“Yalnız ölüye sahip çıkar bu akbabalar.” Dön Geri Bak – Tomris Uyar

Tomris Uyar1
Nesrin öldü. Kapıyı çaldım. Yaşlı bir kadın açtı. Başında kara bir çatkı, üstünde kara bir yeldirme. Donuk gözlerle yüzüme baktı, tanıyamadı. “Buyur,” dedi, “gir.” Bizim oraların kocakarıları hep böyle çatık olur, onlardan biri sandım. Bizim oralar dediğim, kenar mahalleler elbet, ara sokaklar, apartman önleri bazı. Arabayla geçerken, eve dönerken görürüm.

İçeri girdim. Bir sessiz ağlama, hep birlikte bir ağlama sesi geldi kulağıma. Elimde Nesrin’e borç vereceğim 250 kâğıt, kalakaldım. Uzatamadım. Kadınlar doluşmuş her yana. Her yan kadındı, bir de ağlama.. Suzan ablayı (Nesrin’in anasıdır Suzan abla) seçtim aralarında. Yıllardır görmemiştim. Saçları aklaşmış. Nerede o eski Suzan, o kaçın kurrası Suzan? Hey gidi…

Bir sarı saten picaması vardı ki Delikanlı, mahallede suya giderken görsen. Neyse.. diyeceğim, toyluğumuzda bunlar açtı bizim gözümüzü, hep güzel kadınlar gördük; o ara sokaklarda öğrendik kadınları sevmeyi. Neyse, 250 lira elimde uzatılmış duruyordu. Herkes ağlaşmakta. Anladım. Bir odada Nesrin yoksa o oda öksüzleşir birden Delikanlı; oradan anladım.

—Bir görebilir miyim Suzan abla? dedim.

—Gör oğlum Mustafa, dedi. Gör.

Kapıyı açan çatık kocakarı:

—Olmaz, dedi, günahtır.

Şişman bir karı:

—Ne günahı? dedi. Ölüye bakmak sevaptır sevap. Dinimiz böyle buyurur.

Derken başka bir karı karıştı söze:

—Biz tanımazdık kendisini ama iyi kız olduğu yüzünden belliydi, dedi. Kapıda karşılaşırdık arasıra.

—Ah! Ah! Ölüm ferman dinler mi kardeş? dedi yanındaki. Benim yeğenimde öldü geçende. İki sübyan bıraktı arkasında. Bu taze, çocuksuz hiç değilse. Efendim Avrupa’ya yollamıştık bizimkini ama bu hastalık aman vermiyor ki.

—Kader! diye içini çekti deminki karı. Bizim bir tanıdık bir öksürmüş, ciğeri gelmiş ağzından. Hiç değilse bu “kolay ölüm” dediklerinden. Acısız felân.

Masanın başında oksijenli bir karı duruyordu.

—Bizim Fevzi bey de öldü geçende, dedi. Yani ölen çok. Allah geride kalanlara sabır versin. Alışırsınız zamanla. Ben nasıl alıştım? Çiçeği burnundaydım dul kaldığımda. 20 yaşında. Dünyam yıkıldı sandım. Ama bakın şimdi…

—Nasıl olmuş teyze? diye sordu oksijenlinin kızı.

—Geçen akşam. Kızcağız oturuyormuş şu sedirde. Şimdi sizin oturduğunuz gibi. Kitap okuyormuş. Meraklıydı çok..

Ben aptal aptal bakınıyordum. Kimdi bu karılar yahu?

Sesleri acayip bir gürültü haline gelene kadar bekledim, sonra çıktım usulca, kapıyı ardımdan örttüm. Suzan abla seğirtti, gösterdi.

Hastane odası gibi bir yerdi: her yan beyaz. Formika bir dolap (kocaman iki gözlü bir gardolap), bir çekmecelik, bir aynalı süs masası, süs masasının üstünde fırça, makas, törpü falan bir de güllü dikiş kutusu. Yatak da kocamandı. İki yanında iki —komidin mi ne diyorlar— onlardan. Bir kitap: Siyah Şapkalı kadın. Nesrin o yanda yatıyor, kitaptan anladım, yoksa kırk yıl düşünsem.. Ne bileyim, kadını sol yana almak ters gelir bize, yeri değil ya… Ne demiş şair: Delikanlı çağımızdaki cevher.. Neyse. Bütün bunları kafama bir bir kaydettikten sonra (çünkü bir bokluk vardı bu işin içinde; biri gelip sorarsa..) yataktaki tümseğin üstünden sıyırdım beyaz çarşafı. Altından Nesrin’in kalıbı çıktı. Dudakları mordu, ağzı hafif aralıktı. Çenesinde kocaman bir bağ vardı dişi ağrıyormuş gibi. Işıklı gözleri kapalıydı. Karnına bir bıçak koymuşlar. Elleri bir garip, bir sahipsiz duruyordu iki yanında.

Eğilip alnından öptüm. Onun kokusunu duydum. Hemen parmaklarına baktım kokuyu duyunca. İki tırnağı gene ayrı ayrı boyalıydı, ayrı renk ojeliydi yani. Zaten onun için istemiştim görmek. Yoksa kim ister Nesrin’in ölüsünü görmek, di mi Delikanlı? Diri Nesrin’in ölüsünü.

—Silmemişsin tırnaklarını Suzan abla, dedim.

—Hal mi kaldı Mustafa? dedi. Akıl mı kaldı? dedi. Gözleri kıpkırmızıydı; ağzını güçlükle toparlıyordu konuşurken. Öyle titriyordu yani.

—Ağlamayı bırak canım ablam, dedim. Çamaşırlarını değiştirdin mi bari?

—Eksik olmasınlar, değiştirdiler.

O an, işte o an bir garip oldum. Ben bu karıların içinin kurduyumdur, Delikanlı. Ölüsü bile olsa, Nesrin gibi bir kız ellerine bırakılmaz bunların. Bir şey demedim ama tabi, bana söz düşmez.

—Kim değiştirdi ki? dedim yalnız. Bizim mahalleden biri mi?

—Yok canım.. Faik’in annesiymiş (Bu Faik dediği, Nesrin’in kocasıydı). İlk geliyormuş evlerine. Ben de bugün tanıştım zati.

Suzan abla sümüklü bir mendil çıkardı cebinden, burnunu dildi. Hınkındı, bir daha sildi.

—Ağlama da aklını başına topla canım ablam, diye terslendim. Diriyken sahip çıkmadılar kıza, evine adım atmadılar, şimdi sahip çıkartma. Ben bilirim bu esnaf takımını Delikanlı, bunların içinin kurduyumdur ben. Yalnız ölüye sahip çıkar bu akbabalar.

—Haklısın Mustafam dedi. Git bari asiton al köşeden.

—Pamuk var mı? dedim.

—Aybaşı pamuğu var. Top top. Büyük. Na şurada.

—Kolonya?

Suzan abla uzandı, Nesrin’in komidinine baktı. Esen marka kolonya çıkardı, limon çiçeği. Komidinin gözünde küçük beyaz havlular duruyordu üst üste. Şeyden değil ama bir tuhaf oldu içim. Şişenin boğazına bir de pembe kurdele takmışlar. Ulan kim akıl eder bunları?

—Yer ayırttınız mı? dedim. Sen şimdi düşün bana vereceğin işleri. Bakkaldan dönüşte yazarız kağıda dedim.

—Yok yapacak iş. Hepsi tamam. Faik’in ablası, yengesi, eniştesi her şeyi yaptılar, artık yapılacak bir şey kalmadı, dedi Suzan abla. Yer falan da ayrıldı. Gazetede ilân çıkartacaklarmış gömmeden.

Suzan abla hem konuşuyor hem de çekiştiriyor beni. Daha fazla oyalanmayalımmış odada, biz kız tarafıymışız ne de olsa, ayıpmış.

—Al şu 250 kâğıdı bari, dedim. Geçende – Sonra fırladım odadan.

Bir içim kabarmış ki sorma, Delikanlı. Sen bilmezsin beni, tanımazsın yani. Şoför Mustafa dersin, o kadar. Ama ben oturuşundan anladım senin iyi adam olduğunu. Bardağını tutuşundan bildim. Bir yarım daha söyleyip bölüşelim mi ha? Yaşşa! Dedim ya ben adamı bardak tutuşundan – Gözüm keserse iyi.. Yoksa açılmazdım sana, içim kabardı demezdim. Ama merdivenlerden bir inmişim ki o biçim…

“Yuf olsun sana Suzan abla!” diyormuşum bir yandan. “Yuf olsun! Ulan beş kuruş için yedireceksin güzelim kızı şu akbabalara. Ulan sahip çıkılmaz mı be?”

Kapıya indiğimde sesimi duydum. Yüzüm ıslanmış. Merdivenler gülsuyu kokuyordu.

2
O koku, yaz akşamları daha keskinleşir. Günün sıcağından artakalan kolaltı teri, yıkanmış saç, kolonya karışımı bir koku. Delişmen, toy genç kız kokusu. Nesrin ne zaman otursa koltukta kalırdı.

—Kız işler nasıl gitti dükkânda bu gün?

—Ne bileyim ben? Öyle işte.. Bir iki manikür, pedikür falan.

—Kız manikürü anladık da öbürü ne oluyor?

—Ayak tırnaklarına da cilâ sürüyoruz. Manikür gibi o da, aynısı ama ayağa.

Nesrin önemli bir şey anlatırken soluğu biraz hızlanır, gözlerinden bir ışık geçerdi.

—Senin ayaklarında da var mı o boyadan?

Nesrin, hiçbir şeyi umursamaz, utanmaz, haşarı elleriyle önce eteğini sıyırdı, sonra pabuçlarını attı ayağından. Tırnakları renk renk boyalı ayaklarını koltukta toparladı: “Bak bakalım var mıymış…?”

—Kız dur deli! Kız görecekler valla!

—Görsünler. Hem kim görecek? Ömürsün Mustafa abi.

Dişlerini sonuna kadar parlatan bir gülümsemeyle açılırdı dudakları. Dişleri sarıydı, üstüsteydi biraz, uçları tırtıklıydı ama güldü mü sonuna kadar parlardı.

—Onun için kötü konuşuyorlar ya senin için. Onun için diyorlar, yok Adnan’la sandala binmişsin de…

—Ne olmuş binmişsem? Bindim..

—Daha ne olsun? Denenleri duysan.

—Adnan demiyordu. Hem ben kendim biliyorum ya bir şey olmadığını. Kötü bir şey olmadığını.

—Ama öpmüştür seni Allah bilir.

Nesrin yine güldü. Onun ılık, dişmacunu kokan soluğunu önce kulağında, sonra yanağında duydu Mustafa: Sen de öp…

Bu kız adam olmaz valla! Vallah billah olmaz! Anası da Suzan karısı olduktan sonra! Adı çıkacak bunun garanti. Mümkünü yok çıkacak.

Nesrin’in saçları uçarı kızıldı. Hareli. Sıkı sıkı geriye taradı da gene kıvırcıklanırdı alnında. Kurdeleyle bağlardı. Boğumun tam altından bol, kızıl lüleler inerdi ensesine. (Saçları hep omuzlarına dökülü duran bir kadının ansızın o saçları toparlaması, kaldırması, ensesinin görünmesi).

—Bizim için de belki dedikodu ediyorlardır, dedi Nesrin. Senle benim için.

Gür, dağınık kaşları çocuk elinden çıkma acemi bir yayla çatılmıştı.

—Yalan mı ama Mustafa abi? Bilirsin ben esirgemem sözümü. Her gün gelip dükkândan alıyorsun beni. Kışın okulun önünde bekliyorsun. Mahalleye arabayla giriyoruz, yalan mı?

—Yalan. Çünkü benim yolum düşüyor oralara, ondan geliyorum.

—İyi ama herkes bilir mi senin yolunu?

—Kız bu kitaplar bozuyor aklını senin, diye üste çıktı Mustafa. Hep görüyorum elinde. Yok Kosta Rahibesi’ymiş, yok Yeşil Geceler’miş. Nereden bulursun bunları bilmem.

—Yeşil Geceler değil bir kere, “Yeşil Gece”. O senin dediğin “Beyaz Geceler”

—İyi ya ne fark eder, yeşil gecelermiş yok beyaz gecelermiş..

—Faik veriyor bunları. Hukuka giden Faik var ya o veriyor işte. Anlatmıştım sana.

—Anlatmadın. Kim o Faik?

—Canım söylemedim mi, babamın eski bir arkadaşının oğlu. Hukuk bire gidiyor; ondan alıyorum.

—Söylemedin. Mustafa duraladı –Akıllı, çalışkan bir çocuk mu bari?

—Akıllı. Çalışkan.

—İyi öyleyse.

Nesrin, çöken akşam karanlığını bastıran bir kahkaha savurdu:

—Sen kime benziyorsun biliyor musun Mustafa abi?

—Kime?

—Dudaktan Kalbe’nin Kenanına. Şimdi geldi aklıma.

—Nasıl bir adam bu Kenan? Mustafa ister istemez güldü.

—Hiiç. Keman çalıyor.

—Tövbe de kız. Tövbe de.

Nesrin’in gülüşü yarıda kaldı.

—Dur, geldik..

pabuçlarını usul usul geçirdi ayağına. Arabadan bir sıçrayışta indi. Etekleri savruldu.

—Kız yavaş!

Güneşin bittiği yerden esen akşam rüzgârında o koca mahalleye, kara duvarlara yağ kokularına doğru yürüdü. Korunmasız bir… rengârenk bir şey gibi. Billûrdan, sırçadan. Hiç korunmasız. Genç kızların o yaşlarındaki ter kokusu, cilâ kokusu, ipek kokusu kaldı.

3.
Akşam saatleri geçmek bilmiyor. Bulaşık suyu kaynayacak birazdan. Mutfakta o saatlerin yemek kokusu, su buğusu. Bir parça aluminyum teli kopardı Nesrin, yarısını alıp pakete koydu. Çaydanlığı parlatmıştı, şimdi sıra büyük tencerede. Aslında porselen bir demlik almalı bunun üstüne. Aluminyum, tadını bozuyor çayın; sular da kötü. Şu köşeye bezlerin oraya bir çivi çakmalı yarın ilk iş. Cezveyi asmalı. Musluğun çevresi hep kalabalık, bir şey dayayacak yer yok. Bir de… yok ama süngerlerin rengi çabuk soluyor, hele yağ filan sıyırdın mı musluktan, en iyisi bir… yırtık naylon çoraplardan bir bulaşık bezi dikmeli, bir de hamam kesesi el değmişken.

—Çay oluyor mu? diye geldi Faik’in sesi.

—Oluyor oluyor.

—Yoruldun artık, gelsene.

Şimdi pencerenin önündeki koltukta oturuyordu Faik. Bir elinde gazetenin bulmacası, öbüründe tükenmez kalem, arada bir dışarı bakıyordu. Karşılıklı uzun susuşlardan, sırf karşı karşıya konmuş iki koltuk yüzünden arasıra gözgöze gelmelerden usanmıyor besbelli; gazetesinin koruyucu kalınlığı arkasına gizlenmiş, bulmaca çözüyor. Elleri, yaşlanmaya başlamış bir adamın elleri; hergün dükkânın önünde müşteri bekleyen bir adamın zincir sallamaya alışmış elleri. Katı yakalı bembeyaz bir gömlek, şal desenli son moda bir boyunbağı, kocaman taşlı kol düğmeleri. Ağarmaya başlayan saçları iki yanda usturuplu, titiz favorilerle belirlenmiş. Eve geldi mi, çizgili bir pijama geçirir ayağına; çok yoruluyor…

—Yoruldun artık dedim, gelsene Nesrin.

—Geliyorum. Şimdi.

Nesrin, çaydanlığın buğusuna tuttu yüzünü. Demliği alıp bardaklara çay doldurdu, tepsiyi içeri götürdü. Oda kapısına gelince duraladı biraz. Beş yılda alışamamıştı bu odaya, bu eve. Daha eşikte bir ürkeklik kaplıyordu içini. Uzak bir akrabayı yoklamaya gitmiş gibi. Masanın ortasında plâstik çiçekler duruyor vazonun içinde. Koltukların kollarında kolalı örtüler var. Her yer sabun, yeni yapılmış temizlik kokuyor. Faik’in evi burası.

Nesrin kocasına çayını uzatıp şekerini koyarken, her eğilip kalkışında elbisesinin açılan yakasını bastırıyordu. Bir süredir sezdiği bu alışkanlığını bir türlü yenememişti. Çay bardağıyla karşı koltuğa otururken de eteğini çekeledi, dizlerini örttü. Çayın buğusu üst dudağını yakınca durdu biraz. Bitkinliğini duydu, bardağı sehpaya dayadı. Göğsü yine sancımaya başlamıştı. Yorgunluktan, başka ne olacak… Önceleri temizliği haftada bir yaparken, şimdi ikiye çıkarmıştı sözgelimi. Sonra yemek, bulaşık. Mutfağın dinginliği o yüzden iyi geliyordu ya.. Bardakları sıcak, köpüklü sudan çıkarıp soğuk suda durulamak, sonra elleri yine sıcak suya daldırmak dayanılmaz bir tad veriyordu. Gittikçe büyüyen, bütün gövdeye yayılmaya kalkışılan bir yarayı kızgın demirle dağlamak gibi acıtıcı, ondurucu bir şey..

Geçende bavulları yazlıklarla doldurup kışlıkları havalandırırken (dışarıdaki güneş ışığıyla naftalin kokulu bir oda arasında durmadan gidip gelinen bir gün), kitap bavulu çıkmıştı karşısına. Bahar Selleri, Stepançikova Köyü, Eski hastalık hepsi aradaydı. Faik, Hukuk ikiden ayrıldığı yıl çocukluk hevesi diye bir bavula kaldırtmıştı kitaplarını. Artık çorapçı dükkânı vardı, işlek bir yerdeydi, yalnız Galatasaraylı arkadaşlarının karıları ondan alışveriş etse, zengin olurdu. İnsan, hayatın gerçeğiyle karşılaşınca, bu çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden. Öyle demişti.

Nesrin, gün ışığında büsbütün bakımsız, sararmış duran kitapların bir bir tozunu aldı, sonra büyük sandığa tıktı onları, kapağı gürültüyle örttü. Yüreğinin oradan kocaman bir taş kopmuş, taa içinde bir yerlere yuvarlanmıştı. Göğsü sızlıyordu. Ellerini yıkadı. Ama bavul kalmıştı; bavul boştu. Hemen bir çift terlik, iki don, bir sutyen, bir havlu, bir gecelik kondu bavula, sonra yine dolabın üstüne ama daha yakın, daha el altında bir yere yerleştirirdi bavulu. 250 lira olsa, 250 lirası olsa, hayatında bir bavula sığmayacak ne kalırdı ki?

—Hava da iyice soğudu, dedi Faik. Kar mı yağacak ne?

—Evet soğudu.

Nesrin çayını bitirmişti. Faik’in gazeteyi tutan elinin yanından çay bardağını aldı, iki bardağı birden mutfağa götürdü.

4.
—Kar gelir bu soğuğun ardından.

Mustafa’nın sesi, Aralık geceleri dükkân camlarında görülen yılbaşı ağacı süsleri gibi, o parlak, saydam kırmızı toplar gibi renk renk çınlayıp dağıldı. Denizden sert bir rüzgâr esiyordu. Her yan, kış gecelerine özgü bir duruluk, parlaklık, yenilik içindeydi. Mustafa’nın böyle yakışıklı, yok basbayağı güzel bir adam olduğunu hiç ayırdetmemişti daha önce.

—Nasıl akıl ettin kahveye telefon etmeyi? Şaştım. Gelsin Mustafa, altı buçukta Kabataş iskelesinden alsın beni, demişsin. Semih de unutmamış Allahtan.

—Semih nasıl?

Nesrin, üstünde orta yaşlı bir kadıncağız paltosu, göğsünde orta yaşlı bir kadın iğnesi, yanındaki genç güzel adamı süzdü. Hiç değişmemişti Mustafa.

—İyi iyi. İki çocuk yaptı peşpeşe. Kalmadı eski delişmenliği.

Bir süre sustular. Mustafa camları buğulatan soğuk, ışıklı yolu daha iyi seçebilmek için farları yaktı.

—Nereye gidiyoruz? Bir şey mi var yoksa?

—Yoo. Öylesine geldi aklıma.

—Yani bir isteğin falan vardıysa..

—Yoo. Eski mahalleyi görmek istiyorum bir. Beş yıl oldu çıkalı. Şey dedim eskisi gibi gideyim dedim. Arabayla falan.

—İyi ama Faik merak etmesin. Karanlık.

—Etmez. Evde değil Faik. Galatasaray’dan sınıf arkadaşlarıyla buluşacak bu gece. Yemeğe gidiyorlar.

—Olsun biz gene de eve yakın…

Nesrin, kesin bir kararla kaldırdı başını: Hayır.

—Ne yapalım, senin dediğin gibi olsun. Hep yenersin beni zaten. Bari bir yerde durup iki tek atalım.

—O olur işte.

Nesrin eline kocaman bir bebek tutuşturulmuş bir kız çocuğu sevinciyle güldü. Kalın, gizleyici, kara paltosunun altında el değmemiş bir kız gibi küçücük duruyordu gerçekten. Evli kadınlara özgü o mutlu, aydınlık ten, biraz gevşeyen kalçalar, ferah memeler yoktu onda. Kendi gövdesinin kalıbına zor sığdırılmış gibiydi. Denizin tuzu, yabansı havasında dudakları titriyordu, dişleri görünüyordu aradan.

—Çok sık oluyor mu bu yemekler, balolar filân?

—Çok sık, dedi Nesrin. İyi okullarda okuyanlar kopamazlar birbirlerinden. Hep buluşurlar.

Yine sustular.

—Faik bey bitirdi miydi Hukuku?

—Hayır. Çorapçı dükkânı açtı. Aksaray’da.

Nesrin’in sesi yorgundu.

Mustafa, dudaklarının kıpırtısını önlemeye çalıştı ama olmadı. Biraz kırık, biraz bitkin gülümsedi:

—Kız desene Bahar Selleri falan derken…

Nesrin yavaşça güldü önce; sonra hızlandı gülüşü, acılaştı, boğuklaştı, sonunda dağıldı, parladı yine. Sustuğunda Mustafa’nın da gözleri dolmuştu.

5.
Savrulmuş, dökülmüş, ıslak yaprakların soğuğunu duydu kalçalarında. Başının yavaş, ılık dönüşünü dengeleyebilmek için gökte buğulu duran aya baktı. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu.

Mustafa eğilip önce alnından öptü, sonra göz kapaklarından. Karanlıkta kalan başını usulca çekti gölgelerin, dalların arasından; ay ışığıyla aydınlanan bir yaprağın üstüne dayadı. Pabuçlarını çıkardı, usulca okşadı topuklarını; ayaklarını öptü, ellerini ıslak toprağa bastırdı. Saçlarını aralayıp ensesini öptü. Hiç öpülmemiş beyaz boynunu, memelerini öptü. Göbeğini öptü, karnını öptü.

Nesrin, kabalarının arasında iki duyarlık noktasının iki ufak çukurun dayanılmaz bir sızıyla, yepyeni bir sızıyla uyandığını duydu. Bir bulantı yükseldi, boğazına yerleşti. Dişleri birbirine vuruyordu. Avuçlarıyla, zonklayan kasıklarını, karın boşluğunu bastırmaya, durdurmaya çalıştı. Bacakları titriyordu. Yüzüstü döndü.

Biraz sonra gövdesinin başıboş, uyumsuz, çırpınışları bir bütün oldu. Tek bir atış, tek bir açılım. Tek bir mutluluk, tek bir coşku. Denize doğru dolu dizgin. Bildik otların, bildik kokuların, bildik yıldızların, rüzgarın altında. Sırılsıklam.

Hayatın dalaşı; gürültüsü, küfürleri, şarkıları, güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış, sevmeyi yaşamakta öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş bildik Mustafa’yı gerçekten secdiğini düşündü en son. Koyu bir su aktı toprağa.

Uyandığında, Mustafa üstünde uyuyordu. Onu hızlanan yağmurdan korumak istercesine. Uzanıp paltosunu üstlerine örttü.

—Kar gelir bu soğuğun ardından.

6.
—Sen istersen yat Faik, dedi. Ben oturup kitap okuyacağım.

Tomris UYAR

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Can Yücel: Turgut Uyar, memleketin koca bir kışla olduğunu acı acı anlamıştı

Turgut Uymaz "Büyük iş yapanların hemen hepsi, bu işleri temelli bir güçlükten, bir çıkmazdan kurtulmak için yapmışlardır." Turgut da böylesine...

Kapat