Temel bir konuda edinilmiş yanlış bilinç | Bir Yanılsamanın İzinde… – Dr. Suat Kamil Aksoy

Politik olarak çok çeşitli yaklaşımlara sahip olsalar bile Marksistlerin değer yasasına ilişkin ortak bir yanılsama içerisinde bulunmaları dikkate değerdir. Bu derece temel bir konuda edinilmiş yanlış bilincin, ya da bilinçsizliğin politik başarılara engel teşkil etmediği de gayet açıktır. 20. yüzyılda dünyanın büyük bir bölümüne yayılmış olan sosyalist deneyimlerin, Marks’a çok önem vermelerine karşın, Marks’ı anlamakta yetersiz kalmış oldukları aşikardır. Bu durum sosyalist deneyimlerin önemini elbette azaltmıyor. Aynı şekilde bütün dünyayı etkilemiş sosyalist liderlerin farkındalık geliştirememiş olmaları da onların değerini azaltmıyor. Rosa, Mandel, Mao, Stalin, Baran artık söz söyleyebilecek durumda değiller. Onları değiştiremeyeceğimize göre ancak anlamaya çalışabiliriz.

Daha önemlisi ise şimdi hayatta olanlara ve geleceğe seslenmektir. Değer yasası emek ile üretim varolduğu sürece -ki hep varolacaktır, kaçınılabilir birşey değildir. Komünist toplumu değer yasasından kurtuluş olarak görmek geleceğe ilişkin bildiğimiz tek şeyden vazgeçmek demektir.Marksistlerin politik hedef olarak ilan ettikleri bir toplum biçimine ilişkin kazanılmış bir bilinci bir kenara itivermiş olmaları bir şekilde açıklanmalıdır. Değer yasası sömürüyü açıklamakta vazgeçilmez bir yere sahiptir. Sömürüyü anlamak yeterli gelmiştir. Sömürünün bir çok toplumsal sorunda belirleyici rolü vardır. Sömürüyü anlamak özellikle kapitalist toplumu anlamakta çok zengin bir bakış açısı sağlar. Marksistlerin değer yasası ile ilgili yanılsamalarının esası, yasayı üretimin genel yasası değil de meta üretiminin yasası olarak görmeleridir. Meta ile ürün arasındaki fark bir pazar aracılığı ile değişime tabi olmak ya da olmamak şeklindedir. Pazar gereksiz hale geldiğinde ürün meta olmayacak, pazarda alınıp satılmayacak ve bir değişim değeri de oluşmayacaktır. Yanılsama, böylece değerin de ortadan kalkacağını düşünmekle başlıyor. Belki böylece değer ile açıklanan sömürünün kökü tamamen kuruyacak sanılmaktadır. Bu durumda sosyalizmin temel meşgalesinin, meta ve paranın alanının daraltılması olacağı da örtük olarak ilan edilmiş olur. Hâlbuki Marks’ın iktisadi incelemesinin politik vargısı, sömürünün ortadan kaldırılabileceği ve kaldırılması gerektiği şeklindedir. Meta, para esasen dolaşım alanına aittir. Artı-değer ve sömürü ise dolaşımdan değil üretimden doğar. Marks kapitalin ilk bölümlerinde, sermaye bahsinde artı-değerin dolaşımdan doğamayacağını kanıtlamakla konuya başlar. Bu kanıtlamanın kendisi Marks’ın temel iktisadi vargılarındandır. Sömürünün dolaşımdan doğmadığı bir kez benimsendiğinde, meta ve paranın pek varolmadığı bir durumda da sömürünün varolabileceği kolayca çıkarsanabilir. Zaten feodal ve köleci dönemler bu konuda yeterli kanıtlar sunmaktadır. Aynı fikri tersten okuduğumuzda ise, sömürünün ve artı-değerin hiç ortaya çıkmadığı koşullarda da metanın ve paranın varolabileceğini söyleyebiliriz. Sosyalist deneyimler bunu pratik olarak kanıtlamaktadır.

Biz şimdi değer yasası ile ilgili bulanık bilincin bir başka görünüşüne daha işaret edeceğiz. Kapitalizm kaotik ya da anarşik bir üretim demektir. Değer yasası bu karmaşanın düzenini sağlayan bir yasa gibi görülmektedir. İlk bakışta bu akla yakın gibidir. Sonuçta tüm plansızlık ve kaosa rağmen bu üretim biçiminde de emek toplumsal üretimin değişik kollarına değer yasası icabınca belirli bir oranda dağılmak durumundadır. Peki, buradan yola çıkarak zorunlu orantılar çiğnendiğinde değer yasası hükmünü icra eder ve suçlular iflas ile cezalandırılırlar denebilir mi? Bu soruya ilk elden evet cevabı vermek, yukarıdaki ifadelerin sadeliği içerisinde gayet haklı gibi görünmektedir. Ancak ayrıntıdaki şeytan, marksistleri bu sefer kapitalizm konusunda da yanılsama içerisine düşürmüştür. Değer yasası böylece kendisine ait olmayan bir hükmü icra etmekle itham edilmiş olur. Hâlbuki burada hükmünü icra eden arz ve taleptir. Ürünlerin değerleri ise asıl belirleyen değil, dışsal belirleyendir. İhtiyaçtan fazla üretilen ürünler ya çöpe gider, ya da dayanıklı ise stoklarda yığılarak arzın gerilemesine yol açarlar. Bu süreçlerde oluşan fiyat dalgalanmaları birer sonuçtur. Fiyatlar hiç dalgalanmayacak olsalar, sorun ve çözümü değişmez.
Üretim, belirli ürünlerin üretimidir, fazlalık ya da yetersizlikler, arz-talep dengesizliği demektir. Denge kurulduğunda ise değer yasası açısından söyleyebileceğimiz tek şey, emek zamanının değişik üretim kollarına dağılımının, değer dağılımı ile eşleştiğidir. Bunu da söylemeye gerek yoktur, çünkü değer yasası zaten bu eşleşmenin kendisidir. Çok iyi bilindiği üzere fazla arz, artık kullanım değeri olmayan ürün demektir ve değer taşıyıcısı değildir. Değersiz şeylerin değer yasasıyla ilgisi yoktur. Çok küçük bir ayrıntı gibi görünebilir, ama buradaki yanılsama önemsiz değildir. Kapitalist toplumda değer yasasının piyasa aracılığı ile sağladığı dengenin, sosyalist bir toplumda planlama aracılığı ile sağlanacağı yargısının kaynağı bu yanılsamadır. Hâlbuki işin doğrusu başkadır. Birincisi değer yasası üretimin dengesini hiçbir durumda sağlamaz, ikincisi planlama değer yasasının bu olmayan görevini üslenemez, üçüncüsü planlamanın görevi arz ve talep dengesinin yönetimidir, dördüncüsü değer yasası muhasebe ve denetimin konusudur.
Marks kapitalist üretimin plansız ve kaotik yapısına değindiği yerlerde, gereksiz israflara işaret eder. Anarşik yapının yarattığı israfın ortadan kaldırılmasının bile önemli bir ilerleme olacağını söyler. Daha ötesi ise, yani anarşik yapının kapitalizmin yapısal krizlerinin nedeni olduğu fikri ise Marks’a ait değildir. Kriz değer yasasının bir dolayımıdır. Dolayım artı-değer ve sömürüdür. Kapitalizmin yapısal krizleri anarşik yapıdan kaynaklanmaz. Kaynak artı-değer üretimindedir. Sömürü artı-değerden doğar ve onu yeniden üretir. Sömürü ve artı-değer ise değer ile varolur ve onunla açıklanabilir. Değerin, üretimin, mülkiyetin ortadan kaldırılması olası değildir ve gerekli de değildir. Mülkiyet, değer ve üretim olmadan sömürü olmaz, ama tüm bunlar sömürü olmadan varolabilirler. Sömürü ve artı-değer zorunlu değildir. Bu yüzden de ortadan kaldırılabilir. Denebilir ki artı-değer ve sömürü madem kriz nedeni, köleci ve feodal dönemlerin krizleri nerededir? Krize kapitalizm penceresinden bakılırsa elbette görmek olası değildir. Biz ise sadece mısır piramitlerini örnek vermekle yetineceğiz. Bu devasa yapılar bir krizin hem kendisi, hem de çözümüdür. Artı-değer her durumda bir artı-üründür. Sömürünün temel zeminidir. Bu zemin her tür toplum biçiminde yeniden doğabilir, koşullar uygunsa sömürünün değişik biçimlerinin ortaya çıkmasına yol açabilir ve eğer sosyalist toplumlarda artı-değer oluşumuna müsaade edilirse sonuç sömürü olmasa bile mutlaka özgün bir kriz olacaktır. Reel sosyalizm deneyimlerinde özgün bazı krizlerin varolabileceği bu açıdan bir araştırma konusudur. Daha ötesi de vardır, artı-değer oluşumu, sosyalist deneyimlerde klasik görüntüler vermeyen sömürü imkânları da yaratmış olabilir. Bu konu da araştırılmalıdır. Sömürü kötücül hislerin bir ürünü değildir. Artı-değerin sürekli oluştuğu bir mekanizma yürürlükte ise, şu ya da bu birey kendi özel arzusundan bağımsız olarak sömürgen haline gelir. Bireyin bu konumuyla uyumlu ideolojiler edinmesi, ister konumuna öngelsin, ister sonradan edinilsin maddi konumun toplumsal varlığının sonucu sayılmalıdır. Bu açıdan artı-değer ve sömürü bir açık kapı bulduğunda pratik olarak yaşanmakla kalmaz, varoluş tarzına uygun ideolojiler de üretir. Özetle sosyalist iktidar ve kolektif mülkiyet sömürüye karşı büyük birer önlemdir, ancak artı değerin ortaya çıkmasına mutlak anlamda engel olamazlar.
Burada bir parantezle sosyalizm deneyimlerinde toplumun tüketim fonu dışında geliştirme ve kolektif ihtiyaçların karşılandığı fonları, büyümenin gereği olarak hesaba katılması gereken artıyı gerekli-değer olarak düşünmekte olduğumuzu ve bunların aşılması durumunu artı-değer oluşumu saydığımızı hatırlatalım.

Planlamanın artı oluşumunu engelleyeceği düşünülebilir. Ancak planlamanın asıl görevi bu değildir. Sosyalist toplumda eğer kolektif mülkiyet güvencesi ile yetinilirse, artı-değer olasılığı başıboş kalır. Bu ise hem sömürü ile, hem de toplumsal yaşayışın içinde değişik biçimlerde kendisini gösteren özgün kriz dinamiklerinin kaçınılmazlığı ile kendini gösterecektir. Özgün kriz birçok şey olabilir, biz şimdilik en hafifinden emekçilerin yaşamı anlamlandırmalarında, yaşama sevinçlerinde oluşabilecek aşınmalara işaret edelim!
Sosyalist iktidar deneyimlerinin artı değer oluşumuna açık kapı bırakma olasılığına işaret etmekle kapitalizmle sosyalizm arasındaki farkı silikleştirmiş mi oluyoruz? Reel sosyalizm deneyimlerine devlet kapitalizmi yakıştırmalarında bulunanlara katılmadığımızın anlaşılması açısından birkaç söze daha ihtiyaç var. Kapitalizm artı-değer üretimin mutlak zorunluluğu demektir. Üretim ihtiyaçların üretimi değil, artı değer üretimidir, ihtiyaçlar artı -değer üretiminin bir yan ürünü gibi üretilirler. Bu açıdan kapitalizm sömürüyü kaçınılmaz hale getirir. Sömürünün sınırlanması minimize edilmesi gibi çabaların çıkışsızlığı tam da bu nedenledir. Sosyalizm ise artı-değer üretmek zorunda değildir, artı-değer ancak bir yan ürün olarak ortaya çıkabilir. Arz-talep dengesinin yönetimini planlamanı asıl görevi saydığımıza göre, bu denge layıkıyla yönetilebildiğinde artı-değer oluşumunun engellenebileceğini düşünebilir miyiz? Artı-değer bir arz ve talep kabuğu içinde oluşabileceği için bu sorunun cevabı hayır olmalıdır. Sosyalist iktidarların elinde artı-değerin ortaya çıkışını önlemek için emek zamanını düzenlemek gibi bir imkân vardır. Bu aslında emekçi örgütlerinin, sendikaların asıl meşgalesi olmalıdır. Toplumun toplam çalışma zamanının uygun biçimde kontrol edilmesi yolu ile artı-değer oluşumu önlenebilir. Ama zaten sorun da buradadır. Bu aracın esnek biçimde kullanımı olanaksızdır. İlk yapılması gereken şey bir yandan emek zamanında belirli bir stabiliteyi korurken, bir yandan da üretimin gelişimi sonucu oluşabilecek artı-değerin, toplumun tüketim standartlarının yükseltilmesi yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Tüketim standartlarının artırılması üretim standartlarının da gelişmesi anlamına gelir. Tüketim insanın her yönüyle yeniden üretimidir ve bu açıdan çok yönlü bir şeydir. Yalçın Küçük’ün sandığı gibi daha çok içip, daha çok sevişmek varılacak bir hedef olamaz. Eğer böyle bir yere varılmış ise, insanın yeniden üretiminde bir tıkanma yaşandığını, ya da özgün bir kriz içerisine girildiğini düşünmemiz gerekir. Üretimin hep daha üst bir düzeye ulaşması maddi bir zorunluluktur, buradan emekçilere boş vakit üreyeceği de gayet açıktır. Sorun zaten insanın boş zamanının nasıl dolacağıdır. Bu boş vaktin avarelik olarak kalması olası değildir. Bu insanın ölümü demektir. Her yönüyle yaşamın yeniden üretimi ise epeyce karmaşık bir iştir. Bu iş başarılamaz ise boşluğun sömürü ile dolacağını hayal etmek zor değildir. İnsan tıpkı tüketmeye ihtiyaç duyduğu gibi üretmeye de ihtiyaç duyar. Sömürü üretmeyi bir işkence haline getirdi diye bu gerçeği unutacak değiliz. İnsan tıpkı üretirken tükettiği gibi, tüketirken de kendini üretir. Üretim, ya da üretken tüketim aslında tüketimin bir dolayımıdır ve tüketgen üretim için yani insanın üretimi için vardır.
Kapitalizm koşullarında da sermaye birikiminin ve artı değerin bir kısmının yatırıma dönüştürülmesinin toplumsal niteliğinden yola çıkılarak ve bunun sosyalizm koşullarında bir başka biçimde de olsa gerçekleşmek durumunda olduğundan yola çıkılarak aradaki farkların bir nüansa indirgenmesini de açmakta fayda var. Marks kapitalist bireyi, sermaye mülkiyetini elinde bulunduran özgür bir birey olarak görmediğini sık sık belirtir. Bu birey kendi iradesinden bağımsız olarak, kişileşmiş sermayedir, bu anlamda sermayenin mülkiyetine geçmiş bir bireydir. Bu bireyin ruhunun sermayenin ruhu olduğu ve bu bireyin birey değil, sermayenin canla başla çalışan gönüllü kölesi olduğu şeklindeki sözleri ile Marks sadece alay etmiş olmaz, nesnel bir duruma da işaret etmiş olur. Sermayenin kendini çoğaltma dürtüsü, bir yan ürün olarak toplumsal bir işlev yükleniyor diye, bu çoğalmanın artı-değer sömürüsü olarak tanımlanmasından vazgeçemeyiz. Sermaye bir toplumsal ilişki haline gelmediğinde, toplumun birikmiş cansız emeğinden başka bir şey değildir. Bu cansız nesne, üretim için canlı emekle bir araya gelmek zorundadır. Bu zorunlu bir araya geliş, eğer cansız emeğin, canlı emeği kendisine katma isteği edinebileceği bir biçimde gerçekleşirse ki bu istek, insanda kişileşerek ve böylelikle tek bir hedefe kilitlenmiş bir zeka edinerek gerçekleşir, onun karşısında her tür iyi niyet, ahlak, sevecenik, adalet duygusu yenik düşecektir. İnsan tüm bu konularda yenilgiye uğradığında ise, bilmelidir ki karşısında yenilgiye uğradığı şey bir nesnedir. Bu nesne yine insanı kullanarak bir canlılık kazanabildiğine göre, sermayenin zekası, öfkesi, tutkusu insandan çalınmadır. İnsan tepesinde patlayan bomba ile, namludan çıkan kurşun ile kendisini mahvederken bile kendi halinde kaldığında masum ve zararsız bir nesnenin metalik soğukluk ve duygusuzluğu altında ezilmektedir.
İşçi sınıfının ilk hamlelerinden birisi olan makina kırıcılığı, kendi çıkışsızlığı içerisinde yine de tam isabettir. Makina sermayenin işçiye en yalın görünen halidir ve işçinin bu ilk öfkesi yok edilemez birşeye, yani makinaya yöneldiği için çıkışsızdır. Halbuki ilk öfke, tıpkı ilk antibiyotik gibi en isabetlisi olmuştur. Makina sadece sermayenin kendini gösterdiği bir biçimdir. İnsan her zaman önce biçimleri görür, sonra öze ulaşır. Sermayeyi parçalayıp yok edecek olan öfke, önce onun özünü kavramalıdır. Böylelikle bilinçlenmiş olan son öfke, bir bakıma ilk öfkenin aynası olacaktır. Doğal olarak bu sefer çıkışsız olan işçi değil sermaye olacaktır.
Daha fazla ilerlemeden önce Marks’ın Kapital ile bilime ve ekonomiye vurgu yaptığı, deyim yerindeyse çubuk büktüğü, dolayısıyla nesnelci yaklaşımlara imkan tanıdığı fikrine değinmekte yarar var. Marks’ın yaptığı işin siyasal alanda etkili olmak üzere öznelci ve hayalci savrulmaları telafi etmek üzere bilimden yana çubuk bükme olduğunu söylemek konuyu biraz yanlış kavramak anlamına geliyor. Marks’ın kendi döneminin siyasetine etki etmeye çalıştığı inkar edilemez, ütopik fikirlerle mücadele ettiği de bir gerçektir. Ancak Marks’ın bilimselliğe verdiği önem kendi etki gücünü artırma amacı taşıyan bir işlem değildir. Marks uğruna mücadele edilen hedeflerin bilimsel olarak imkansız olması halinde, verilecek mücadele ne kadar haklı gerekçelere sahip olursa olsun, hiçbir yere varılamayacağını bilmektedir. Varılacak yerlere ancak açık yollardan varılabilir. Marks bilim sayesinde kapalı yolları gözler önüne sermiş olmaktadır. Marks kendi döneminin çıkışsız yollarını siyasi olarak karşısına almakla yetinmemiş, çıkar yolun bilimsel tanıtlamasını yapmıştır. Bu açıdan yapılan şey bir çubuk bükme değil, kendi yolunu aydınlatma anlamına gelmektedir. Öznelliğin rolü Marks’ın ihmal ettiği bir şey değildir, öznenin nasıl bir rol yapacağının anahtarı bilimin içinde gizlidir. Bu açıdan Marks, sosyalist iktidar olarak ortaya çıkması kaçınılmaz olan iradenin, ne yapıp, ne yapamayacağının ortaya çıkarılmasıyla ilgilenmiş olmaktadır. Bu bir çubuk bükme, vurgu yapma falan değildir. Basitçesi sağlamcılıktır. Boşa kürek çekmeme, zamanı iyi kullanma eylemidir. En az deneyle, en çok fikir üretme, en az çabayla yararlı sonuca ulaşma isteğidir. Bu ise her daim gerekli bir şeydir. Yine yazıyı bitirirken bir ray benzetmesi yapalım! Marks eseriyle bazı maliyetleri de olabilecek bir vurgu yapmış değildir, yaptığı şey sadece çakılların arasında sürünmekte olan lokomotifi rayına oturtmaktan ibarettir.

Dr. Suat Kamil Aksoy

<< Marksistlerin topluca düştükleri bir yanılsama: Değer Yasası – Dr. Suat Kamil Aksoy

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil” | Başlangıçtan Nasıl Başlanır? – Slavoj Zizek

"1989’daki ‘karanlık felaket’ten sonra bugün neredeyiz? 1922’deki gibi, aşağıdan gelen sesler hepimizin etrafında kötü niyetli bir neşeyle yankılanıyor: ‘Sana müstahak,...

Kapat