Var olmaktan başka hiçbir şey yok | Bulantı – Jean Paul Sartre

Geleceği görüyorum. İşte orada, sokakta. Şimdiden daha silikçe. Daha ne bekliyor gerçekleşmek için sanki? Gelecek, bu ihtiyar kadına daha fazla ne sağlayabilir ki? İhtiyar kadın topallayarak uzaklaşıyor. Aniden duruyor. Başörtüsünden sarkan aklaşmış bir tutam saçı yana doğru itiyor. Yeniden yürümeye koyuluyor. Demin oradaydı, simdi ise burada… Hiç anlayamıyorum içinde bulunduğum durumu: Hareketlerini gerçekten görebiliyor muyum, yoksa onları tahmin mi ediyorum?

Şimdiyi gelecekten hiç ayırt etmiyorum artık. Çünkü, sürüp gidiyor bu, yavaş da olsa gerçekleşiyor; ihtiyar, koskocaman erkek ayakkabılarını sürüye sürüye ilerliyor ıssız sokakta. Budur işte zaman, hem de çırılçıplak zaman, yavaşça var oluyor.
Kendini beklettirir ve geldiğinde de tiksinti verir. Çünkü zaten, uzun süredir onunla birlikte bulunulduğunun farkına varılır. İhtiyar, sokağın köşesine yaklaşıyor. Ufacık kara bir kumaş yığınından başka bir şey değildir artık o. Evet, doğru, bu, yeni bir şey. Demin orada değildi. Ama bu, insanı şaşırtmayan tatsız ve silik bir yenilik. Sokağın köşesini dönmek üzere ihtiyar kadın, dönüyor işte… Bitmek bilmeyen bir süreden beri.

Pencereden söküp atıyorum kendimi. Sallana sallana odada başlıyorum dolaşmaya; birdenbire aynaya yapışıp kalıyorum, kendime söyle bir bakıyorum, tiksiniyorum kendimden: Hala bitmez tükenmez bir süre daha. Sonunda, bu görüntümden kurtulup yatağın üzerine yığılıyorum. Tavana bakıyorum, bir uyuyabilsem.”Şimdi anlıyorum; geçen gün deniz kıyısında bir taşı elimde tutarken,
ne hissettiğimi daha iyi hatırlıyorum. Tatsız bir bulantı anıydı. Nede tatsız şeydi öyle! Ve taştan geliyordu, bundan eminim taştan ellerime geçiyordu. Evet böyleydi. Tamamiyle böyle. Ellerin içinde bir çeşit bulanti.””daha birkaç yıl, yaradan ile açık ilişkilerimi sürdürdüm, kendi başıma kalınca artık aramaz oldum onu. yalnız bir kere, o’nun varolduğu duygusuna kapıldım. kibritlerle oynamış, küçük bir halıyı yakmıştım; tanrı beni gördüğünde, müthiş cinayetimi örtbas etmekle uğraşıyordum,kafamın içinde ve ellerimin üzerinde bakışı’nı hissettim, feci derecede ortada olan, canlı bir hedef gibi dönüp duruyordum banyo odasında. kızgınlık kurtardı beni:böyle büyük bir dikkatsizlik karşısında köpürdüm, küfrettim, büyükbabam gibi: “hey allahım, ya rabbim, hay allahım, ya rabbim” diye mırıldandım. bundan sonra hiç bakmadı bana.başarısızlığa uğramış bir tanrı denemesini anlattım size: tanrı’ya ihtiyacım vardı,
verdiler, ne aradığımı bilmeden aldım o’nu. yüreğime kök salmadığı için, bir süre sıkıntıyla yaşadı içimde, sonra öldü. bugün bana o’ndan söz edildiğinde, eski bir güzele rastlayan yaşlı bir delikanlının üzüntüsüz gönül hoşluğuyla “elli yıl önce, o anlaşmazlık, o yanılma olmasaydı, aramızda bir şeyler olabilirdi” diyorum.hiçbir şey olmadı…”

Bu neşeli ve akıllı seslerin ortasında yalnızım. Bütün bu insanlar, memnuniyetlerini bildirmekle ve aynı fikirde olduklarını söyleyerek vakit geçiriyorlar. Tanrım, hep beraber aynı şeyleri düşünmenin ne anlamaı varsa. İçe dönük halleri olan, o balık yüzlü insanlardan biri bazen onların arasından geçiyor. İşte o zaman ötekilerin suratlarının ne hal aldırğını görmek yeter. Onlara göre böyle insanlarla anlaşmak hiçbir zaman mümkün değildir.

*Nesneler madem ki canlı değiller insanı etkilememeliler. Nesneler kullanılır, tekrar yerine konur, onların içinde yaşanır. Onlar aletten başka bir şey değildir. Ya ben? Beni etkiliyorlar. Dayanılır şey değil. Onlarla yaşamaktan korkuyorum, onları yaşayan hayvanlarmış gibi görüyorum. Geçen gün deniz kıyısında taşı elimde tutarken ne hissettiğimi daha iyi hatırlıyorum. Ve anlıyorum. Tatsız bir bulantı anıydı. Ne tatsız bir şeydi! Ve taştan geliyordu. Eminim bundan, taştan ellerime geçiyordu. Evet böyleydi, tamamıyla böyle. Ellerin içinde bir çeşit bulantı.

*Kendimden tiksinti duyabilmem için on beş dakikanın bile yeterli olacağından eminim.
*Belki de insanın kendi yüzünü anlaması imkansız, ya da yalnız bir insan olduğumdan bu böyledir. Toplum içinde yaşayan insanlar, aynalarda, arkadaşlarına göründüğü gibi görünmeye alışmışlardır. Benim arkadaşım yok. Bunun için mi tenim bu kadar çıplak acaba? Galiba öyle. Galiba doğa insansız.

* Anılarım şeytanın kesesindeki altınlara benziyor. Hani şeytan kesesinin altın paralarla dolu olduğunu zannediryormuş da, keseyi açınca ölü yapraklar bulmuş.

* İnsan yaşadı mı başına hiçbir şey gelmez. Dekorlar değişir, kişiler girer, kişiler çıkar, görüntüler değişir yalnız… Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur. Sonu gelmez, tekdüze bir hesap çizelgesidir bu. İnsan hiçbir zaman, bir kadını, bir dostu, bir kenti bir kez bırakıp gelmez.

*Var olmaktan başka hiçbir şey yok.

Kitap Hakkında

Sartre 1938’de yayınlanan ilk ve dünyaca ünlü romanı Bulantı’da yeni bir denemeye girişir. Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında roman kahramanı Antoine Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin’in kendi bedenine de yönelikti.

Kimi eleştirmenler romanı, hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirdi. Ne var ki, Bulantı yansıttığı güçlü “bireyci ve toplum karşıtı” düşüncelerle, Sartre’ın sonradan geliştireceği bir çok felsefi konuya yer veren son derece özgün bir yapıttır. Doğaötesi sezgi, roman evrenini kendi dokusuyla besler. Bulantı Sartre’ın hemen hemen bütün felsefi ve sanata ilişkin düşünce ve yönelişlerini içinde barındırır. Özgürlük, kötü niyet, burjuva karakterleri, sanatın yapısı üstüne görüşleri, romanın kahramanı Antoine Roquentin’in doğaötesi bir önem taşıyan buluşunun sonucu olarak dile getirilir. Bulantı bir romandan çok, bir “şiire” benzer.

Romanın kahramanı çok ilgi çekici bir kişiliktir. Ne var ki okuru duygulandırmaz. Roquentin herhangi bir insanda görülen normal aldanışlardan ve ilgilerden sıyrılmıştır. Çektiği acılar bile, okuru etkilemez. Çünkü Roquentin bu acılara kapılmamaktadır. Romanın ilginç yanı, Roquentin’in sağlam bilincinden çevresindeki nesnelere uzanan yönelişi sergilenmesidir. Roquentin varoluşçu felsefesinin tipik kişisi değildir. Dünyanın saçmalığını, yüreğinde “bulantı” duyacak derecede açık seçik görebilen, ama bu gerçek karşısında yaşamını değiştirmeyecek kadar uyuşuk bir aydındır. Saçma bir dünya içinde saydam bir kahramanın işlenmesi, bir çok edebiyat tarihçisi ve eleştirmeni, Sartre’ın bu romanını Kafka’nın “Dava” romanıyla karşılaştırmaya itmiştir. Bulantı’yı insan yaşamının anlamsız parçalanışını ve bu yaşantının dış görünüşündeki yapmacıklığı konu edinmiş romanlardan ayıran özellik, kitabın felsefi bir bilinç taşıması, kahramanın çözümleyici kişiliğiyle orantılı bir felsefi boyuta sahip olmasıdır.

Sartre’ın düşüncesi bir bütün olarak ele alındığında, Bulantı romanı bu bütünün yalnızca iki romanıdır. Sartre’ın temel endişesi, okura evreni olduğu gibi gösterebilmektir. Kitap bu amaca ulaşır, ama ele alınan sorunlar soyut düzeyde kalır. Öte yandan roman, değişik bir yazış biçimi de getirmiştir. Duru, ılımlı, soğukkanlı bir anlatım, insanoğlunun durumunu apaçık belirtirken anlatıcı bile gözden silinir. Sartre’a göre “bulantı”, insanın kendi sorumluluğunu duymaktır. İnsan, sorumluluklarını maskeleyen bu “bulantı”yı azaltabilir, ama gene de içi rahat değildir. Gerçekte, sadece olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucusu olarak bütün insanlığı seçen kişi, sorumluluk duygusundan da, onun sonucu olan “bulantı”dan da kurtulamaz. Çoğu kimse yaptıklarının yalnız onu bağladığına, yalnız onu sorumlu kıldığına kendisini inandırmaya çalışır, gene de bir türlü rahat edemez. Çünkü sorumluluk da, “bulantı”da insanın varlığından gelmektedir.

Çeviri: Erdoğan Alkan
Oda Yayınları / Dünya Klasikleri Dizisi

“Var olmaktan başka hiçbir şey yok | Bulantı – Jean Paul Sartre” üzerine bir yorum

  1. Bulantı Sartre’ın bence en önemli yapıtıdır.
    Roquentin’in çamurlu bir taş parçasından
    tiksinmesiyle başlar.sonra herşeyin kendisini bunalttığını farkeder.
    hatta kendi bedeninden de tiksinir.
    anlamsızlık tiksinmeyle somutlaşır.
    ama yine de şunu söyler:
    “insan ne ise o değildir.ne olmuşsa odur.”
    olanaklar toplamıdır.
    dahası insan özgürlüğe mahkumdur der.
    kitaplığın önünde ise bir kitabı seçmek zorundadır.
    neyi seçeceğini kimse ona söylememiştir.
    birini seçtiğinde ise çatışma başlamıştır.
    bu nedenle huzursuzdur.

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Eğlence, Mizah | Dekolte Derinse Sehven Taciz Serbest – Akli Denge

Çok sevgideğer kankalar ve kanka benzeri arkadaşlar, komple merhaba. Memleket gene kazan gibi kayniye. Afrika’nın kuzeyi ve Dünya’nın ortasının doğusu...

Kapat