Ercan Kesal: Kötülükler her zaman “kötü insanlar” tarafından işlenmiyor

cin-aynasiArzuhalciye derdini anlatan köylü, az önce anlattıklarını bir de arzuhalcinin ağzından dinler, bakalım olmuş mu diye. Lafın ortasında dizlerine vurup ağlamaya başlar köylü: “Vay benim başıma neler gelmiş de görenim, bilenim yok!” Yaşar Kemal’in mesleğe adımını attığı ilk işin “arzuhalcilik” olduğunu biliyorsunuz. Aslında ölünceye kadar aynı işi yapmış da diyebiliriz. İnce Memed, eşkıya olmaya mecbur edilmiş yetim Memed’in arzuhalidir.

Kitaptan Bir Bölüm

Girizgâh

Bazen, intiharın eşiğindeki birini dikkatle dinleyip ona yol gösterirsin, ki bu hekimlik sanatıdır; bazen başka bir hayatın mümkün olduğu rüyasını yaşadığın bir meydanı terk etmezsin, ki bu direnme sanatıdır; bazen de geçip giden bir zaman parçasını kamerayla mühürleyip kaydedersin, ki bu da herhalde sinema sanatıdır.
Hepsi, “yaşama sanatının” parçası, tamamlayanı ve ona dairdir.

Aslolan hayattır!
Sinema, edebiyat ya da tüm yaratıcı sanat dalları, kişinin kendini gerçekleştirmesinden başka bir meseleye hizmet etmez.
Her seferinde, cevabını nihayet (!) bulduğumuzu zannettiğimiz varoluşsal sorularımızın bitmek bilmeyen arayışlarıdır hepsi de. Ün, şan, şöhret, para, ölümsüzlük, itibar gibi kavramların en baştan “çöp” olduğunu söylememe gerek yok zannederim.

Kendimizle olan derdimiz önemlidir ama. Filmler ya da kitaplar dünyayı değiştirmiyor çünkü, filmi seyrettikten, kitabı okuduktan sonra duyguları harekete geçerek dönüşen insanlar değiştirebiliyor. Bu yüzden “kendimizi değiştirmeden dünyayı değiştiremeyiz” ve bu yüzden “ne söylediğimiz” kadar önemli olan bir başka husus da “nasıl söylediğimiz”dir.
Hekimlik için olmazsa olmaz kurallardan birincisi hastanın “sır kâtibi” olmaktır. Yazar ya da hekim kimliğimle yaptığım iş, sır kâtibi olarak biriktirdiklerimi, sırra iman ederek ve onların arzuhalcisi olduğumu bilerek, yeniden yazmak olmuştur.

Yazarlık, arzuhalcilik midir o zaman?
Arzuhalciye derdini anlatan köylü, az önce anlattıklarını bir de arzuhalcinin ağzından dinler, bakalım olmuş mu diye.
Lafın ortasında dizlerine vurup ağlamaya başlar köylü: “Vay benim başıma neler gelmiş de görenim, bilenim yok!”
Yaşar Kemal’in mesleğe adımını attığı ilk işin “arzuhalcilik” olduğunu biliyorsunuz. Aslında ölünceye kadar aynı işi yapmış da diyebiliriz. İnce Memed, eşkıya olmaya mecbur edilmiş yetim Memed’in arzuhalidir.
Sinop Cezaevi’ne girdiğinde on dokuz yaşında ilkokul terk bir delikanlı olan Kerim Korcan’ın on yıl boyunca cezaevinde yaptığı işlerden birisi de mahkûmların dilekçelerini yazmak olmuştur. İşte bu yüzden Tatar Ramazan, mazlumun yanında duran, cezaevi idaresine, koğuş ağalarına, uyuşturucuya karşı çıkan, kendi deyimiyle “bu oyunu bozmak” isteyen Arap’ın arzuhalidir.

Niye yazıyorum?
“Kimsenin birbirine acımadığı, birinin ötekine yardım etmeyi aklından dahi geçirmediği soğuk ve umutsuz bir dünyada” yaşıyoruz. Yalnızlıktan korktuğumuz ama sürekli yalnız kalmaya çalıştığımız, yalnızlığımızın yetmediği ve bitmediği bir çağdayız.
Ama, kendimizi ve birbirimizi tanımaya gayret etmekten başka çıkar yolumuz da yok.
Galeano’dan ilham alırsam, “birlikte kurtulmayı ve yeniden buluşabilmeyi ümit ettiğim” için yazıyorum. Kederlerimi, iç sıkıntılarımı ve başkalarında da fark ettiğim acıları anlatmak için yazıyorum. Kendime acı vereni açıklamak, içimde büyüyen sevinci ve coşkuyu da hemen paylaşmak için yazıyorum.
Sokaktan duyduğum cümleleri “cesaret ve kehanetle bezeyip yeniden asıl sahiplerine gönderdiğimde” onlardan gelecek işaretin merakıyla yazıyorum.

Yazdıklarımın kaynağı nedir?
Bütün yazdıklarımın kaynağı deneyimlerimden başkası değildir. Asıl soru, bunlarla nasıl bir ilişki kurduğum. Eğilip her seferinde baktığım uçurum, içimdeki “derin karanlık”tan başka bir şey değil. Bu yüzden ne yaparsam yapayım, her şey, belleğime yer etmiş karmakarışık bir malzemenin yeniden düzenlenip üretilmiş bir tezahürüdür. Yaşadıklarım, gördüklerim, duyduklarım ve okuduklarımdan bende kalanları “yeniden icat ederek” yazıyorum.
Geçmişe duyduğum özlemle mi yazıyorum? Eskiye, çocukluğuma, ilk gençliğime, kasabama duyduğum bir hasret mi bu? Hiçbir zaman yeniden var olmayacağını ve tekrarlanamayacağını iyi bildiğim bir masumiyet duygusu mu aradığım?*

Yazarla Yapılmış Söyleşiden Bir Bölüm

– Kitabın adından başlayalım. “Cin Aynası” ne demek?

Nurullah Ataç sinema için öz Türkçede “Cin Aynası” adını önermiş, ama tutmamış. Ben de güzel kitap adı olur diye düşündüm. Benim babam gazozcuydu. Gazozumuzun adı da “Peri Gazozu”ydu. Nevşehir, Avanosluyuz biz. Bu yüzden sloganımız da “Peri bacaları diyarında Peri Gazozu içilir”di. Radikal’deki yazılarımı “Peri Gazozu” kitabımda toplamıştım. Radikal’de yazarken bir yandan Birgün’ün Pazar ekine de yazıyordum. Ama bunlar daha çok sinema ve edebiyat üzerine yazılardı. İlerde bir kitapta toplarsam adını “Cin Aynası” koyarım diye karar vermiştim zaten. Sonunda seçtiğimiz yazılar ve yayımlanmamış iki uzun öyküyle birlikte “Cin Aynası” ortaya çıktı.

– Kieslowski’nin “Öldürmek Üzerine Kısa Bir Film”inde “cani” olarak kodlanan bir adam hiç sebep yokken taksi şoförünü öldürüyor. Siz kitabınızda filme dair çok güzel bir ayrıntıyı vurgulamışsınız. “Suçlu”, cezaevine giderken avukatı adıyla sesleniyor. O da dönüp şimdiye kadar saygın hiçkimse bana adımla seslenmemişti diyor. Sorum şu: “Suçlu” çoğul bir kelime mi?

Galiba, iyilik ya da kötülük yapmak için çok büyük sebeplere ihtiyaç yok. Kieslowski’nin filmindeki gencin taksi şoförünü niçin öldürdüğünü bilemeyiz. Ama devletin o genci asmasının hukuksal sebeplerini herkes bilir. “Bu filmi çekmek istememin sebebi, bütün bu olanların benim adıma yapıldığını düşünmem yüzündendir” der Kieslowski. Ona göre, devlet birinin boynuna ipi geçirip altındaki tabureye tekme atarsa bunu onun adına yapıyordur ve buna karşı çıktığı için çekmiştir bu filmi. “Cin Aynası”nda Bresson’un “Mouchette” filminden de söz ediyorum. Filmin finalinde küçük kız belki de kendisinden küçücük bir “Merhaba” esirgendiği için intihara gittiği yoldan geri dönmez. Bu nedenle, en acımasız kötülükler her zaman “kötü insanlar” tarafından işlenmiyor, “iyi insan” olarak nitelenen büyük çoğunluğun da en azından yapmadığı şeyler yüzünden başımıza olmadık şeyler gelebileceğini de hesaba katmalıyız.

– Zannettiğimiz kadar iyi değil miyiz?

Nasıl olduğumuzdan daha çok neyin yürürlükte olduğu önemli. İyilik de kötülük de öğrenilebilir kavramlardır ve ne yazık ki toplum olarak artık kötülüğü öğretiyoruz, asıl sorun burada. Öğrenilmesine gayret ettiğimiz şey kötülük; acıma, aldırma, bas geç, ez geç…

– O zaman toplumların bugün kötü insanlara mı ihtiyacı var?

Kapitalist düzen yalnızca tüketici yarattığı için ihtiyacı olan şey sorgusuz sualsiz talep eden ve sürekli tüketen bir toplum. Daha önceki bir konuşmamda da söz etmiştim; artık çok kitap okuyan, sinemaya, tiyatroya giden, müze gezen, parayı önemsemeyen insana kıymet verilmiyor. Ne kadar çok nesneye sahipsen o kadar çok söz sahibisin. Bu değer yargıları çok erken yaşlarda oluşuyor üstelik. Ben ‘’ezik’’ sıfatını ilk oğlumdan duydum. Mesela sınavda biri 90 alıyor, diğeri 50 alıyorsa o ezik oluyormuş. Okul takımında basket atamayan ezik oyuncuymuş artık.

– Bugün sosyal medyada kaç tane takipçiye sahip olduğunda çok önemli yoksa ezik olursun! 

İşte bu iyi bir şey değil. İyilik ve kötülük tanımları da o kadar müphem değil kanaatimce. İyiliğin, vermekle ilgili bir kavram olduğunu düşünüyorum. Buna dair Halil Cibran’dan bir şeyler okumuştum. Kimisi verirken ıstırap çekermiş. Kimisi de şan, şöhret için verirmiş. Aslında, iyilik kendiliğinden ve istenmeden vermek değil midir? Bir çiçeğin kokusunu, bir koyunun sütünü vermesi gibi bir şey. Hiç zorlanmadan, farkında olmadan ve başka bir şey elinden gelmediği için vermek. Ama artık tüketici kavramının yarattığı o ‘’kendini sevmekten’’ kendine saygı duymaya vakit bulamayan insan tipinin gündemde olduğu bir çağdayız. Bu yüzden kavramlar da belirsizleşti.

– Peki çoğumuz kendine mi aşık?

Kendini sevmek, kendine saygı duymaktan daha zahmetsiz ve çekici galiba.Kerameti kendinden menkul ve mesnetsiz bir sevgi tanımı var ve her mecrada sürekli empoze ediliyor: ‘kendini sev, kendini sev!’ Bunun yerine, ‘kendine saygı duy ve bunun gereğini yerine getirmeye çalış!’’ olmalı değil mi?

– Aşka cin aynasından (sinemadan) bakınca başka gerçek aynadan bakınca başka mı? Sinemaya büyülü denmesinin nedeni farklı bir yansıma sunması mı?

İnsan, varoluşunu fark ettiği andan beri, içindeki boşluğu doldurma telaşında. Bunu diğer sanat dallarıyla, edebiyatla, müzikle de yapmaya çalışıyor. Ama, hiçbiri sinemanın gücüne erişemiyor, onun yerini alamıyor. Seyirci, sinemada geçirdiği o bir- iki saat süresince, Tarkovski’nin tarifiyle, “sınırları olmayan bir mekana oturarak, hem yanından hem de uzağından geçen büyük insan kalabalığıyla kaynaşıyor,” tüm dünyayla kolayca ve zahmetsizce ilişkiye geçebiliyor. Sinema, bizi yeniden hayatın içine konumlandıran bir deneyim sanki. Film seyrederken kendimizi perdedekilerin yerine koyarak, yitirdiğimiz ya da hiçbir zaman sahip olamayacağımız zaman parçasını yeniden yaşıyoruz.

‘Bilginin de bir iktidarı var’

– Kibrin ve üsttenci bir dilin prim yaptığı tavrı neden seviyoruz peki?

Bu çağın geçer akçesi bu. Para ediyor çünkü. Pervasızlık, kibir, her meseleyi bildiğini zannedip her konuda uç şeyler söyleyebilme cesaretini ‘’özgürlük’’ olarak tarif etmek haksızlık değil mi? Bu tuhaf hal, ruhlarımıza sinmiş sari bir hastalık sanki. Hiç birimizin mükemmel olmadığı muhakkak ama en azından daha kibirsiz ve alçakgönüllü bir davranışı içselleştirmeye gayret etmeliyiz, derim.

– Bilgi de bir iktidar mı? 

Her şeyin iktidarı olduğu gibi bilginin de bir iktidarı var. Bu yüzden kimse o iktidarından olmak istemiyor. Bilgi insanların faydalanması için gerekli ve onların hayatını kolaylaştırmak için sunulan bir şey değil mi? Bu yüzden sıradanlaşmalı ve kolayca yaygınlaşmalı. Bilgi sadece akademik titre yaratmak için bir takım mahvillerin kendi kendine oluşturdukları kapalı sohbet alanı değil ki. ”

– Kitabınızda masumiyetten de sözediyorsunuz. Masumiyet tekrarlanabilen bir şey midir? 

Kitapta, “Niye yazıyorum?” sorusuna verdiğim cevaplardan biridir o. Masumiyet arayışım çocukluğumu, kasabamı özlediğim için mi, onu mu arıyorum, bilmiyorum. Büyüdükçe iyilik, kötülük kavramlarını, kurnazlığı, hileyi, yalan söylemeyi öğreniyorsun. Ödün veriyorsun. Biliyorsun ama bilmemezlikten geliyorsun. Bunların hepsi birikiyor, tortu oluyor, yük oluyor ve sonra bunlardan kurtulmaya çalışıyorsun. Aslında o döngüyü geriye çevirip tekrar çocuk olmak istiyorsun. O ödünsüz, saf ve altın çağa geri dönmek. Çocukluğuna!

Afrika’da yalan söylemeyi bilmeyen kabilelere rastlamışlar. Yalanın ne olduğunu bir türlü anlatamamışlar. Belki de batı tipi uygarlıkların, çoğu zaman aşağıladıkları bu toplumlardan insanlık adına öğrenecekleri bir şeyler var. Bizim çocuklardan öğreneceğimiz şeyler olduğu gibi!

– Peki siz nasıl başediyorsunuz bu durumla?

Olabildiğince az kirlenmek… ona gayret ediyorum. Yazma eylemi bunu kolaylaştıran bir şey. Yazarken içindeki tortulardan da kurtuluyorsun, her ne kadar yeni tortular birikmeye devam etse de. Yazdıktan sonra onu gerçek sahiplerine yani okurlarına geri gönderdiğinde ruh arkadaşlarımla mektuplaşmış gibi hissediyorum. Birlikte kurtulabilmeye dair ümidim tazeleniyor.

– Kitapta umutsuz ve soğuk bir dünyada yaşıyoruz diyorsunuz sizce bu kadar soğuk mu bu dünya?

Çağımız katliamlar, savaşlar, açlık ve sürgünlük çağı… ‘’Yok canım, o kadar da olmaz’’ dediğimiz her şey önümüze konuyor ve biz her seferinde bir öncekine alışmış olarak yaşamaya devam ediyoruz. Televizyon seyrederken bile, bir yerdeki patlamayı görüp zap diye geçiyoruz; bu yüzden soğuk ve umutsuz bir çağ. Bu bir tespit ama ben bu yargıyla müsemma bir adam değilim, aksine hep ümit etmeye hazır birisiyim. ‘’Dünyada ne kadar kötülük varsa iyilik yaratmak için de o kadar sebebimiz var’’ düsturuna inananlardanım. Ne olursa olsun iyiliğe inancımızı kaybetmemeliyiz.

– Kitabınızda, Nazi toplama kampındaki mahkumların kollarına işlenen numaralara “Tanrı’nın telefon numarası” demelerini belirterek faşizm ve beden ilişkisine değiniyorsunuz. Faşizmin bedenle ilişkisi nedir?

İşkencelerin temel prensibinin kişiliksizleştirme olduğu açık. Böylece hayata olan inancını, insana olan umudunu da kaybediyorsun. Faşizm, silikleştirmek, insanı insanlıktan çıkartmak istiyor. Çocuğun saçı biraz uzadı diye makasla kesmek için okul girişinde bekleyen müdürle cezaevine gelen mahkumu hemen berbere götüren cezaevi müdürünün arasında düşünce yapısı olarak fark yok ve hepsi de aynı kaynaktan besleniyor.

– Kitapta “Suçluyuz, kederliyiz” diyorsunuz. Ülkede olan bitenler konusunda kendinizi ne kadar suçlu görüyorsunuz? Ne kadar kederlisiniz?

Herkesin yaşanan her şeyle ilgili sorumluluğu var. Susmak, itiraz etmemek, görmezden gelmek bile suçluluk duygusu için yeterlidir. Yok saymak, karşı çıkmamak, sessizce izlemek çağın hastalığı. Bu anlamda da herkes yeterince suçlu. Kuşkusuz ben de bu toplumun bir parçasıyım. Kredi kartını zamanında ödüyorum. Ben de kiramı geciktirmiyorum. Mülk edinmeye çalışmak ya da kar getirecek işlerin peşine düşmek anlaşılabilir şeyler. Bütün bunlar beni de bu yapının içinde tutuyor. Bunları yok sayarak yaşamak, bu zamanda pek mümkün değil sanki.

– Öyleyse neyin zamanındayız? 

Toprağı, havayı, suyu ve tüm kaynakları üretim uğruna acımasızca kirleten ve yok eden bir çağdayız. Üretim tüketimi, o da daha fazla üretimi kamçılıyor. Kısır bir döngünün içindeyiz ve bu durum toplumlara ‘’insanlık dışı bir varoluş’’ dayatıyor. İnsanların uğruna acımasızca kavgaya tutuştukları sorunlar din, dil, ırk, sınır, mezhep gibi kavramlar olmamalı. İnsanlığın ortak meseleleri aslında aşk, coşku, keder, sevinç, umut ya da umutsuzluk gibi kavramlar değil midir?

– “Umudun ve iyiliğin inancı rüzgarı düşürür bu ateşi” diyorsunuz. Peki bu ülkenin ateşini başka ne düşürür?

Umudumuzu ve iyiliğe inancımızı kaybetmemeliyiz. Yoksa bu ateşi harlayacak o kadar çok şey var ki. Herkes elindeki benzini dökmeye hazır. İnsanın kendini sevme bencilliği yerine kendine saygı duyması gerekiyor.

– Türkiye nasıl bir ateşin içinde? 

Sadece Türkiye değil tüm dünya kocaman bir yangının ortasında. Sanki tek bir coğrafyada yaşıyoruz ve o coğrafyada her sabah yeni bir denkleme uyanıyoruz. Her sabah bitmek tükenmek bilmeyen bir kavganın ve bitmeyeceğine inandırılan bir savaşa açıyoruz gözlerimizi. En kötüsü de bunlara alışmış bir ruh hali egemen.

Ama, antropoloji bana şunu öğretti; dünyanın kendine dair bir hafızası var. Insanlık hafızasının en önemli mecrası da Anadolu. Ben Anadolu’ya çok güveniyorum.  Bu coğrafya mutlaka kendi çözümünü bulup üretecek. Anadolu’nun ferasetine olan inancımı hiç kaybetmedim. Sokaktaki akıla, binlerce yılın kültürel birikimine ve insanlığın hafızasına güveniyorum. 


Cin Aynası – Ercan Kesal (İletişim Yayınevi 1. baskı – Eylül 2016 292 sayfa)
** Söyleşi: Ceren Çıplak 17 Eylül 2016 Cumhuriyet

 

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Furuğ Ferruhzad’ın seyahatler sırasında İbrahim Gülistan’a yazdığı mektuplardan bölümler

EĞER AŞK VARSA ZAMAN AHMAKÇA BİR SÖZDÜR Hayatımı kaybettiğimi hissediyorum… ve yirmi yedi yaşında bilmem gereken şeyden çok azını biliyorum....

Kapat