“Yalnızlık Mevsim Olur” Bir Doğa Vatandaşı: Edip Cansever – Tomris Uyar

Edip CanseverYüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.*

Bakmalar Denizi

Edip Cansever’in 1954 yılında yayımlanan Dirlik Düzenlik adlı kitabını bugün yeniden gözden geçirdiğimizde iki önemli nokta dikkatimizi çekiyor. Bir kere, Cansever’in o günlerde girişilen “şiiri topluma mal etme” çabası içinde bile şiirin onurunu koruduğunu görüyoruz ki, genç bir şair için çok önemli bir özellik bu; sonra, Cansever’de bugün daha bilinçli hale gelen öze ve anlatıma ilişkin özelliklere rastlıyoruz. Bunların yanı sıra o dönemin ortaklaşa şiir beğenisinden, ortaklaşa şiir anlayışından da etkiler taşıyor kitap. Şiirler genellikle Alilerin, Zurnacı Mehmetlerin, Akça Kızların çevresinde dönüyor; kahvelere, mesire yerlerine gidiliyor; serin, ahşap evlerde cezveler ateşe sürülüyor; çamaşırlar mis gibi kokuyor; toplumun sömürgenleri de yeriliyor bol bol. Şiirlerde günlük konuşmanın izleri göze çarpıyor: fıldırfış, alıştım pisipisine, tüh, vah vah vb.
Acaba Cansever’in ayırıcı özellikleri neler? Bu soruya verilecek ilk karşılık şu: Cansever kendi eliyle yerine yerleştirdiği doğanın (“İsterim her şeyi ‘ben’ koymalı dünyaya”) çok sesli ve ancak akılla görülen, daha doğrusu diyalektik açıdan ve insan değerleri açısından bakılınca daha bir tadına varılan inceliklerini o dönemde eşine az rastlanır bir ustalıkla ele almış. Sıradan şeyleri anlatırken bile şiirden tamtamına kopmuyor, “Masa da Masaymış Ha” da kesin bir yükselti kazandırdığı şiiri sık sık buluyor:

Dedim ya inanmadım kendime
Baktım bir yığın insan
Bir telaş gökyüzünde
Kuş kayıp sonsuzluktan

Yalnız Dirlik Düzenlik’te ve onu izleyen Yerçekimli Karanfilde Edip Cansever doğanın içinde insan’ı birim olarak alma eğiliminde. Eşyaya can katsa bile insanı eşyalaştırmaya yanaşmıyor pek. Eşya, doğanın içinde ve insanın karşısındaki yerini alırken birtakım özellikler yükleniyor:

İskemle kendini saklar böyle şaka olmaz
Ansızın görünmek için yapar bunu
Bakarız odanın güttüğü birşeydir iskemle

Yada:
Kapılar pencereler tabiatla oynaşacak
(İnsanın eşya özelliklerini yüklenmesi, yani doğada tam bir eşitlik ve denge kurulabilmesi için Umutsuzlar Parkı’nı beklemek gerekiyor: “Bir çentik, bir kırık şey… aranızdayım nasılsa”)
Yerçekimli Karanfilde şiire görüntü öğesi yerleşiyor. Cansever, “kuşa bin türlü bakmasını bilen” bir şair olduğu için soylu görüntüler kazandırıyor şiire, dil üstüne kafa yoruyor, genellikle kullandığı katı dörtlüklerden sıyrılıyor, şiirlerine o şiirlerin getirdikleri biçimi uyguluyor. Kitabın en önemli özelliği çoğullamalardan çıkan tat: “Derken karanfil elden ele”, “yaprağın daha bir yaprağa değdiği”, “hep birden bir şey oluyoruz işte.” Giderek iyimser, güvenli bir çağrıya dönüşüyor bu çoğullamalar. Bu arada ilerdeki Cansever’i haber veren iki mısra göze çarpıyor:

Dursak, ya da bir durmadan görünsek
Hiç değil bununla yetinsek azıcık da.
Ateşsiz Cehennem

Umutsuzlar Parkı’nı ayrı bir bölümde incelemek gerek. Edip Cansever, Yerçekiınli Karanfil’den uzanan çizgi üstüne açtığı paranteze yerleştirmiş bu kitabı; gerçi burada denediği boşalım sonradan yoğunlaşarak, belirginleşerek, kurallaşarak Petrol’e ve Nerde Antigone’ye kılavuzluk edecektir, ama bence bu parantezi kapayıp Umutsuzlar Parkı’nın öndeyişi olarak değerlendirmek daha uygun olur. Bu şiirlerde Edip Cansever, mısradan sapmayı denemiş ama yine de mısraya bağlı görüntü dizilerine yer vermiş diyebiliriz, çünkü şiirler bütünüyle mısra tadında. “Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler”i andıran kişiler, toplum kurallarına uyarak yani evlenerek, temiz gömlek giyerek, yıldönümlerine çiçekler alarak sürdürüyorlar yalnızlıklarını. Ne yapsalar suçsuzdurlar bir bakıma; çünkü yokturlar. Ne yapsalar da suçludurlar bir bakıma; çünkü çağlarının sorumunu yüklenmişlerdir. Dirlik Düzenlik’te ipuçlarını veren suçluluk duygusu (“Bir de utanmak olmasa / Dünyayı seviyorum demektir”), Umutsuzlar Parkı’ndan sonra bir varoluş sorunu olarak yeniden ve sık sık ele alınacaktır: “Durmadan suçlusunuz ve artık kendinizi / Gücünüz yok ödemeye”.
Albert Camus, Sisifos Söyleni’nde şöyle diyor: “Boşluğun çokşeyler anlattığı, günlük hareketler zincirinin koptuğu, yüreğin kendisini yeniden düğümleyecek halkayı boşu boşuna aradığı o garip ruh hali(ni tanımlayan bir “hiç”) uyumsuzluğun ilk belirtisi gibidir. Edip Cansever’in “Bir hiçin bir ağızla durmaksızın kemirildiği” evreninde iğreti bir yüz ediniyor kişi, iğreti konuşmalara giriyor, içki içiyor, iskambil oynuyor ve “o kadar avunuyor ki anlaşmaya başlıyor çaresiz.”

Gözlerimizi Sallantılı
Bir Denize Bırakır Gibi
İçimize Bıraktık

Petrol’de ve Nerde Antigone’de başkaldırma eylemi evrensel bir özne kazanır, insanın genel serüveni, “ben”i tartışır. Cansever’in kullandığı anlamda “ben” çağının tanığıdır, doğanın herhangi bir parçasıdır ve “Tanrı’nın öbür eşyaları”yla takas değeri olan bir nesnedir. Son kitaplarda şu mısralara rastlarız: “Kervanın ben tutarındaki parçaları”, “Bulunmuş bir eşyayım da sanki, / örneğin bir para cüzdanı, bir anahtar zinciri”, “Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri / Durmadan kendimle karıştırıyorum.”
Cansever, sosyolojik alandan felsefi alana usulca kayarken “uyumsuz” bir yabancılaşma dener kendine, kokuların tadını, tatların sesini tartışır. Sıkıntının iki çıkar yolu üstünde durur: Kan ve yangın. Kan, yaraya soluk aldıracak ilkel bir çaredir, yangında ise bütün olanaklarıyla bir yeniden doğuş gizlidir: “Kim ne derse desin ben bu günü yakıyorum / Yeniden doğmak için çıkardığım yangından.” Ölüm çare olamaz sıkıntıya, çünkü ölünün ölmesi gibi bir şey söz konusudur. Yoğun bir kısırlık sürüp gider böylece. Cansever, kısırlığı kısırlıkla çiftleştirip kısırlığa gebe bıraktıracak kadar ileri gider: “Ya da bir kadın bir kadını öper gibi / Hiçbir şey anlamıyor yaşamaktan”, “Ve bütün gün seviştiler acılarıylan.”, “Ya sayılarla çiftleşiyor ya notalarla / Hiçbir zaman gebe olmadı”, “Kendine baktıkça da çocukları olan hüzünden”, “Dişi alkoller yani çiftleşip bırakırlardı sesimizi…”

Yalnızlık Mevsim Olur
Tragedyalar’da mısra işlevini yitirmiştir. Gittikçe solan humor, büsbütün silikleşir; aşkın sözü edilmez; içkonuşmalarla desteklenen anlatım yerini kesik, yalın ve tekdüze bir monologa bırakır. Yalnızlık mevsim olur. Eliot’un deyimiyle, “sanki büyülü bir fener sinirleri desenlerle perdeye yansıtmıştır”. Eşyanın canlı profili öylece kalakalır; her şeyin soluk bir biçimi söz konusudur artık. Cansever, “Ellerini arar ve onları kollarının ucunda sarkar bulur.” Sevginin araçları korkuya dönüşmüştür bu kitapta. Gök bırakılmaktan doğan bir yaratıktır, krizantemse soyunur yapraklarından, tedirgin bir yolcu oluverir, ama ölümlerin çoğalmasıyla yeni bir umut kapısı açılmıştır: “Çünkü en büyük yaslar / en büyük ölümlerden sonra tutulur.” Cansever ölümle sıkıntının dölleri diye adlandıracağımız kişilerini konuştururken “uyumsuz”u usul usul okşar, insanın isyanına güvenir, haklı hüzünler bulacağına inanır. Bu kişilerin zaten çözülmekte olan bir toplumda yaşamaları Cansever’in temelde umuttan ayrılmadığının, başka bir yarın beklediğinin kesin kanıtıdır.

Giderek Bakmanın Ta Kendisi Olurdum

Çağrılmayan Yakup’ta “Bir zamansızlığın Yakup’a doğru içi” gözlemlenir. Direnen, baş eğen, tekrar direnen, beklemeye hükümlü, başlarında siyahtan haleler taşıyan Dökümcü Niko(lar): Ve Rıza 666 gibi bükülmüş.

Edip Cansever, şiirlerinde sık sık manastır, gemici, kavas, Tevrat, zangoç, Vartuhi gibi “bize yakın gelen yabancılaşmalardan” söz ediyor. Güneş gözlükleri, oteller, duvar kâğıtları daktilo makineleri, prospektüsler, biyoloji uzmanları gibi çağdaş iğretiliklere yer veriyor. Yeni Dergi’deki son şiirleri (“Cin” ve “Oda”), onun içinin evini gezmekten usandığını, yine yazlık bir doğa’ya yerleşeceğini gösteriyor galiba.

Tomris Uyar
Papirüs, Sayı 2, Temmuz 1966

*Umutsuzlar Parkı / Edip Cansever

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? Film Müzikleri

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü, senaryosunu Levent Kazak'ın yazdığı, yönetmenliğini Ezel Akay'ın yaptığı ve başrolleri Haluk Bilginer veBeyazıt Öztürk'ün oynadığı 2005...

Kapat