayatın Nietzscheci olumlanmasının yetersizliğini ve bu olumlamadaki hatanın ne olduğunu göstermek anlamına gelecektir. Bu son kısımda bunu tartışmaya çalışacağım.

Nietzsche, moderniteye baktığında, insan türüne ve hayata yönelik saldırının geçmiş çağlarla karşılaştırılamayacak kadar güçlü olduğunu kesin bir şekilde görmüştür. Ancak, o bu saldırıyı, kendi tarih felsefesine uygun biçimde, Yahudilikle başlayıp Hıristiyanlıkla devam eden, anarşizm ve sosyalizm ile de modern zamanlarda doruk noktasına ulaşan köle ahlakı ile irtibatlandırarak anlamlandırmaya çalışmıştır. Hayata ve türe asıl saldıranın “kapitalist güç istemi” olduğunu, kimi zaman makine ve çalışmanın niteliğiyle ilgili söylediklerinde görülebileceği üzere sezmişse de, onun için gerçek tehlike sürünün güç istemi ve köle ahlakının eşitlik talebi olmuştur.
Nietzsche’nin tehlikeyi bu şekilde algılayışı ve merhamet, acıma, diğerkâmlık gibi kimi “erdemler”i moderniteye mal edişi, açıkça eksik bir bakıştır. Çünkü söz konusu dönem esas olarak bu erdemlerin egemen oluşu değil, “Homo economicus”un, bireyciliğin, hesapçılığın ve “araçsal aklın” bütün toplumsal yaşamın esas belirleyicisi haline gelişi olarak görülmelidir. Üstelik tarihe, Nietzsche’nin tedricen köle ahlakının egemenliğini kuruşu şeklindeki kavramsallaştırılmasından hareket ederek bakıldığında, Batı sömürgeciliği ve Batılı olmayan halklara yönelik her türlü zulüm ve katliam anlaşılmaz hale gelir. Üstelik bu sömürgecilikle Nietzsche’nin bir merhamet dini olarak gördüğü Hıristiyanlık arasında yüzyıllar boyunca işlevsel bir bağ olmuştur. Modern dönemdeki “zamanın ruhu” ise, “başkaldıran köle” figüründen daha çok, “kapitalist girişimci”de gerçek ifadesini bulmaktadır. Nietzsche’nin aristokratik bakışının bunu görmeyi engellemesi, onu, modern zamanlarda asıl hayata saldırının ve insanı bir tür varlığı olmaktan çıkarma girişiminin kökeninde kapitalist üretim ilişkilerinin değil, eşitlik isteminin bulunduğunu düşünmeye sevk etmiştir.
Oysa onun tiksintiyle baktığı “sürü”, kendisine ve hayata saldırıyı sınıfsal içgüdülerinin olanca keskinliğiyle anlamış ve başkaldırmıştır. Onun dekadans olmakla itham ettiği sınıf hareketi, 18 saatlik işgününe, kadın ve çocukların modern köleliğine, makinenin saldırısına, hayatın topyekûn bir şekilde kâr hizmetine sunularak değersizleştirilmesine ve böylelikle inkâr edilmesine karşı bir başkaldırı girişiminden başka bir şey değildir. Nietzsche, işçi sınıfının “güç istemini”, hayatının kontrolünü dışsal güçlerden almak için harekete geçişini, hayatı ve tür varlığı olarak kendini savunuşunu görememiştir. Oysa, işçi sınıfının başkaldırısı, modern zamanlarda hayatın olumlanması anlamına gelecek tek eylem biçimidir. Nietzsche’nin “pislikte eşitlenme” olarak gördüğü devrim, Guy Debord’u hatırlayarak söyleyecek olursak, hayatın inkârının inkâr edilmesinden başka bir şey değildir aslında.
Buradan, Nietzsche’nin yakın geçmişe ait bir okuma biçiminden kaynaklanan bir yanılgıya geçebiliriz. Özellikle, Deleuze’ün Nietzsche okumasındani etkilenen ve günümüzde de Antonio Negri ve otonomist Marksist çevrelerde sürdürülen Nietzsche algılaması, Nietzsche’nin felsefesini, radikal felsefeye ve insanın özgürleşmesi projesine dahil etmiş durumdadır. Nietzsche’nin bu soldan temellükünde, Nietzscheci felsefe, hayatı olumlayan bir perspektife sahip, farklı olana ve her türlü çoğulluğa karşı hoşgörülü, bir güç etiğini dillendiren, nihilizmi reddeden ve yaratıcı bir oluş felsefesi olarak görülür. Oysa burada kesin bir şekilde gözardı edilen bir şey vardır: Tüm bu sayılanların Nietzsche’nin felsefesinin bütünlüğü içerisinde taşıdığı anlam. Sahiden de, yukarda sıralananların hepsinin, anti-kapitalist bir teorinin içersinde tartışmasız olarak yer alması gerekir. Ancak, hayatın Nietzscheci olumlanması, onun aristokrasizminden ayrılamaz. Burada hayat olumlanmaktadır, doğru ama olumlanan hayatın kimin hayatı olduğu sorusu meşru bir soru olarak ortadadır. Hayatı olumlayabilmek için her şeyden önce köle ahlakının taşıyıcısı olmamak, yani sürüden olmamak gerekir. Hayatı olumlayabilenler, ancak diğerlerinin onlar için varolabilmesi halinde bunu gerçekleştirebilecek olan efendilerdir ve Nietzsche’de efendi ve köle sınıf-bağımsız, soyut kategoriler değillerdir. Yani efendi ahlakının taşıyıcısı olmak için, efendiler gibi düşünmek yetmez, sahiden de efendi olmak, yani egemen sınıftan olmak gerekir. Aynı şekilde hayatı olumlayan bir güç istencine sahip olabilmek için de sürüden olmamak gerekir. Sürü, Nietzsche’de basitçe yerleşik değer yargılarını benimseyenler olarak kavramsallaştırılmaz, onlar sözcüğün kesin anlamıyla tabi sınıflardır. Bu tabi sınıflarda ise güç istenci, bir hınç duygusundan, hayata karşı duyulan bir öfkeden başka bir anlama gelmez.

Sorulması gereken bir başka soru ise olumlanan hayatın hangi hayat olduğudur. Hayatın olumlanabildiği bir toplumsal düzen nasıl olacaktır? İnsanlar nasıl üretecekler ve nasıl bölüşeceklerdir? Nietzsche’nin kapitalist bir toplumda bunun imkânsızlığını gördüğü açıktır. Ancak bu imkânsızlık, Nietzsche’nin düşüncesinde, kapitalizmde sömürü ve tahakkümün bulunuyor oluşundan kaynaklanmaz. Kapitalizm, birörnekleştiriciliğiyle ve egemenliğin biçimini değiştirişiyle hayatın olumlanmasını engellemektedir Nietzsche’ye göre. Oysa hayatın olumlanabildiği, yaratıcı bir çağ, ancak efendilerin kölelerle pazarlık etmeksizin egemenliklerini sürdürdükleri ve çalışmak zorunda olmadıkları bir kast sisteminin kurulmasıyla mümkün olabilecektir. Yani hayatı olumlayabilecek biricik toplum biçimi mevcuttur: Aristokratik toplum ve hayat yalnızca bu toplumda efendiler ya da soylular tarafından olumlanabilecektir. Buradan hareketle bir işçinin hayatı olumlayabilmesinden, nihilizmi reddedebilmesinden, hınçtan kaynaklanmayan bir güç istencine sahip olabilmesinden ve bir Dionysosçu gibi yaşayabilmesinden söz etmek imkânsız görünmektedir. Kuşkusuz bu imkânsızlık hali bütün ezilen sınıflar için geçerlidir. Onlar, ressentiment’ın taşıyıcısı olarak, hayatı olumlama yeteneğine sahip değildir. Onlar, “başından beri, başarısız olanlar, ezilmişler, parçalanmışlar- onlardır, en zayıf olanlar, insanlar arasındaki yaşamı baltalayan, yaşama, insana, kendimize ilişkin güvenimizi sorgulayıp, zehirleyenler”dir.

O halde, Nietzsche’nin dahil olduğu bir devrimci projeden bahsetmek ve Nietzsche’yi hayatın ezilenlerin perspektifinden olumlanışını benimseyen bir siyasete dahil etmek, salt felsefi düzlemde son derece yaratıcı ve ilginç bir anlam taşısa da, pratikte bizzat Nietzsche’ye söylemediği bir şeyi söyletmek ve yapmayı hiç istemeyeceği bir şeyi yaptırmak anlamına gelecektir. Bunun ise, en azından Nietzsche’ye ve onun yapıtına bir ihanet olarak görülmesi gerektiği açıktır.

Fatih Yaşlı
Nietzsche ve Marx

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir