“Sözlerime başka manalar vermeye kalkmayın…” Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

Kürk Mantolu Madonna“Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz… ” Sonra meçhul bir düşmanıyla kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar.

Sağ dirseğini masaya dayamıştı. Eli beyaz örtünün üzerine şöylece bırakılıvermişti. Küçük uçlara doğru sivrilen ve kemiklerinin gayet ince olduğu hissini veren parmakları vardı ve bunların ucu, üşümüş gibi, kırmızıydı. Biraz evvel avucumda tuttuğum ellerinin hakikaten soğuk olduğunu hatırladım. Aklımca bundan istifade etmek isteyerek: “Elleriniz ne kadar soğuktu!” dedim.
Tereddütsüz cevap verdi:
“Isıtın!” Ve her ikisini birden uzattı.
Yüzüne baktım. Gözleri hâkim ve iradeliydi. İlk defa konuştuğu bir adama ellerini terk etmekte hiçbir fevkaladelik bulmuyor gibiydi. Acaba?.. Hep aynı münasebetsiz ihtimaller aklıma geliyordu. Bir şeyler söyleyerek bunları kafamdan uzaklaştırmak için:
“Sizi sergide tanıyamamakta bir parça da mazurdum!” dedim. “O kadar neşeli, hatta alaycıydınız ki… Sonra, nasıl söyleyeyim, her haliniz tablodakinin aksineydi… Saçlarınız kısa… eteğiniz de kısa ve elbiseniz daracıktı… Adeta koşar gibi, hoplar gibi yürüyordunuz… Sizi, münekkitlerin “Madonna” dedikleri o ağırbaşlı, düşünceli, hatta biraz da kederli tabloya benzetmek herhalde güç bir şeydi… Ama hayret ediyorum… Demek çok dalgınmışım!”
“Evet, çok… Sizi sergiye ilk geldiğiniz günden beri hatırlıyorum.
Canınız sıkılmış gibi dolaşırken birdenbire benim portremin önünde durdunuz… Öyle garip bir dikkatle bakmaya başladınız ki, gelip geçenlerin bile tuhafına gitti. Ben de ilk anda resmi bir tanıdığınıza benzettiğinizi zannetmiştim. Sonra her gün gelmeye başladınız…
Kolayca anlayabileceğiniz bir meraka düştüm. Birkaç kere yanınıza sokularak tabloyu sizinle beraber, adeta baş başa seyrettim. Siz hiçbir şeyin farkında değildiniz, gözlerinizi ara sıra, rahatınızı bozan bu seyirciye çevirdiğiniz halde tanımıyordunuz. Bu dalgınlığınızda garip bir cazibe vardı… Söylediğim gibi merak da ediyordum… Nihayet yanınıza sokulup konuşmaya karar verdim. Diğer ressam arkadaşlar da sizi merak ediyorlardı… Onlar da ısrar ettiler… Fakat keşke yapmasaydım… Sizi tamamen kaybettik… Bir daha sergiye gelmediniz!”
“Benimle eğleneceklerini zannetmiştim!” dedim. Fakat derhal pişman oldum. Bu sözümden alınabilirdi. Halbuki o: “Evet, hakkınız var!” diye cevap verdi.
Sonra, bir şey arıyormuş gibi gözlerini yüzümde gezdirerek: “Berlin’de yalnızsınız değil mi?” dedi. “Ne gibi?”
“Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhen yalnız… Nasıl söyleyeyim…
Öyle bir haliniz var ki…”
“Anlıyorum, anlıyorum… Tamamen yalnızım… Ama Berlin’de değil…
Bütün dünyada yalnızım… Küçükten beri… ”
“Ben de yalnızım… ” dedi. Bu sefer benim ellerimi kendi avuçlarının içine alarak: “Boğulacak kadar yalnızım… ” diye devam etti, “hasta bir köpek kadar yalnız… ”
Parmaklarımı adamakıllı sıkarak biraz yukarı kaldırdı ve sonra masanın üstüne vurdu:
“Sizinle arkadaş olabiliriz!” dedi. “Siz beni yeni tanıyorsunuz, fakat
ben sizi on beş yirmi gün tetkik ettim… Herkese benzemeyen bir
haliniz var… Evet, sizinle gayet iyi arkadaş olabiliriz…
Garip garip yüzüne baktım. Ne demek istiyordu? Bir kadın, bir erkeğe bu şekilde ne teklif edebilirdi? Hiçbir şey bilmiyordum. Hiç tecrübem yoktu ve insanları hiç tanımıyordum.
O bunu fark etmişti. Yüzünde, fazla ileri gitmiş olmaktan, yanlış anlaşılmaktan korkan bir insanın endişesiyle:
“Sakın siz de başka erkekler gibi düşünmeyin… ” dedi. “Sözlerime başka manalar vermeye kalkmayın… Ben hep böyle apaçık konuşurum… Bir erkek gibi… Zaten birçok taraflarım erkeklere benzer… Belki de bunun için yalnızım… ”
Beni baştan aşağı uzun zaman süzdü. Birdenbire:
“Sizde de biraz kadınlık var…” dedi. “Şimdi farkına varıyorum… Belki de bunun için ilk gördüğüm andan itibaren sizde hoşuma giden bir şey bulduğuma hükmettim… Sizde genç kızlara mahsus bir hal var… ”
Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lafı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü…
O sözüne devam ederek:
“Dün akşamki halinizi unutamayacağım!” dedi. “Bütün gece aklıma geldikçe güldüm… Namusunu müdafaa etmek isteyen masum bir genç kız gibi çırpmıyordunuz. Halbuki Frauvan Tiedemann’dan kurtulmak pek kolay değildir.”
Hayretle gözlerimi açarak:
“Tanıyor musunuz?” dedim.
“Nasıl tanımam, akrabamdır! Dayımın kızı… Ama şimdi dargınız…
Ben değil… Annem görüşmek istemiyor; bu halleri yüzünden… Kocası avukattı. Umumi Harp’te öldü… Şimdi, annemin tabiriyle, “uygunsuz”
bir hayat sürüyor… Ama bize ne?.. Dün akşam ne oldu? Kurtulabildiniz mi? Nereden tanışıyorsunuz?”
“Aynı pansiyonda oturuyoruz. Dün akşam bir tesadüf sayesinde yakamı kurtardım. Bizim pansiyonda dayızadenizle yakından alakadar olan bir Herr Döppke var, onunla karşılaştık.”
“Evlenseler bari.”
Bu cümle ile bahsi kapatmak istediğini anladım. Bir müddet sustuk, ikimiz de belli etmeden birbirimizi tetkik etmek istiyor ve bu sırada gözlerimiz karşılık verince, “gördüklerimden memnunum” demek isteyen tasvipkâr bir gülümseme ile bakışmakta devam ediyorduk.
Sükûtu ilk bozan ben oldum:
“Demek bir anneniz var?”
“Sizin gibi!”
Manasız bir şey sormuş gibi sıkıldım. O bunu fark ederek sözü değiştirdi:
“Sizi burada ilk defa görüyorum!”
“Evet, Böyle yerlere hiç gelmemiştim… Yalnız bu akşam…” “Bu akşam?”
Bütün cesaretimi toplayarak: “Sizin arkanızdan geldim!” dedim. Biraz şaşırdı:
“Kapıya kadar peşimden gelen siz miydiniz?”
“Evet. Demek farkına vardınız!”
“Tabii… Bir kadın böyle şeylerin farkına varmaz olur mu?” “Fakat arkanıza bakmadınız!”
“Hiçbir zaman dönüp bakmam…”
Bir müddet sustu. Bir şeyler düşündü, sonra çapkınca bir gülüşle:
“Bu da benim bir nevi eğlencemdir!” dedi. “Sokakta birisinin arkamdan geldiğini hissettim mi bütün tecessüsümü yenerek, başımı çevirmemekte ısrar ederim ve bu sırada kafamdan birçok ihtimaller geçiririm: Peşimdeki genç olabilir, ihtiyar ve çökmüş bir kadın avcısı olabilir, zengin bir prens, fakir bir talebe, hatta sarhoş bir serseri de olabilir. Adımlarının çıkardığı sesten kim olduğunu tayin etmeye çalışırım ve bu şekilde, nasıl geldiğimi anlamadan yol bitiverir… Demek bu akşam sizdiniz ha?.. Halbuki ben mütereddit adımlarınızdan yaşlı ve evli bir adam zannetmiştim.”
Birdenbire gözlerimin içine bakarak:
“Yolumu mu beklediniz!” dedi.
“Evet.”
“Bu akşam da aynı yerden geçeceğimi nasıl tahmin ettiniz? Burada çalıştığımı biliyor muydunuz?”
“Hayır, fakat ne bileyim… belki dedim… Hatta belki de demedim, farkında olmadan aynı saatte kendimi orada buldum… Sonra siz geçerken, beni görürsünüz diye korkumdan bir kapı aralığına saklandım.”
“Haydi gidelim… Yolda konuşuruz… ”
Benim şaşkınlığımı görünce sordu:
“Beni evime kadar götürmek istemez misiniz?”
Derhal yerimden fırladım. Bu hareketim onu güldürdü:
“Acele etmeyin, dostum” dedi. “Daha gidip elbisemi değiştireceğim. Siz beş dakika sonra kapının önünde beni bekleyin!”
Çabucak kalktı. Sağ eliyle eteğini toplayarak hızlı adımlarla orkestranın arkasında kayboldu. Giderken gene yüzüme bakmış, o harikulade gözlerini kırk yıllık bir dost gibi kırparak beni selamlamıştı. Garsonu çağırıp hesap gördüm. Birdenbire açılmış, cesaretlenmiştim.
Uzun yapraklı bir defterin üzerine birkaç rakam yazan adamın yüzüne, “Saadetimi fark etmiyor musun a sersem!”
der gibi dik dik bakıyor, henüz salonu terketmemiş olan müşterileri, hatta orkestrayı, gülerek selamlamak için kuvvetli bir arzu duyuyordum, içimde birdenbire bütün insanlarla sarmaş dolaş olmak, uzun yıllar birbirinden ayrı kaldıktan sonra nihayet kavuşan dostlar gibi coşkun bir muhabbetle herkesi öpmek arzusu vardı.
Yerimden kalktım. Geniş, rahat,, kendinden emin adımlarla yürüdüm ve birkaç ayak merdiveni bir defada atlayarak gardroba gittim. Böyle hovardalıklar hiç âdetim olmadığı halde, paltomu veren kadına bir mark bıraktım. Kapının önünde derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. Tepemdeki Atlantik yazısı sönmüş, deniz dalgaları görünmez olmuştu. Gökyüzü açıktı ve garpta, ufka yaklaşmış bulunan ince bir hilal vardı.
Arkamda yavaş bir ses:
“Çok beklediniz mi?” dedi.
“Hayır… Şimdi çıktım!” diye cevap verdim ve döndüm.
O, karşımda duruyor, bir karar vermeden düşünen insanlar gibi gözlerini kırpıştırıyordu. Nihayet dudaklarını hafifçe kıpırdatarak:
“Siz sahiden iyi bir insana benziyorsunuz!” dedi.
Bütün cesaretim, serbestliğim, o gelir gelmez uçup gitmişti, içimden, ona teşekkür etmek, ellerine sarılarak öpmek arzusu geçtiği halde, ancak duyulur duyulmaz bir sesle:
“Bilmem!” diyebildim.
Kadın, gayet serbest bir tavırla kolumu yakaladı, öteki eliyle çenemi tuttu, küçük bir çocuğu okşarmış gibi yumuşak bir sesle:
“Oo, siz sahiden bir genç kız gibi mahcupsunuz!” dedi.
Yüzüm tutuşarak önüme baktım. Bir kadının bana bu kadar pervasız muamele edişinden adamakıllı sıkılıyordum. Neyse ki o da ileri gitmedi. Evvela çenemi bıraktı, sonra kolumu tutan eli yavaşça yanına düştü. Gözlerimi kaldırınca hayret içinde kaldım. Karşımdakinin yüzünde de müthiş bir şaşkınlık, hatta bir utanma vardı. Boynundan yanaklarına doğru bir kırmızılık yayılıyordu. Gözleri yarı kapalıydı ve bana bakmaktan çekiniyordu. Aklımdan derhal bir sual geçti: “Neden böyle yapıyor?
Kendisinin böyle bir kadın olmadığı muhakkak… Fakat neden böyle yapıyor?”
Düşüncelerimi tahmin etmiş gibi:
“Ben böyleyim işte!” dedi. “Ben garip bir kadınım… Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız… Çok manasız kaprislerim, birbirine uymaz saatlerim vardır… Hulasa arkadaş olduğum kimseler için pek müziç (Rahatsız edici) ve anlaşılmaz bir mahlukum…”
Sonra kendini bu kadar fenaladığına kızmış gibi keskin, adeta kaba bir sesle ilave etti:
“Ama keyfiniz isterse… Kimseye ihtiyacım yok… Kimseye minnettar olmak, kimsenin dostluğunu, lütfunu istemek niyetinde değilim…
İsterseniz…”
Ben hep aynı yavaş ve korkak sesimle:
“Sizi anlamaya çalışacağım… ” dedim. Birkaç adım yürüdük. Yavaşça koluma girdi ve gayet basit şeylerden bahsedermiş gibi renksiz bir sesle konuşmaya başladı:
“Demek beni anlamaya çalışacaksın? Fena fikir değil… Fakat bana öyle geliyor ki, boşuna emek!.. Yalnız bazen iyi bir arkadaş olabileceğimi zannediyorum… Zaman gösterecek… Ufak tefek kavgalar edersem ehemmiyeti yok. Aldırmazsınız.”
Yolun ortasında durdu, sağ elinin şahadet parmağını, bir çocuğa uslu durmasını tembih eder gibi, kaldırıp salladı: “Şuna dikkat edin ki, benden herhangi bir şey istediğiniz gün her şey bitmiş demektir. Hiçbir şey anlıyor musunuz, hiçbir şey istemeyeceksiniz… ” Sonra meçhul bir düşmanıyla kavga ediyormuş gibi hırçın bir sesle devam etti: “Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için… Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil… Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz… Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz?
Sizinle, bunun için dost olabileceğimizi zannediyorum. Çünkü halinizde o manasız kendine güvenme yok… Fakat bilmem… Ne kuzuların ağzından vahşi kurt dişlerinin sırıttığını gördüm… ”
Sözlerinin ortasına doğru tekrar yürümeye başlamıştık. Acele ve sert adımlar atıyordu. Gözlerini kâh yere, kâh gökyüzüne dikerek elleriyle işaretler yaparak konuşuyordu. Cümlelerin arasında, sözünü bitirmiş hissini verecek kadar uzun fasılalar bırakıyor ve bu sırada gözlerini tekrar yarı kapayarak yoluna devam ediyordu.
Bir hayli yürüdük. Gene uzun bir sükûta dalmıştı. Ben de korka korka yanında gidiyor ve susuyordum. Tiergarten civarındaki sokaklardan birinde, üç katlı taş bir binanın önünde durdu.
“Ben burada oturuyorum… Annemle beraber…” dedi. “Sözümüze yarın devam ederiz… Fakat oraya gelmeyin… Size o halimle görünmekten memnun olmayacağımı zannediyorum… Bunu lehinize bir nokta olarak kaydedebilirsiniz… Yarın gündüzün buluşalım… Beraber dolaşırız.
Benim Berlin’de kendime mahsus gezinti yerlerim vardır. Bakalım hoşunuza gider mi… Haydi şimdilik iyi geceler… Bir dakika: Hâlâ isminizi bilmiyorum!.. ”
“Raif!”
“Raif mi?.. Bu kadarcık mı?” “Hatip zade Raif!”
“A, imkânı yok… Ne aklımda tutabilirim, ne de söyleyebilirim! Sadece Raif desem olmaz mı?” “Daha memnun olurum!”
“Siz de bana sadece Maria diyebilirsiniz… Söyledim ya, minnet altında kalmak istemem!”
Tekrar güldü, deminden beri birkaç defa ifade değiştiren çehresi tekrar o tatlı, dost halini aldı. Kolunu uzatarak elimi avucunun içinde sıktı. Bana nedense özür diliyormuş hissini veren yumuşak bir sesle ikinci defa iyi geceler temenni etti, çantasından anahtarını çıkararak arkasını döndü. Ağır ağır uzaklaştım. Beş on
adım gitmemiştim ki, arkamdan onun sesini duydum.
“Raif!” Olduğum yerde geri dönerek bekledim. “Gelin! Gelin!” dedi. Sesinde kahkahalarını zor zapt ediyormuş gibi bir eda vardı. Gayet nazik bir tavır takınarak: “Size sadece isminizle hitap etmek fırsatını bu kadar çabuk elde ettiğim için bahtiyarım!” diyordu. Kapının önündeki merdivenin üst basamaklarına çıkmış olduğu için başımı kaldırarak yüzüne baktım.
Alacakaranlıkta kaldığı için bir şey göremedim. Sözüne devam etmesini bekliyordum. Nitekim hep o gülmeyi andıran sesle, fakat pek ciddi olmaya çalışarak : “Demek gidiyorsunuz?” dedi.
Yüreğim hoplayarak bir adım ileri attım. Beni memnun edip etmediğini o anda tayin edemediğim bir ihtimal ve aklıma getirmekten korktuğum bir ümitle:
“Gitmeyeyim mi?” dedim.
O da iki basamak aşağı indi. Şimdi sokak fenerinin vurduğu yüzü gayet iyi görünüyordu. Siyah gözlerini kurnaz bir tecessüsle yüzümde gezdirerek sordu:
“Sizi niçin geri çağırdığımı hâlâ anlamadınız mı?”
Anladım, anladım… İşte geliyorum, diye kollarına atılacaktım. Fakat içimde, bu histen çok daha kuvvetli bir yıkılma, bir şaşkınlık, hatta bir bulantı duydum. Kıpkırmızı kesilerek önüme baktım. Hayır, hayır! Ben bunu istemiyordum!..
Kadının eli yanaklarımda dolaştı:
“Ne oluyorsunuz? Neredeyse ağlayacaksınız!.. Siz hakikaten bir ablaya değil, bir anneye muhtaçsınız… Söyleyin bakayım, şimdi benden ayrılıp gidiyordunuz değil mi?”
“Evet!”
“Bir daha beni Atlantik’te aramayacaktınız… Öyle konuşmuştuk!”
“Evet! Yarın gündüzün buluşacağız!” “Nerede?”
Aptal aptal yüzüne baktım. Bu hiç aklıma gelmemişti. Yalvarır gibi sordum:
“Beni bunun için mi çağırdınız?”
“Tabii… Siz sahiden başka erkeklere benzemiyorsunuz… Onların ilk işi evvela bu cihetleri sağlama bağlamaktır. Siz başınızı alıp gidiyorsunuz… Aradığınız insan daima bu geceki gibi, istediğiniz yerde yolunuza çıkmaz ki… ”
Ruhumdan ezici bir şüphenin kalktığını hissettim. Onunla alelade bir çapkınlık macerası yaşamaktan korkuyordum. Bunu yapamazdım. Kürk Mantolu Madonna’yı bu halde görmektense, onun tarafından aptal, acemi yerine konmayı tercih ederdim. Fakat bu ihtimal de üzücüydü. Ayrıldıktan sonra arkamdan güleceğini, saflığımla, cesaretsizliğimle alay edeceğini düşünmek, bütün insanlara büsbütün arkamı dönmemi, herkesten ümidimi keserek tamamen kendi içime kapanmamı icap ettirecek kadar ağır neticeler verebilirdi.
Fakat şimdi gönlüm rahattı. Birkaç dakika evvelki edepsizce şüphelerimden dolayı büyük bir utanma ve karşımdaki kadına karşı da, beni bu şüphelerden kurtardığı için, büyük bir minnettarlık duyuyordum. Umulmaz bir cesaretle kendimi toplayarak:
“Siz harikulade bir kadınsınız!” dedim.
“Acele etmeyin… Hele benim hakkımda hüküm verirken çok ihtiyatlı olun!”
Ellerine sarıldım ve öptüm. Galiba gözlerim yaşarmıştı. Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını, gözlerinin, o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle, beni adeta kucakladığını gördüm. Yüzümün birkaç santim ilerisine kadar yaklaşan bu saadet karşısında kalbim duracak gibi oldu. Fakat o birdenbire ve oldukça sert bir hareketle ellerini çekti ve doğruldu.
“Siz nerede oturuyorsunuz?”
“Lützow caddesinde!”
“Uzak değilmiş!.. Şu halde yarın öğleden sonra gelin beni buradan alın!”
“Hangi dairede oturuyorsunuz!”
“Ben sizi pencerede beklerim. Yukarı çıkmanıza hacet yok!”
Kapının üzerinde duran anahtarı çevirerek içeri girdi.
Bu sefer süratli adımlarla evin yolunu tuttum. Vücudum bana her zamankinden daha hafif geliyordu.

Sabahattin Ali
Kürk Mantolu Madonna

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Seçildiğim belliydi; ben taşıyacaktım bu yükü – Yusuf Atılgan

Göç zamanı deniz kıyısında toplandık. Son gelenlerdendik biz, neredeyse akşam oluyordu; kıyı göz alabildiğine kalabalıktı. Bizlerden başka sürüyle kırlangıçlar da...

Kapat