Yazarın Sorumluluğu – jean Paul Sartre

Yazar, eserleri ile onlardan kazandığı para arasında nadiren bir münasebet kuruyor. Bir taraftan o yazıyor, terennüm ediyor, ah çekiyor, öbür taraftan ona para veriliyor. Birbirleri ile açık ilişkisi olmayan iki vakıa. Bu hususta onun diyebileceği en iyi şey, kendisine ah çektiği için para verildiğidir. Yazar, kendisini emellerinin karşılığını alan bir işçi gibi değil, daha ziyade burslu bir öğrenci gibi telâkki ediyor.

Sanat sanat içindir ve realizm teorisyenleri bu kavrama demir atmışlardır. Bunların aynı kaynaktan çıktıklarına ve aynı gayeyi güttüklerine bilmem dikkat olunmuş mudur? Birincilerin dersini takip eden yazarın başlıca endişesi, hiç bir işe yaramayan eserler vücuda getirmektir. Bunlar, ne kadar faydasız ne kadar köksüz olursa ona o kadar güzel görünüyor. Bu suretle o, kendini toplumun dışına çıkarıyor. Yahut onda sadece bir tüketim sıfatı ile bulunmaya rıza gösteriyor. Tıpkı burslar gibi. Realist, o da bir tüketicidir. Eser vermeye gelince bu başka bir davadır. O bilgin’in semeresiz olan bitaraflığını güder. Bize mütemadiyen onun tasvir etmek istediği muhitlerin üzerine “eğildiği” söyleniyor. Eğildi mi? Nerede idiyde eğildi? Havada mı?

Saf şekil aşığı Flaubert’in aynı zamanda halis bir üslûpçu ve natüralizmin babası olması raslantı değildir. Concurt Kardeşler’in hem sanatkârane yazıya sahip, hem de gözlemci olmaları raslantı değildir.

Bu mesuliyetsizliğin mirası bazı kafaları karıştırmaya başladı. Bunlar edebi bir vicdan huzursuzluğu hissediyorlar ve yazı yazamanın iyi mi yoksa acayip bir iş mi olduğunu pek kestiremiyorlar. Evvelce şair, kendini rehber telâkki ediyordu. Bu şerefli bir şeydi. Sonra parya ve mel’un oldu. Bu da fena bir şey değildi. Fakat o bugün spesialistler derekesine düştü. Adını otel listesine yazdırırken, isminin sonuna “edebiyatçı” olduğunu söylemekten utanıyor.

Biz ne yazı yazmaktan utanmak, ne de hiç bir şey söylemeyen yazılar yazmak istemiyoruz. Her yazının bir manâsı vardır. Hatta bu manâ, yazarın ifade etmek istediğinden çok uzak olsa bile. Biz zamanımıza ait hiç bir şeyi kaçırmak istemiyoruz. Zamanımız belki güzel değil, fakat o bizim zamanımızdır. Elimizde sadece savaş ortamı ve ihtilâl ortasında geçen bir tür populizm vâzetmek istediğimiz manâsı çıkarılmasın. Populizm, son realistlerin ihtiyar ve hüzün verici veledinden başka bir şey değildir. Biz bilâkis şuna kâniyiz ki işin içinden sıyrılmak imkânsızdır. Çakıl taşları gibi sağır ve dilsiz olsak bile. Bizim atalet ve lâkaydiliğimiz bir harekettir. Hayatını Hitler hakkında roman yazmaya hasredenin kendini bir tarafa çekmesi de bir tavır alma, bir hareket tarzıdır. Yazar, devrinin içindedir. Onun her sözü akisler uyandırır, sukûtu dahi. Flaubert ve Goncurt’ları, cinayetlerden mesul tutuyorum, zira bunu men etmek için bir satır yazmadılar. Bu onların işi değildi denilecek. Peki ama Calais davası Volter’in iş miydi? Dreyfüs’ün mahkümiyeti Zola’nın işi miydi? Kongo’nun idare tarzı Gide’nin işi miydi? Bu yazarların her biri, hayatlarının özel şartları içinde yazarlık mesuliyetlerini idrak ettiler. İşgal de bize bizim mesuliyetimizi öğretti. Mademki varlığımızla zamanımız üzerinde etkili oluyoruz, biz bu tesirin iradi olmasını tercih ediyoruz. Daha açık söyleyelim: bir yazar, kendi mütevazi çapına göre istikbali hazırlama endişesini kendi içinde duymalıdır. Müphem, tasavvur halinde bir istikbal vardır ki o, bütün insanlığı alâkadar eder; fakat o bizim için karanlıktır. Tarih sona erecek mi? 3000 senesinde sosyalist rejiminde insanın durumu ne olacak? Biz bu hülyaları, uzak istikbal hakkında roman yazanlara bırakıyoruz. Bizim devrimizin mevzuunu teşkil etmelidir. Belli belirsiz görünen sınırlar bir istikbal. Zira bir insan gibi bir devir de evvelâ istikbaldir. O, cereyan etmekte olan işlerin, teşebbüslerin, kısa veya uzun vadeli projelerin, isyanların, mücadelelerin, ümitlerin mahsulüdür. Savaş ne zaman bitecek? Memleket nasıl yeniden kalkınacak? Milletlerarası ilişkiler nasıl tanzim olunacak? Sosyal inkılâplar ne olacak? Bir ihtilâl olacak mı? Ve bu nasıl bir ihtilâl olacak? Biz istiyoruz ki, bu istikbal, bizim eserimiz olsun, biz başka bir şey istemiyoruz.

Yazarın Sorumluluğu – jean Paul Sartre

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Luis Bunuel: Sinema özgür, bir kafanın elindeyse, olağanüstü ve tehlikeli bir silâhtır (Şiir ve Sinema)

Octavio Paz şöyle demişti: "Zincire vurulmuş bir adamın, dünyayı parçalayacak gücü kazanması için gözlerini kapaması yeter"; ben de bu sözü...

Kapat