Savaşlar, Sefalet, Salgın Hastalıklar… Yeryüzü: Cehennem – Enis Batur

enis baturJohn Berger’ın*, Bosch’un üçüzlüsüyle bir CNN haber bülteninde yer alan görüntülerin toplamı arasındaki koşutluğa dikkat çekmesi, çarpıcı bir alan açıyor önümüzde: Keşke, Zapatist önder Marcos’un açık mektubunu başka, tamamlayıcı bir metinde ele almış olsaydı da, sözkonusu benzetmeyi biraz daha açmayı, açımlamayı sürdürseydi — hayıflanmadan edemedim.
Brueghel’ın, Dürer’in, Bosch’un: Yarım yüzyılı aşkın bir sürenin içinde üç ustanın yapıtlarına toplanan Tufan, Mahşer, Cehennem tasarımlarının arkasında, Jurgis Baltrusaitis’in bir bakıma iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkardığı, birkaç araştırmada serimlediği bir çağın ikonografik felsefesi yatıyor.

Baltrusaitis, hem XIII. yüzyıldan başlayarak Ortaçağa yayılan ifrit imgelerini toplamış, hem de bu yayılmanın Gotik Avrupa sanatıyla sınırlı tutulamayacağını kanıtlamıştı: Arap dünyasında, Hindelinde, Uzak Doğu kültüründe de Daimon’un imgelemin derin tabakalarında çalıştığını onun araştırmalarından** öğrendik.

İlk bakışta, Berger’ın, anıştırmasını bir olgular ormanı oluşturan Brueghel’in “Cehennem”ine dayandırmak varken, bir simgeler ormanı oluşturan Bosch’unkini yeğlemesini yadırgadığımı itiraf etmek isterim. Bir adım sonrasında, Bosch’un resmindeki sayısız öğenin toplu okunuşundan aynı sonuca varılabileceği görüşüne gelip dayanmış olmalı, diye düşündüm: Bosch dilinin, dönemin kimi tarikatlarından beslenen kilitli olma özelliğinin yapıtları hâlâ bir sis altında değerlendirmemize yol açtığı doğrudur gerçi; ama, bir yandan da, Tol-nay’den Gombrich’e, onca uzman gözün bizim adımıza söktüğü gizlerden hareketle artık bu resimleri okuduğumuz gerçeği var. Onlara, bir de, Dante’nin “Commedia”sından başlayarak gerçekleştirilmiş sayısız “cehennem” okuması eklenecek olursa, önümüzde uçsuz bucaksız bir yorum okyanusu açılacağını hemen söyleyebiliriz.
Berger, “Zevkler Bahçesi”nin sağ levhasını oluşturan “Cehennem”e gönderme yapıyor metninde, Sağ ve sol levhalar gövde panosunun üzerine kapandığında, kepeklerin bitişmesiyle ortaya çıkan dış resimden yola çıkalım biz: Altı suyla kaplı bir cam küre geliyor karşımıza, suyun üzerindeki ‘canlı’lara bakıp bunun insan’ı önceleyen yerküre ya da evren olarak okuyabiliriz, kimi sanat tarihçilerinin savunduğu gibi “göz” olarak da ele alabiliriz. Kepenkler açıldığında, üçüzlü karşımıza çıktığında, soldan sağa ilerleyen bakış Cen-net’ten Cehennem’e geçiş sürecini bir çırpıda bütünleyebilir. Buna karşılık, ayrıntılı, derinlemesine yol olacak bir okuma, ayrımların bunca net, kesin olmadığını gösteriyor: Cennet levhasında cennet imgesiyle, imgenin bildik tanımları betimleri ile çelişen ögeler göze çarpıyor öyle bakıldığında; Cehennem levhasında da benzer bir durum sözkonusu. Gövde panosuna gelince, tamıtamına bir âraf betimlemesi karşısındayız, diyebilir miyiz — soru, karşılıksız, bekliyor.
Birden fazla yorumcu, Bosch’un egemen Cennet ve Cehennem imgelerinden koptuğunu, bu üçüzlüde, düpedüz yeryüzünü, içinde ya-şadığımız dünyayı betimlediğini, bir öte dünya tasarısından uzak durmayı seçtiğini ifade ediyor. Cennet ve Cehennem burada, içimizdedir demiş olabilir mi gerçekten de Bosch?
Cennet levhasının büsbütün cennetsi bir görünüm taşımaması, üç bölümde de, şüphesiz farklı yoğunluk ve dağılımlarla benzeş öğeler kullanılması bu değerlendirmeye kaçınılmaz biçimde ağırlık verilmesine yol açıyor. Düşsel, düşlemsel karakteristikleriyle Sanat Tarihi’nde kendisine benzersiz bir yer açmış bir ressam, farklı bir perspektiften Cambrai elyazmasına, “Commedia”ya, Brueghel’e ya da Bosch’a bakarken, son dönem tarihçilerinin, özellikle de Duby’nin ve Le Goff’un önümüze taşıdıkları panoramik kesitler ba-kışaçımızı besliyor: Ortaçağ diye oldukça kaba hatlarla kesip ayırdığımız dönem, yeryüzü yaşamı açısından düpedüz izbe diye nitelen direbileceğimiz bir genel görünümün yılgı verici parçalarını yığıyor önümüze. Savaşlar, sefalet, salgın hastalıklar, bâtıl bir kefesinde, karşımıza aldığımız zaman terazisinin. Öteki, karşı kefede Bâtın, Engizisyon, Haçlı seferleri diziliyor ardarda. Uzakta, uzağımızda ya Ortaçağ, onu kendi saatımızdan, içinde yüzdüğümüz çağdan ürkünç, akıldışı pervasız sanabiliyoruz. Sahiden başkaları mıdır Cehennem — ötekilere ait midir, yoksa burada, ona başka bir yer bulamadığımıza göre içimizde midir?
Bu kavşakta, Araf imgesine dönmek en doğrusu. Jacques le Goff, “Araf’ın Doğuşu” başlıklı yetkin incelemesinde, tek tek metinleri, görsel belgeleri elden geçirerek, Cennet imgesiyle Cehennem imgesinden oluşan çift-kutupluluğun arasında yeni bir imgelem bölgesinin, güçlü ve karmaşık bir köprünün oluştuğunu gösterir. Araf’ın somutlaştığı eğretileme, sarp arınma dağı, yedi temel günâhtan (geçerken, Bosch’un bu izleği kuşatan resimlerini de anımsatalım) kişinin soyunacağı, Cennet ya da Cehennem öncesi temizlenmeyi deneyebileceği bir sınav silsilesine yataklık eder. Araf’ın en güçlü betimini Dante’de, Divinia Com-media’da bulur Le Goff: Şairin, kendisini önceleyen neredeyse bütün konuyla ilgili verileri metninde eriterek kullandığını, bir ‘hülâsa’ ortaya koyduğunu ileri sürer.
Bir yanıyla, şüphesiz, ölüm-ertesine ait bir topografik özellik taşır Araf: Cennet ya da Cehennem öncesi, Yeryüzü ile Gökyüzü arası, ko-nuşlandırılmıştır. Bir başka yanıyla, düpedüz Yeryüzü’yle çakıştırılabi-leceği söylenemez mi? Hayat, doğum-öncesi ile ölüm-sonrası arasına sıkışmış bir Araf gerçekliği boyutuyla da ele alınıp işlenebilir: Burasıdır kısacası Âraf, Hayat’ı oluşturan tüm şimdi’lerden mürekkep kimliğiyle de algılanabilir.
İkinci yorum, Bosch’un iki yan bir orta panodan kurulu yapıtını, soldan sağa ve sağdan sola geçişli, akışkan, içiçe okumamızı kolaylaştırıyor. Kimbilir, bir adım ötesi belki de: Cennet, Cehennem, Âraf — herşey Yeryüzü’nden, burada ve şimdi ne varsa ondan ibarettir, diyebiliriz de, di-yemez miyiz?

Kendimi bildim bileli, İmgelem Kutusu’yla ilgilendim durdum. İnsan’ın imgelemi her bireyin imgeleminden fazla, geniş, derin bir alan, bir uzam, bir uzam-ötesi boyut olsa gerektir, diye düşünüyorum: Orada, bütün gö-rülebilenler, görümler (vision), içgörülerden ve uzgörü-lerden oluşan, gene de sınırsızlığı içinde sınırlı kalmış bir sığa sözkonusu sanıyorum. Fenomenolojinin, Ruhçözümün, Astrofiziğin ve çağımızda gelişmiş bilimsel, düşünsel, teknolojik bütün verilerin ışığında çeperi büyüyen algı mekanizmamız bizi o sınırsızlığın duvarlarına çarpıp geri dönmekten kurtaramazdı, kurtaramadı. Tam bu noktada, bir kere daha Cennet, Cehennem, Âraf imgelerine dönüp bakalım: Tasarım parametrelerimizin büsbütün değiştiğini, Ortaçağ tasavvurundan uzaklara doğru yol almış olduğumuzu savlamamız doğrusu güç.
Şurası gerçek oysa: İmge, önüne dikildiği her çetrefil imgelemli “seyirci”nin yorumu karşısında biçim değiştirmeye aday şey. Borges, “Dante’ninki bir görüm (vision) sayılamaz, çünkü hiçbir görüm bu kadar uzun sürmez” diyor. Ezra Pound, zıt kutupta: “Dante’nin görümü gerçektir — çünkü onu görmüştür”. İki sıradışı zekâ, aynı metin önünde sallanmamıza yol açacak sonuçlara varmışlar besbelli. Böyle durumlarda en doğrusu, üçüncü bir yorumcunun hakemliğine başvurmak: Jabes, delici bir okumasını gerçekleştiriyor “Commedia”nın: Birden sahne değişiyor ve Shoah yıllarını Dante’nin kaleminden görüyoruz — nedir ki Zaman dediğimiz, bir sanrı değil mi?
İnsan düşünmeden edemiyor: Borges, “hiçbir görüm bu kadar uzun sürmez” derken, körlük yıllarının uzunluğuna, o dönem boyunca gördüklerinin niteliğine mi gönderme yapıyor aslında? Dante’nin gördüğünü metnin sınırları içinde, neredeyse teknik bir düzlemde ele almamak gerekir. Jabes’in, oradan “Shoah”yı okumaya koyulması, görümün kesintisiz olarak yorumlanabileceği düşüncesini de doğuruyor kaldı ki. Ya Shoah’nın kendisi — bir karagörüm bu kadar uzun sürebilir miydi?
“Ortaçağ” üzerine yürüttüğü dev çalışmasını, “Öteki Ortaçağ”ı sunarken, Jacques le Goff iki ayrı kaynaktan herşeyi devşirdiğini vurguluyordu: Olgular ve dönemin kollektif imgelemini oluşturan imgeler. Çözümleme aşamasında tek tek ele alınır o imgeler, bütün ayrıştırılır; yorumlama aşamasına gelindiğinde, ögeler yeniden bütüne yerleştirilir,

Bu okuma anlayışı, Le Goff’un “Yenidendoğuş”un varlığını yadsımasına,
böylece bütün Ortaçağın görümü oluşturulmuş olur. “Vision” kavramı, iki ayrı anlam alanına dayanır te-melde: “kopuş”un düpedüz uydurulduğu, “geçiş”in sürdüğü savına yönelmesine yol açmıştır. Belki yeni, belki değil, tarihçinin, aynı okuma anlayışından hareketle vardığı son yorumlardan bir başkasının önemine değinmeden edemeyeceğim: Kadim Yunan’ın, yaşadığımız sürekliliğin, kesintisiz akışın bir parçası olmadığı, bizim başlangıcımızda yeraldığı düşüncesinin hepten yanlış olduğu görüşü, Vernant’ın ve Vidal-Naqu-et’nin araştırmalarıyla koşut biçimde, kanlı canlı bir tartışmanın başlayacağı eşiği gösteriyor.
Ortaçağ’dan Yenidendoğuş’a, oradan Aydınlanma’ya ve 1789 Devrimi’ne, oradan da Asri Zamanlar’a ve zorla(yarak) koparılmaya çalışılan son halkaya gelesiye belli bir güzergâh çizen yolun başlangıç noktasına inebiliyor muyuz? Başka deyişle: Yeryüzündeki Cehennem’ın tekvin bölgesinde karar kılmak elde midir?
Kendi payıma, öteden beri, kaynağı Kutsal Yazı’nın ilk “hikâye”le-rinde bulmaktan, görmekten geri durmadım. Kadın-Erkek çatışkısı, büyük bir kutuplaşmanın çekirdeği “Cennet’ten Kovulma”da nasıl biçim-lenmişse, Erkek-Erkek çatışkısı, daha da büyük bir kutuplaşmayı doğuran kardeş katilliği Habil-Kabil öyküsünün sayfalarından öyle sıçramıştır yeryüzüne. “Hikâye işte” denilecektir, denilebilir — Tarih, baştan uca o hikâyenin olası bütün değişkenlerinden mürekkeptir. Cehennem okumalarının, kıyamet yorumlarının bir başkasında, Borges bu kez Nathaniel Hawthorne’un bir masalından hareket eder: “Yeryüzü Soykırımında, Hawthorne, insanoğlunun, başına gelen herşeyden sorumlu tuttuğu “geçmiş”i yoketmeye kalkışının meselini kâğıda dökmüştür: Herşeyi, ama herşeyi toplar, yakarlar dev bir ateşin içinde: Diplomalardan aşk mektuplarına, tapulardan para tomarlarına, soykütüklerden yasalara, Kutsal Yazılardan kitaplara, yüzyılların biriktirdiği her izi yo-kederlerken, İblis seyreder ve gülümser: Bir tek şey, yangında ilk yakılması gereken şey unutulmuştur: İnsan yüreği. Hawthorne’un “yürek” yerine “beyin”i seçmemiş olması önemli görünüyor bana — Borges’in

Hawthorne, XX. yüzyıla yetişememiştir. Geçmişin paylaştığımız kesitine, ondan bu yana yeni tabakalar eklendi. Geride bıraktığımız yüzyılı gözönünde bulunduracak olursa: Ne tabakalardır!
Bizim, XXI. yüzyıla ilk adımlarını atan çağdaşlarımızın ana sorunu, herşeyi görebileceğimiz, herşeyin bize gösterildiği bir durumda yola devam etme koşulumuza bağlı biçimde gelişmektedir. Berger’ın Bosch’un görümüyle rastgele bir CNN haber bülteninin görüntülerinden oluşan “tablo”ya, Marcos’un “Dördüncü Dünya Savaşı” tanımlamasını esas alarak yaklaşması doğru bir okuma önerisi benim gözümde.
Yeryüzünü cehennem kılma sürecini bütünleyen Yeni Dünya Düzeni, bu hamleyi yapmakla yetinmiyor, bize her zaman olduğundan fazla bir oranda bunu gösteriyor da. Daha da acımasız sonuç: Bu “gösterinin faturasını her iki anlamında ödetiyor, hem “seyirci”, hem de “kurban”ı kıldığı bireylerine. Nicedir “tablo”nun her an karşısındayız, bir köstebek üslûbu geliştirmezsek bu gidişten sıyrılma olanağı bulunması çok güç. Öte yandan, Bosch’un tablosundaki sabit görüntülerin ötesine geçtik: Hareket eden görüntülerin saldırısı, bizi kendi hayatımıza bakmaktansa, sunulan imge akışının cezbeye kapılmış izleyicisi kılma konusunda alabildiğine etkili.
Yayımlanıp yayımlanmadığını bilemiyorum; Yves Bonnefoy, “Fotoğraf ve Dünyanın Sonu?” başlıklı bir denemesinde, XX. yüzyılın doğurduğu imge(sel) saldırganlığının, görüntüler aracılığıyla gerçekleşen şiddetin karşısına, Tarih’in farklı dönemlerinde, farklı kültür coğrafyalarında devreye giren “imge yasakçılığı” olgusunu dikip soruyordu: Bizi günümüzün imge hücumlarından ne koruyabilir? Şüphesiz, Bonnefoy gibi bir şairin imge yasağını düzayak biçimde savunması sözkonusu değil burada. Gel-gelelim, sınırları kestirmek, sınırsızlığı sorgulamak, bir noktada değilse bir başkasında gerekecek. Sevdiği kadını öldürüp parçalayan, sonra da parçaları yemeye koyulan şımarık, zengin, psikopat Sagawa’nın bu işlemler sırasında çektiği fotoğrafları yayımlayan Photo dergisinin toplatılmasına kim, hangi sağlam gerekçelerle diklenebilir? Hizbullah kasetleri kitleye izlettirilebilir mi? Körfez Savaşı’nın “gerçek görüntü”lerinin dünya kamuoyundan esirgenmesi haklı bir karar sayılabilir mi?
Bu sorulara, bu örnek-sorulara kolayca karşılık vermek kimsenin harcı olmasa gerektir. Yeryüzü cehenneminden kareler (James Natchway’ın “Cehennem” foto-albümünü düşünüyorum), hareketli kareler (Ruanda soykırımıyla ilgili belgeseller geliyor aklıma) sunulsa ne olur, gizlense ne olur? Hayır, tamıtamına “ne farkeder” vurgusuyla kurmadım o soru cümlesini: Bir ölçülendirme tasasına dayanıyordum.
Öte yandan, evet, ikinci yarım o vurguyu getiriyor: Yeryüzü cehennemini yaratmayı başarıyorsak, bir de onu seyretmemizde ne sakınca olabilir?


 

* John Berger’ın sonradan The Guardian’ın Saturday Revievv’unda ve Le Mon-de’da genişçe bir özeti yayımlanan “Gayya Kuyusuna Hoşgeldiniz” başlıklı denemesi, önce “The Threat of Globalism”de çıkmış — Hieronymus Bosch’un ünlü üçüzlü res-minden hareket eden, XX. yüzyıl sonu panoramasını Felemenk ressamın XVI. yüzyılda kurduğu cehennem portresiyle karşılaştıran bir metin.
Berger’ın yazarlığına öteden beri yakınlık duyamadığımı (bkz: “Berger’a Karşı”, Başkalaşımlar, 1992) söylemek isterim; gene de kitaplarını, yazılarını izlemekten geri durmadım, zaman zaman çevrilmelerine, yayımlanmalarına önayak oldum – bu defa da öyle olacak sanırım, “Gayya Kuyusuna Hoşgeldiniz” büyük olasılıkla Cogito dergisinde çıkacak. Gelgelelim, yazıyla dergi için önerirken, karşısına bir çıkma yazmayı da öngörmüştüm: Çıkış noktam şüphesiz Berger’ın metni, oradan bir dizi başka noktaya uğramak asıl amacım.
** Jurgis Baltrusaitis, “Le Moyen Âge Fantastique”, 1955. / Jurgis Baltrusaitis, “Reveils et Prodi-
ges, le Gothique fantastique”, 1960. / Jurgis Baltrusaitis, “Aberrations”, 1984. / Jurgis Baltrusaitis, “Anamorp-
JhQse.s:.-1985_

1. Jorge Luis Borges, Autres inquisitions, CEuvres Completes I, La Pleiade,
1990.
Edmond Jabes, L’Enfer de Dante, 1989. Ezra Pound, Selected Prose, 1965.
2. Jacques le Goff, La Naissance du Purgatoire, 1968. Jurgis Baltrusaitis, Un Autre Moyen Âge, 1999.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Albert Camus: “Yaşıyor muyum, yoksa anımsıyor muyum, bilmiyorum artık”

Cennetlerin yalnızca yitirilmiş cennetler olduğu doğruysa, bugün içimden çıkmayan şu hoş ve insandışı şeyi nasıl adlandırmalıyım, bilmiyorum. Bir göçmen yurduna...

Kapat