Üç Maymun ya da Türkiye’ye ve İnsanımıza bir Ağıt Üzerine…/ Zahit ATAM


1980 sonrası Türkiye toplumu üzerine yapılmış en iyi gözlemlerden birisi
Koza’dan itibaren bütün filmlerinde gördüğümüz yaşamın olabildiğince fazlalıklarını törpüleyen, gözlemler ve anlardan insan yaşamlarının yoğun bir portresini elde etmek için Tarkovski’nin Sculpturing In Time olarak özetlediği “fazlalıkların” atılması ve yaşamla/çelişkilerle bizi baş başa bırakan en az söz, yoğun çelişki ve insan ilişkilerine dair derin gözlemlerin anlatılması olarak Üç Maymun, bir dramatik hikâyenin değil, bir toplum üzerine derin ve gerçekçi gözlemlerden oluşan bir film.
Peki nedir “Sculpturing In Time”? Bu kavramlaştırma büyük Sovyet yönetmeni Tarkovski’ye aittir, Tarkovski 1980’li yılların ortalarında İsveç’te The Sacrifice (Adak, Kurban, Özveri, anlamlarına gelir ve Türkiye’de Kurban olarak Festivallerde gösterilmiştir) filmini çekerken, belirli ölçülerde gırtlak kanserinden öleceğini de biliyordu. Bu filmi bir tür vasiyet filmi olarak çekmiştir. Filmin çekimlerinden önce Tarkovski üzerine bir belgesel yapıldı Fransızlar tarafından. Bu belgeselde, kuşkusuz sinema tarihinin en büyük estetlerinden Tarkovski sanat ve sinema üzerine görüşlerini açıkladı. Sinema için uygun şekillerde bir insanın bütün yaşamının filme alınması ve daha sonra bir heykeltıraşın bu devasa malzemeden yontup fazlalıklarını atarak zaman içinde değişen, gelişen ya da çöken insanın anlatılması süreci olarak “Zaman içinde yapılan Yontu” olarak ideal filmin yapılabileceğini iddia etmiştir. Bu anlamda Sculpturing In Time yaklaşımı sinemayı bütünüyle gerçeklikten beslenen ve gerçekliğin üzerine derin düşüncelerin, muhakemenin, anlama çabasının ürünü olarak Sosyalist Sovyet sanat görüşüyle gerçekten uyumlu bir şekilde anlatılmış da oluyordu. Peki nedir uygun şekilde çekmek?

İşte tam da bu noktada sinema da bir dizi değişik akım, sonsuz sayıda gerçekliği sinemasal olarak yeniden inşa etme çabası vardır. Nuri Bilge’nin Tarkovskiyen sinema yaptığı bu topraklarda çok söylenir; ben bu görüşe ikisini de seyretmiş, seminerlerinde incelemiş, ikisini de çok sevmiş ve ikisinden de gerçekten etkilenmiş birisi olarak, katılmıyorum. Nuri Bilge’nin Tarkovski’yi seyredip anladığından hiç kuşku duymuyorum, onun kıymetini bildiğinden de hiç şüphe etmiyorum. Sorun şuradaki Tarkovski büyük sosyalist Sovyet mistisizminin çocuğudur ve ikinci dünya savaşı sonrasında bu gelenek içinde yetişmiş en önemli sinemacıdır. Dolayısıyla Tarkovski, belki de sinema tarihinin en ilginç tutarlılık gösterilerinden birisi olarak, ilk uzun metrajlı filmi İvan’ın Çocukluğu’ndan son filmi Kurban’a kadar bütünüyle davası için ve insanlığın gidişatına karşı çıkan bir muhalif olarak kendini feda etmenin, kendini adamanın ve kendini sıradan dünyanın gidişatının bütün bezdirici nimetlerinden el etek çekmiş birisi olarak, ahlaklı bir feda etmenin sinemacısıdır. Tarkovski kamera hareketleriyle, oyuncu yönetimiyle, kullandığı renklerle, müzikleriyle sınırlandırılacak, dolayısıyla formel olarak incelenebilecek birisi değildir. Bir sinemacı-şairdir, estettir, bir geleneğin temsilcisidir. Bu anlamda Nuri Bilge, kesinlikle önemsiz birisi olmamasına rağmen, aynı gelenekten gelmemesi, ancak en önemlisi de, anlattığı dünya içinde tam tersi şekilde, dünyanın ilişkilerine acı acı bakıp, adanacak bir şey bulamayan ve yine insanın kendi yaşamından yola çıkarak yaşadıklarından acı çeken insanın anlatıcısıdır. Nuri Bilge’nin sinemasından, insan anlayışından, anlatma yöntemlerinden bir eksiklik çıkarmadan, farklı dünyaların ve insanlıktan çıkarılmış farklı sonuçların insanları oldukları için, olsa olsa Nuri Bilgeciyen bir yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir; en doğrusu da budur. Ancak yaşam ve yontma tarzı olarak belirli benzerlikler kurulabilir, bunu yapmaya çalışmak serbesttir, az bildiğin bir konuda olur olmadık benzerlikler bulmak başkadır. Nuri Bilge’nin filmlerinde materyalist insan anlayışının insan yaşamındaki çelişkilerine son derece derinden bakıp, bütün o karmaşanın içinde ne kadar basit yalın çelişkilerin yattığını sezen-gösteren bir tavır açıkça görülür, ve bu sinema da gerçekten büyük ve etkileyicidir.

Filme geri dönersek; Türkiye’nin 1980 sonrasına damga vuran üç önemli özelliğin; yani riyakârlık (ikiyüzlülük), güce-paraya-statükoya tapınma, insan olarak kendinden ve toplumsal gerçeklerden kaçınma ve bunların sonucu tarihiyle yüzleşemeyen, insanlar arasındaki ilişkilerde güvensizlik ve sonuç olarak aşırı cahillikle dolu ve olmayan-meydanların-kahramanlarının egemenliğinde olan giderek bayağılaşmış bir toplumun üyeleriyiz biz.
Filmden devam edersek, Servet’in araba kullanması ve kaza, sonrasında değerli burjuvamızın korkması, burjuvalara özgü bir yerleşim yerindeki kazanın hemen sonrasında bir başka arabanın gelmesi, cesedi görüp biraz duraksayarak arabadan inmeden cesedin etrafından geçerek yoluna devam etmesi… Ardından sabahın köründe şoförünü araması ve ona “makul, içten…” teklifini iletmesi, çaresizlik içindeki Eyüp’ün biraz da o sessiz ve dingin sesteki tehdidi görüp hapsi kabul etmesi… [Statüko insanları eşitsiz olarak yaratıldıklarına ikna ettikten ve kendisine karşı çıkanları acımasızca ve vahşice; kimini öldürüp kimini hapse atıp, kimini susturup kimine sus payı verdikten sonra, toplum yücelme noktasından inanılmaz derecede alçalma noktasına doğru gider. İktidara karşı büyük direniş yenilgiyle sonuçlanınca itaatin en ahlaksızı ve en omurgasızı gelir çünkü. Tam bu süreçte toplumun bütün ilgi alanları, bütün bilir-kişileri, bütün referans noktalarına müdahale edince bütün bir toplumun gidişatı büyük bir hızla değişir çünkü. Dönemin en saldırgan aktörleri de saf değiştirenler olacaktır; yeni dönemin egemen iktidarı herkese havlayacak sahibinin sesi davudi sesli desibeli yüksek köpekler ister çünkü. Bir toplumun en yeteneksizleri işte benim sıram diye öne atılırlar; artık geriye sadece yeni dönemin korkunç insan düşmanlığı değil, geçmişin en masum yanlışları gelir; işte size özeleştiri dönemi açılmıştır artık.]
Dolayısıyla kuzu kuzu patronu yerine ailesini düşünerek meşakkatlere katlanan, başarısız oğlunun mutlaka üniversiteyi kazanmasını isteyen, ailesine sadık fedakâr ve itaatkâr baba. Babasına karşı suskun ama sınav için çalışmayan, rahat bir iş arayan, otomobile düşkün biraz bıçkın bir oğul ve sermaye olarak gerekli parayı babasına söylemeden annesini aracı koşarak hapiste yatmanın bedeli olarak gelen parada gören oğul… Kocasından çekinen, çalışan, ailesine ve kocasına düşkün bir anne, sonra oğlunun tuhaf adlı arkadaşlarıyla girdiği maceradan sonra çıkar yol bulamayınca mecburen patronu görmeye giden ve bu arada acılı aşkların şarkıcısı Tilbe’nin şarkısını telefonuna müzik yapacak kadar piyasayı ve popu takip eden bir kadın. Seçimlerde dört dönüp seçilmek için ideoloji dışı bütün manevraları çekinmeden yapan, yüce milletine mecliste hizmet etmek için yanıp tutuşan bir burjuvamız. Onun için bedeli neyse ödeyip hizmet aşkını törpületmeyen burjuvamız, ama işte Tilbe’yi görünce muhteşem bir esinle kadını süzen ve anında yabani arzusunu tatmin etmek için muhteşem kilit-açıcı olarak otomobili. Servet’imizle bile konuşmamaya özen gösterecek kadar namuslu anne, ancak normal iletişim kuramayıp flörtü ıskalasa bile niyetini gösterdiğinde işi bitireceğine inanan yönüyle derin bir insan-sarraflığı. Para gelince neredenini ve nasıllığını sormayan bir oğul. Ardından namuslu, fedakâr annenin çözülüşü, aile içinde baba hariç geçici ferahlama ve biraz da biz insan olalım nidaları. Oğlun bir yaz günü fenalaşması ve bir çuval incirin berbat olması; hafif bir rüzgâr, dalgalanan bıçak, sonra geriye çekiliş, dışarıda bekleyiş ve bir iki tokat; neyse ne gelirse kardır mantığı. Hapisten çıkış, dengelerin alt üst oluşu. Oğlun çaresizce açıklamaları, ailenin büyük yası ölen kardeşin mezarını ziyaret, tekrar kavuşmanın ve mutlu olayların güzelce yasla karışık anılması ve kutsallık nidaları. Ardından Eyüp hapisten çıkınca, bu kadar oynaş yeter diyen Servet’imizin mutlu aile tablosu çaresiz Hacer’in solgun bakışlarını üzerinde hissedince bozuluyor ve kızıyor arkadaşımız (o da Sabancı kadar bizden birisi); baba içerde beklerken Anne’nin isyan ettirdiği Servet’imiz banyodan çıkmasını bekleyemiyor, ardından Eyüp’e ters çıkış. Hacer annemizin temizlenip, boy abdestini alıp Servet’ten kalan cicilerini giymesi, Eyüp’ün şaşkınlığı ve kıllanması, cinsel arzusuyla olup bitenleri anlama çabası, artık iyice bozulan aile tablosu, açıklamalar birbirine uymayınca telefonda bağıran adamla birleşen tekinsizlik. Hacer’in küçük özgür kadını oynayışı, bana güvenmiyor musun, neyi sorguluyorsun diyen özgürlük nidaları, yediği tokat ve örtülü-dengeli şiddetle biten “sevişme başlangıcı”. Patronumuz Servet’in Hacer’e mükemmel açıklamaları ve çözümlemeleri, namuslu annemizin toparlanamaması ve yeni döneme uyum gösterememesi, bu sırada kişisi gösterilmeyen bir izleyici bakış açısı. Kızgın patron ve diz çöken annemiz. Olayları yaklaşık çözen babanın bastıramadığı çıkışsızlığı, oğlanın tedirginliği; sonuç olarak hiç kimse kozlarını açık oynamamıştır, sürekli ikili suç ortaklıkları; bütün karakterler felaketin eşiğinde beklemektedir. Annenin çıkışsızlığı, babanın sosyal ortamı muhteşem kahve, delikanlı arkadaşlar, Eyüp’ten daha yoksul, daha ezilmiş bir kahveci çırağı. Babanın sığındığı ölen oğlun sıcak dokunuşu, annenin sonuçsuz intihar etme çıkışları, babanın bir yandan isteyen öte yandan ölümden de çıkış bulamayan hali. Giderek ölümü hatırlatan ölen oğul ve birisi ölmeden yeniden- dengelerin kurulamayacağı bir atmosfer. Oğlun nihayet esen hafif rüzgârdan belki de gelecek olanı almadan eline bıçak ya da silah almayan hareketiyle ertelenmiş çöküşün gerçekleşmesi. Hapisten gelen para yeni bir hapislik için başkasına açılan ihaleyle gider. Hesabı verilemeyen yaşamlar, çıkışsız-geleceği olmayan-süreci sorgulayamayan ve ne yapacağını bilemeyen insanlarımız ve bir burjuvamızın katli. Sert Servet’imizin sekreterine söylediği “sanki ilk defa yalan söylüyorsun” repliği ve diğer insanlara da sürekli bunu hatırlatan tavrı, işlerin oluru için her şeyi mubah gösteren tavır, insanın yüzüne bırak bunları da “Sen fiyatını söyle” diyen ve bedelini namusluca ödeyen bir burjuva ya da bizim düzenimiz. Filmin belki de en kötü yeri olan polis sorgulaması; bizim ülkemizde alkolden kafayı bulup aşırı hızla ölen burjuvalarımızın genç tosuncukları için bile ulusal yas ilan edilip, köpekleri ne kadar sevdiklerini belirterek medyamız yas tutuyorsa, onlar öldürüldüklerinde hele bir proleter adayı öldürmüşse sahibinin sesi polisimiz bu kadar sakin sorgulamaz, diye düşündüm de bir an. Caudwell’in mükemmel inceleme kitaplarının adlarını bilir misiniz? Türkçede Metis yayınevinden “Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler I-II” olarak çıktı.
Bu ülkede burjuvazi gerçekten ağa babaları olan daha büyük burjuva milletlerine kültürümü-ulusumu-geçmişimi-ahlakımı-onurumu öldürürüm de, yine devrime izin vermem deyince bunlar oluyor işte. Bir de Refah’ın yükselişinden itibaren artık Anadolu’nun batısında da iyice yaygınlaşan “kan parasını alıp, helalleşelim, iki tarafta karlı çıksın” mantığının inanılmaz örnekleri… Taşeronu lağımın kapağını kapatmayınca boğulan çocuğun babasının ilk önce verip veriştirmesi kan parası için yapılan pazarlık için alıştırma olarak işlevliymiş. Üzmez’in oral seks yapması artık şikâyet konusu yapılmazmış, zaten çocuk üzerinde okumuş-üflemiş olduğu için hiçbir travmatik etki yapmadığını adli tıp bile buyurmuş, üstelik jet hızıyla. Burjuvazimizin bize layık gördükleri. Bir kez daha yıkıntının derin, dejenerasyonun yapısal olduğu bir topraktan gerçek bir sanat eseri çıkıyor, Üç Maymun 1980 sonrasında yapılan ve Türkiye toplumu üzerine yapılmış en iyi gözlemlerden birisi. Sadece bir ailenin dramı olarak seyredenler kadar ilkel, sorunlu ve cahil insanlardan olmayalım ve kendi toplumumuza bu kadar şarkiyatçı gibi bakmayalım. Toplumsal ilişkilerimiz üzerine acı acı gözlemler yapan bir sanatçının kaybettiklerimizi hatırlatan bugünümüz üzerine bir ağıt olarak seyredilmeli. *

ZAHİT ATAM
Sinema Tarihçisi
Yeni İnsan Yeni SİNEMA dergisi
Yayın kurulu üyesi ve yazarı
 

Üç maymun filmi için üç yazı

Sonraki>> (Üç Maymun: Kan Kusup Kızılcık Şerbeti İçtim, ya da film eleştirisinde unutulan Türkiye gerçekliği üzerine…)

……………………………………………………………………………………………………………
 *Bu yazı Yeni İnsan Yeni Sinema dergisinin  yeni sayısında yayınlanacak. Daha fazla sinema  ve tiyatro yazısına ulaşmak için Yeni SİNEMA dergisini takip etmeyi unutmayınız!..

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Bertolt Brecht: İnsan Neyle Yaşar?

Gelecek yıl 11. düzenlenecek olan şehrin en büyük modern sanat etkinliği olan İstanbul Bienali’nin yeni küratörleri WHW (What, How & for...

Kapat