Varlık ve Hiçlik: Olumsuzlamanın Kökeni, Sorgulama – Jean-Paul Sartre

Araştırmalarımız bizi varlığın bağrına getirdi. Ama aynı zamanda da bir açmaza ulaştılar, çünkü keşfetmiş olduğumuz iki varlık bölgesi arasında bağlantı kuramadık. Herhalde soruşturmamızı sürdürebilmek için seçmiş olduğumuz perspektif kötüydü.

Descartes da ruh ile beden arasındaki ilişkilerle uğraşmak zorunda kaldığında kendini benzer bir sorunun karşısında bulmuştu. Bu durumda, düşünen töz ile uzamsal töz arasındaki birliğin gerçekleştiği olgu alanı üzerinde, imgelemde [imagination] çözümün aranmasını tavsiye ediyordu. Tavsiyesi değerlidir: elbette bizim kaygımız Descartes’ın kaygısı değil ve biz, imgelemi de onun anladığı gibi anlamıyoruz. Ancak, Descartes’ın söylediklerinden bizim muhafaza edebileceğimiz şey, bir münasebetin iki terimini önce ayırıp sonra bir araya getirmeye çalışmanın yersiz olduğudur: münasebet sentezdir. Bunun devamı olarak, analizin sonuçları bu sentezin uğraklarıyla örtüşmez.

Bay Laporte, yalıtılmış halde varolmak için yapılmamış olanı yalıtılmış bir halde düşündüğünde, soyutlama yapıldığını söyler. Buna karşılık, somut, yalnızca kendi kendisiyle varolabilen bir bütünlüktür. Husserl de aynı görüştedir: ona göre, kırmızı bir soyuttur, çünkü renk figür olmaksızın varolamaz. Ancak zamansal-mekânsal olan “şey”, bütün belirlenimleriyle birlikte bir somuttur. Bu bakış açısından, bilinç bir soyuttur; çünkü kendi kendisinde kendindeye açılan ontolojik bir köken barındırmaktadır ve buna karşılık fenomen de bilince “görünmek” zorunda olduğuna göre aynı biçimde bir soyuttur. Bilinç de fenomen de somutun uğraklarını oluştururlar ve somut bu uğraklardan oluşan sentetik bütünlükten başka bir şey olamaz. Somut, örneğin, Heidegger’in “dünya-içinde-varlık”(dünyada olma)* adını verdiği ve insanın dünya ile olan o özgül birleşmesini taşıyan, dünya üzerindeki insandır. Kant’ın yaptığı gibi “deneyim”i imkân koşulları üzerinde sorgulamak; Husserl’ın yaptığı gibi dünyayı bilincin noema bağlılaşığı durumuna indirgeyecek bir fenomenolojik indirgeme gerçekleştirmek, bile isteye soyuttan başlamaktır. Ne var ki, Spinoza’nın sistemi içinde tözün kiplerinin sonsuza kadar toplanmasıyla töze ulaşılamadığı gibi, burada da, somut, kendisinden soyutlanan öğelerin toplanması ya da düzenlenmesiyle yeniden oluşturulamaz.

Varlık bölgelerinin ilişkisi ilksel bir fışkırmadır ve bu da varlıkların bizatihi yapısının parçasıdır. Esasen bunu, daha ilk incelemede fark ederiz. Gözümüzü açmamız ve dünya-içindeki-insan olarak o bütünlüğü tam bir naiflik içinde sorgulamamız yeter. Bu bütünlüğün betimlenmesi yoluyla şu iki soruya yanıt verebiliriz: 1) Dünyada olma diye adlandırdığımız sentetik münasebet nedir? 2) Aralarındaki münasebetin mümkün olması için, insan ve dünya ne olarak anlaşılmalıdır? Doğrusunu söylemek gerekirse, bu iki soru birbiri üzerine taşmaktadır ve bunları ayrı ayrı yanıtlamayı umamayız. Zira insan davranışlarından her biri dünya üzerindeki insan davranışı olarak bize aynı zamanda hem insanı, hem dünyayı, hem de onları birleştiren münasebeti verebilir; yeter ki, bu davranışları ancak düşünümün bakışıyla tespit edilebilecek öznel duyum izleri gibi değil de, nesnel olarak kavranabilen gerçeklikler gibi düşünebilelim.

Kendimizi tek bir davranışın incelenmesiyle sınırlamayacağız. Tersine, bir çokdavranışı betimlemeye ve davranıştan davranışa ilerleyerek “insan-dünya” ilişkisinin derin anlamına nüfuz etmeye çalışacağız. Ama her şeyden önce araştırmamızda bize yol gösterebilecek bir ilk davranış seçmek uygun olur.

Esasen bu arayış bile bize arzu edilen davranışı sağlıyor: kendisi olduğum bu ben-olan insanı eğer şu anda dünya üzerinde olduğu haliyle kavrarsam, onun varlık karşısında sorgulayıcı bir tavır içinde olduğunu saptarım. “Bana insanın dünya ile münasebetini açınlayabilecek bir davranış var mıdır?” diye sorduğum anda bile sorguluyorum. Bu soruyu nesnel bir tarzda düşünebilirim, çünkü sorgulayanın bizzat ben ya da beni okuyan ve benimle birlikte sorgulayan okur olmasının fazlaca önemi yoktur. Ama öte yandan, bu soru sadece şu kâğıdın üzerine yazılmış sözcüklerin nesnel bütünü de değildir: onu ifade eden imlerle bu sorunun ilgisi yoktur. Tek sözcükle, bir anlam ifade eden şey insan tavrıdır. Peki bu tavır bize neyi açınlar.
Her soruda, sorguladığımız bir varlık karşısında bulunuruz. Dolayısıyla her soru, sorgulayan bir varlık ile sorgulanan bir varlığı varsayar. Soru, insanın kendinde-varlıkla olan ilksel münasebeti değildir, tersine, bu münasebetin sınırları içinde durur ve onu varsayar. Öte yandan, sorgulanan varlığı bir şey hakkında sorgularız. Varlığı ne hakkında sorguluyorsam, işte o varlığın aşkınlığına katılır: varlığı, varlık tarzları ya da varlığı konusunda sorgularım. Bu bakış açısından soru, bekleyişin değişik bir türüdür: sorgulanan varlıktan bir yanıt beklerim. Yani, sorgulama-öncesi bir aşinalık fonu üzerinde bu varlıktan varlığını ya da varlık tarzını bir şekilde açık etmesini beklerim. Yanıt bir evet ya da bir hayır olacaktır. Soruyu, olumlama ya da olumsuzlamadan ilke olarak ayıran şey, aynı ölçüde nesnel ve çelişik olan bu iki imkanın varlığıdır.

Görünüşte olumsuz yanıt içermeyen somlar vardır — tıpkı örneğin yukarıda sorduğumuz soru gibi: “Bu tavrın bize açıkladığı nedir?”Ama, aslında, bu tür sorulara, “Hiçbir şey”, “Hiç kimse” ya da “Hiçbir zaman”la yanıt vermenin her zaman mümkün olduğu görülür. Nitekim, “İnsanın dünya ile münasebetini bana açınlayabilecek bir davranış var mıdır?” sorusunu sorduğum anda, ilke olarak şöyle bir olumsuz yanıtın imkânını kabul ederim: “Hayır, böylesi bir davranış yoktur.” Bu demektir ki, böyle bir davranışın varolmayışının aşkın olgusuyla yüz yüze gelmeyi kabul ediyoruz. Belki de bir varlık-olmayanın nesnel olarak varolduğuna inanmamaya eğilim duyacağız; söyleyeceğimiz şey sadece bu olgunun beni kendi öznelliğime gönderdiği olacaktır: bu durumda aşkın varlıktan, aranan davranışın düpedüz bir kurmaca olduğunu öğrenirim. Ama, her şeyden önce, bu davranışı salt bir kurmaca diye nitelemek, olumsuzlamayı ortadan kaldırmaksızın maskelemektir. “Salt kurmaca olmak”, burada “bir kurmacadan başka bir şey olmamakla” eşdeğerdir. Bundan başka, olumsuzlamanın gerçekliğini yok etmek de yanıtın gerçekliğini ortadan kaldırmaktır. Nitekim, bu yanıtı bana varlığın kendisi vermekte, dolayısıyla olumsuzlamayı bana açık eden de o olmaktadır. Şu halde sorgulayan için olumsuz bir yanıt sürekli ve nesnel olarak mümkündür. Bu imkânın karşısında sorgulayan, bizatihi sorgulamakta oluşundan ötürü, kendini sanki belirsizlik halinde ortaya koyar: yanıtın olumlu mu, yoksa olumsuz mu olacağını bilmez. Böylece soru, iki varlık-olmayan arasında kurulmuş bir köprüdür: bilmenin insandaki varlık-olmayan yanı ve, aşkın varlıktaki varlık-olmayan imkânı. Nihayet soru, bir hakikatin varoluşunu gerektirir. Bizatihi soru aracılığıyla, sorgulayan, “Bu böyledir, başka türlü değil”denilebildiği tarzda, nesnel bir yanıt beklediğini durulamaktadır. Tek sözcükle, hakikat, varlığın farklılaşması vasfıyla, sorunun belirleyicisi olarak üçüncü bir varlık-olmayanı işin içine sokmaktadır: sınırlamanın varlık-olmayanını [le non-etre de limitation]. Bu üçlü varlık-olmayan her sorgulamayı, özellikle de metafizik sorgulamayı koşullandırır — bizim sorgulamamız da metafizik bir sorgulamadır.

Varlığın araştırılması için yola çıkmıştık ve sorgulamalarımızın dizisi boyunca sanki varlığın bağrına kadar götürülmüş gibiydik. Oysa, hedefe ulaştığımızı düşündüğümüz bir anda, sorgulamanın kendisine şöyle bir göz atmak bile, aniden, hiçlikle çevrelenmiş olduğumuzu bize gösteriyor işte. Varlık hakkındaki sorularımızı koşullandıran, varlık-olmayanın bizim dışımızdaki ve içimizdeki sürekli olabilirliğidir. Ve yanıtın sınırlarını çizecek olan da, yine varlık-olmayandır: varlık ne olacaksa, bu, zorunlu olarak olmadığı şeyin fonu üzerinden elde edilecektir. Bu yanıt ne olursa olsun, şu biçimde formülleştirilebilir: “Varlık bu’dur ve bunun dışında hiçbir şey değildir.”

Böylece gerçeğin yeni bir bileştiricisiyle karşılaşıyoruz: varlık-olmayan. Sorunumuz daha da karmaşıklaşıyor, çünkü artık yalnızca insanın varlığının kendin-de-varlıkla olan münasebetlerini ele almakla yetinmeyeceğiz; varlığın varlık olmayanla münasebetini ve insanın varlık-olmayan oluşu ile aşkın varlık-olmayan arasındaki münasebetleri de irdelemek durumundayız.

Jean-Paul Sartre
Kaynak: Varlık ve Hiçlik

Yorum yapın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Önceki yazıyı okuyun:
Kot pantolonun kökenleri ve evrimi – Katya Foreman

Çivit mavi renkte katlanan paçalardan bol paça modellere, oradan da bugünkü dar paçalara kadar gelen ve biçimi sık sık değişen...

Kapat