Toplumsal Bir İleti: “Yeryüzünde Sesler” – Roni Bulut

“Bir ses yankılanıyor”
“Kulaklar çınlıyor, alacakaranlıkta yüzler kıpırdıyor”
“Çıplaklar uyanıyor.”
“Birleşerek çoğalıyorlar.”
“Yeni dünya ilk adımını atıyor.”
“Yeryüzünün kurtuluşu başlıyor.”

Özcan Doğan’ın keyifle okuyacağınız “Yeryüzünde Sesler” romanı sosyolojik bir çözümleme olarak da okunabilir. Bağımsız bir gazeteci olarak çalışan Memet, yüksek sesle patlayan bombalardan sonra şehirde dolaşan çıplak insanların gizemini çözmeye çalışır. Zaten Memet sürekli enteresan haberler peşindedir. Patlamalar sonucu ortaya çıkan çıplak insanlar tarafından “Yeryüzü Kurtuluş Hareketi” (YKH) kurulur. YKH ‘nin amacı doğa talanına dur demektir. Şiddet temasıyla metaforlaştırılan bomboş meydanlarda yüksek sesle patlayan bombalar, bugün kullanıldığı biçimi ile kısaca insanın ve diğer canlıların hayatını sonlandırmak için kullanılıyorken, yazar tarafından şiddetin işlevi yeniden anlamlandırıyor. Bu bombalar hiç kimseye zarar vermeyecek şekilde yeni insanların doğmasını sağlayan bir durum olarak metaforlaştırılıyor.
“Nükleer santraller derhal kapatılacak!”
“Fosil yakıt tüketimine derhal son verilecek!”
“Bu ihtiyaçlar alternatif ve kolektif yöntemlerle karşılanacak!”

Çıplak insanlar yani “Yeryüzü Kurtuluş Hareketi” bir süre toplum tarafından algılanamazken bu taleplerle çıkıyor bir anda yeryüzüne.
Memet ile arkadaşı arasında gerçekleşen diyalogda Memet’in çıplak insanlara dair bulguları araştırmacı gazeteciliği ile yavaş yavaş gün yüzüne çıkardığı görülmekte.
” Peki. Patlamalar ve çıplaklar. Aralarında bir bağlantı var.”
” Nasıl bir bağlantı?”
” İlk olayı hatırlıyor musun?”
” İlk olay? Şu ses olayı. Tabii ki hatırlıyorum.”
” Olaydan sonra çıplak bir adam gördük.”
” Neredeyse çarpışıyorduk.”
” Bir de gazetedekiler var. Aynı gün yakalandılar.”
” Evet. Sonra?”
” Bu sabahki olayda da çıplak insanlar var.”
” Nereye varacaksın?”
” Her iki olayda da, olay mahallinin civarında yakalanıyorlar.”

Çıplak insanların, ne DNA’ları ne de parmak izleri bilinebiliyor. Çıplak insanlar aynı zamanda isimsiz ve kimliksizdirler. Hatta bu çıplak insanlar demografik ve istatistikî bilgileri bilinmediği için devlet tarafından hemen bir tehlike olarak algılanıp gözaltına alınıyor. Yazar, kültürel hegemonya denilen kavramın insanı kuşatan bu yapısından sıyrılabileceğimiz konusunu kendimizce sorunsallaştırmamızı deniyor belki de. Çıplak insanlara ait bildiğimiz ve onları yeryüzüne ait kılan tek şeyin doğanın daha fazla talan edilmesine karşı gösterdikleri mücadeledir. Bu insanlar isimlerini bile bilmiyorlar. Çıplak olarak yer yüzene gelen insanların bir isimlerinin bulunmaması bir kimliklerinin bulunmaması demektir. Çıplak insanların doğayla kurdukları ilişki salt insan olma özellikleri ve doğada bulunan bir canlı olma özellikleri ile karakterize edilmektedir. Patlamalardan sonra şehirde gezinen insanlar kimliksiz, imajsız, isimsiz ve çıplaktırlar. Belki de yazın dünyasının olmazsa olmazları imge ve anlamın özerk yapısını derinlikli bir biçimde kullanarak eğip bükmektir. Yazar da işte gerçeklik, insan, şiddet ve eylem kavramlarının anlamını eğip büküp yeniden inşa etmektedir.
Yazar, şiddet kavramını tartışıyorken egemen ve bağımsız medyanın haber söylemini edebi bir şekilde çözümlüyor. Bunu yaparken, serbest çalışan bir gazeteci olan Memet’in gözünden, yeni doğan çıplak insanların yeryüzüne doğuş hikâyelerini ve daha sonra bu yeni doğan insanların doğa talanına karşı verdiği mücadeleleri konu ediniyor. Eser, bireylerin toplumsallıkları gereği ereksel bir dayanışma içinde olabileceği ve pörsümüş insanın kendi küllerinden yeniden doğabileceği fikrini bazen öfkelenerek bazen de sakince fısıldıyor.
Kurumsallaşmış şiddet, meşruluğunu muktedirin zorunlu bir şekilde sağladığı uzlaşımlar üzerinden kurarken, birey için güvenlikçi bir yapıya büründürülen toplum, muktedirin her geçen gün özgürlükleri biraz daha sekteye uğratmasına neden oluyor. Bu mesele genellikle birey tarafından eleştirel bir biçimde ele alınamamaktadır. Bu durum elbette kültürel hegemonya sağlamak adına muktedirin bir ideolojik aygıtı olarak işlev gören kitle iletişim araçları vasıtasıyla sağlanmaktadır. Yazar şiddetin toplumsal anlamını ve işlevini yeniden inşa etmekte, toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş şiddet olgusunu ve bunun bertaraf edilmesi yönündeki devasa siyasal önerileri sorgulatmaya sevk etmektedir. Bir yandan şiddet olgusunu tartışırken bir yandan da başka bir ekolojik yaşamın mümkün olduğu gerçekliğini hatırlatmaktadır. Ekolojik yaşamın mümkün olduğu gerçekliği iktidar tarafından mistifikasyonel bir şekilde çarpıtılmaktadır. İktidar, günlük yaşamımızın bir rutini haline gelen güvenlikçi politikalarıyla, holdingleriyle, endüstriyalizmiyle ve ekonomizmiyle ekolojik bir yaşamın mümkün olmadığını söyler durur. Genel ve çerçevesi çizilmiş bir söylem olarak medya aracılığıyla bu algıyı oluşturmaya çalışır ve oluşan algıyı yeniden üretmek ister.
Memet televizyonu açıp haber bültenlerinin çıplak insanlar hakkında ne tartıştığını merak eder ve televizyonun karşısına kurulur. Televizyondaki haber bültenlerinde YKH “terör uzmanları” tarafından anında terörist ilan edilmiştir. Genel olarak söylem denilen şeyi üreten kişinin ya da kurumun hangi pozisyondan konuştuğu kilit bir noktadır. Yani tekelleşmiş bilgi kurumlarının verdiği ehliyete sahip kişilerin kültür/eğitim pozisyonu toplum nezdinde daha ikna edicidir. Bu yüzdendir ki TV programlarında boy gösteren tiplemeler aynı zamanda uzman pozisyonunda konuşur. Toplumsal gerçekliklerin mistifikasyonunun sağlanması konusunda, alegori dışında işlediğini varsaydığımız ve medya yoluyla sürekli dayatılan şiddet söyleminin ve toplumsal pratiklerinin alternatifsiz bir yapıda olduğunu anlatır dururlar bu “uzmanlar”.
Bunlar “kanaat önderi”, TV ekranlarında sıkça gördüğümüz ehliyetli akademik çevreler de olabilmektedir. Yazar ise yeni bir toplumsal mücadele pratiği ile paslanmış mücadele çabalarının anlamını büküp yeniden anlamlandırıyor. Bir gazetecinin bilinçaltını ve yaşadığımız bu günlerde gazeteciliğin maruz kaldığı uygulamaları Memet’in rüyasıyla aktarmaktadır. Memet rüyasında tehdit edildiğini, bodrum katında sorgulara alınışını ve cinayet senaryoları ile Memet’in bir gazeteci olarak korkularını yansıtmaktadır. Ayrıca, Memet’in arkadaşı Romi ile gazetecilik başarısını anında satın alan medya patronları haberi kendileri yakalamış gibi sunmakta vakit kaybetmiyorlar. Tekelleşen medya bağımsız bir gazeteci olarak çalışan Memet’in ve arkadaşının birlikte elde ettiği haberi kendi başarılarıymış gibi göstermekten hiç çekinmiyor.
Burada metaforlaştırılan patlayan bombalar fiziki özelliği dışında toplumsal patlamalardır. Tarihin gösterdiği kadarıyla her toplumsal patlamadan sonra doğan yeni insan biçimi, romanda kendini çıplak insanlar olarak gösteriyor. Bu çıplak insanları sol çevreler yeryüzünün kurtarıcıları olarak görüyor. Elbette çıplak insanlardan rahatsız olan bazı çevreler de var. Radikal dindarlar, çıplak insanları kâfir olmakla ve dinsizlikle suçluyor; politikacılar ve iktidar çevreleri de eninde sonunda bu meselenin kendilerine geleceğini biliyorlar. Yaşanan olayların TV’de “kanaat önderleri” ve “uzman” kişilerin meseleyi terör başlığı altında açıklaması da egemen medya metinlerinin iktidar söylemleri ile yapılandırılan “ideolojik kapanmayı” yansıtmaktadır. Yani egemen medyanın meseleyi iktidarın bakış açısıyla algıladığı ve yine iktidarın söylemine katkı sağlayacak şekilde ele aldığı görülüyor. İktidar söylemini dillendiren tekelleşmiş medya, uzman olarak sıfatlandırdığı kişiler aracılığı ile meseleleri anlamlandırırken elbette kendi perspektifinden yansıtıyor. Mesele tam da memleketin içinde bulunduğu şiddet halinin kapsamlı edebi ve sosyolojik bir anlatısıdır.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Alçaklığın Evrensel Tarihi: Zenci Adamlar – Jorge Luis Borges

19. yüzyılın başında (ki bizi ilgilendiren tarih budur), nehir boyunca uzanan geniş pamuk tarlaları gündoğumundan günbatımına dek zenciler tarafından işlenirdi....

Kapat