Siyasal Mücadele ve Askeri Savaş*- Antonio Gramsci

Askerî savaşta düşman ordusunun imha ve topraklarının işgal edilmesiyle stratejik amaca varınca başarıya ulaşılır. Üstelik şu da belirtilmelidir ki, savaşın sona ermesi için stratejik amaca sadece potansiyel olarak ulaşılması yeterlidir. Yani düşman ordusunun artık savaşamayacağının ve zafere ulaşmış ordunun düşmanın topraklarını işgal «edebileceğinin» şüphe götürmemesi yeterlidir. Siyasal mücadeleyse çok daha karmaşıktır: bir bakıma koloni savaşları ya da, zafere ulaşmış ordunun kazandığı toprakların bütününü ya da bir bölümünü kalıcı bir biçimde zaptettiği, eski fetih savaşlarıyla bir tutulabilir. Bu durumlarda mağlup ordu silahlarından arındırılıp dağıtılır ama mücadele siyasal alanda ve askerî «hazırlık» alanında sürer.

Böylelikle Hindistan’ın İngilizlere karşı siyasal mücadelesi (bir dereceye kadar Almanya’nın Fransa’ya ya da Macaristan’ın Küçük Antanta karşı mücadelesi) üç savaş biçimini ortaya koymaktadır : yayılma savaşı, mevzi savaşı ve yer altı savaşı. Gandhi’nin pasif direnişi bazı momentlerde yayılma bazı momentlerde yeraltı savaşı biçimine dönüşebilen bir mevzi savaşıdır. Boykot mevzi savaşı, grevler yayılma savaşı, silah ve savaşçı bölüklerin gizlice hazırlanmasıysa yeraltı savaşıdır. Bir tür komando taktiği de (1) söz konusudur ama bu yalnızca büyük bir ihtiyatla kullanılır. Eğer İngilizler kendi mevcut stratejik üstünlüklerini (ki bu bir bakıma, iç iletişim hatlarının kontrol yoluyla manevra ve kendi kuvvetlerini «münferit» en tehlikeli noktaya yoğunlaştırma imkânıyla ilgilidir) kitlesel bastırma -yani, eşzamanlı olarak genelleşen bir savaş sahnesinde kuvvetlerini yayma zorunda bırakma- yoluyla yok edecek baş kaldırma hareketinin hazırlandığına inansalardı, genel hareketi, (belirlemek ve imha etmek için, Hintli savaşkan kuvvetlerin vaktinden önce ortaya atılmasını kışkırtmak işlerine gelirdi. Aynı şekilde Alman milliyetçi sağının, Fransız bakış açısından zamanında bir müdahaleye imkân verecek biçimde, şüpheli yasa dışı askerî örgütünün, vaktinden önce kendini göstermesini zorlayacak, maceracı bir hükümet darbesine karışmış olması Fransa’nın işine gelirdi. İşte bu biçimlerdeki, temelde askerî ve başat olarak siyasal alanda sürdürülen (ama her siyasal mücadelenin daima askerî bir dayanağı söz konusudur) melez mücadelelerde komando birliklerinin kullanımı özgün bir taktik geliştirimi gerektirir ki, savaş deneyimi, bu geliştirimin düşüncede oluşturulması için, bir örnek değil de yalnızca bir uyarıcı görevi görür.

Bölgesel fizik – coğrafî özel koşullara, kırsal sınıfların oluşumuna ve hükümetlerin gerçek etkinliklerine de bağlı Balkan komitacıları (2) sorunu ayrıca ele alınmalıdır. Savaş ve örgütlenme tarzı İrlanda toplumsal yapısına bağlı bulunan İrlanda çeteleri de (3) aynı konumdadır. Komitacılar, İrlandalılar ve diğer partizan savaşı biçimleri, her ne kadar ortak noktalara sahip oldukları görülüyorsa da, komando sorunundan ayrı tutulmalıdır. Bu savaş biçimleri iyi örgütlenmiş çoğunluklara karşı zayıf ama inatçı azınlıklara özgüdür. Çağdaş komandoysa, aksine ,kendisini bireysel katkılarla besleyecek ve destekleyecek, değişik nedenlerle hareketsiz durumda ama potansiyel olarak etkili büyük bir yedek kuvveti önceden gerektirir.

1917 – 18’de komando birlikleriyle bir bütün olarak ordu arasında var olan ilişkiler siyasal yöneticileri hatalı savaş plânları hazırlamaya götürebilirdi ve götürmüştür de. Şunlar unutulmuş bulunuyordu : 1) komandolar basit taktik birimleridir ve gerçekte çok etkili olmayan ama bütünüyle de hareketsiz olmayan bir ordu gerektirirler; çünkü askerî disiplin ve ruh yeni bir taktik düzenlemenin öğütlenebilir olduğu noktaya kadar gevşemişse de, bu [disiplin ve ruhun] varlığı gene bir dereceye -ki işte buna yeni taktik birimler denk düşmektedir- kadar söz konusudur. Yoksa kaçınılmaz olarak bozgun ve kaçışlar gündeme gelecektir. 2) Komando olgusunu askerî kitlenin genel savaşkanlığının bir işareti olarak değil de tersine edilgenliğin ve nisbî moral bozukluğunun bir işareti olarak ele almak gerekir. Ama bütün bunlar ileri sürülürken, askerî sanat ile politika arasındaki karşılaştırmaların büyük bir ihtiyatla yapılmasına ilişkin, yani düşünceyi harekete geçirici ve sanki tersinin yalan olduğunu ispatlayarak bir düşüncenin doğru olduğunu göstermek gibisinden, basitleştirici öğeler biçiminde ortaya çıkabilecek genel ölçütün hep akılda tutulması gerekir. Gerçekten de siyasal saf tutmanın askerî saf tutmayla uzaktan bile karşılaştırılmamasının ötesinde, siyasal milis kuvvetlerinde, hata yapan ya da tam anlamıyla itaatte kusur edenler için ne acımasız cezaî yaptırım ne de harp divanı söz konusudur.

Siyasal mücadelede, yayılma savaşı, kuşatma ya da mevzi savaşının da ötesinde, başka biçimler vardır. Gerçek yani modern komando, 1914 – 18’de görüldüğü biçimiyle, mevzi savaşıyla ilintilidir. Önceki dönemlerin yayılma ve kuşatma savaşlarının da, bir bakıma, komandoları vardı. Hafif ve ağır süvari, usta nişancı birlikleri, (4) vb., kısacası genelde hareketli kuvvetler bir ölçüye kadar komandoların işlevine sahiptirler; aynı biçimde keşif kolu örgütleme sanatı da çağdaş komandoculuğun filizlerini içermekteydi. Yayılma savaşından çok kuşatma savaşı, daha yaygın keşif kolu ve devriye görevleri ve özellikle seçme elemanlarla beklenmeyen huruç ve saldırılar düzenleme sanatı bakımından, bu filizleri içermekteydi.

Dikkatten kaçırılmaması gereken bir başka öğe şudur : siyasal mücadelede egemen sınıfların mücadele yöntemlerini taklitçiliğe yeltenilmemelidir, yoksa kolay tuzaklara düşülebilinir. Günümüzdeki mücadelelerde bu olay çoğu kez gerçekleşmektedir. Zayıf düşmüş bir Devlet örgütü sanki gevşek bir ordu gibidir; sahneye iki görevi olan komandolar, yani özel silahlı örgütler girer; [gö-revleriyse], Devlet yasallık çerçevesinde kalır gibi görünürken, aynı Devleti yeniden örgütlemek ve bunun aracı olarak yasa dışılığa başvurmaktır. Yasa dışı özel faaliyetlerin karşısına benzer bir başka faaliyetin çıkarılabilineceğine inanmak, yani komandoculuğa baş vurarak komandoculukla savaşmak budalaca bir davranıştır; Devletin sonsuza dek hareketsiz kalacağına inanmaktır ki, başka farklı koşullar bir yana, bu hiç söz konusu olmaz. Sınıf özelliği temel bir farklılığı gündeme getirir: her- gün belirli saatlerde çalışmak durumunda olan bir sınıf, geniş malî olanaklara sahip ve bütün üyeleri bakımından, belirli bir işe bağlı olmayan bir sınıf gibi, uzmanlaşmış ve sürekli saldın örgütlerine sahip olamaz. Bu profesyonelleşmiş örgütler gündüz olsun gece olsun her vakit kesin ve beklenmedik darbeler indirebilir. Demek oluyor ki komando taktiği bazı sınıflar için, başkaları için olduğu kadar öneme sahip değildir. Bazı sınıflar için yayılma ve manevra savaşı bunlara özgü olduğundan ötürü, zorunludur ve bu durumsa, siyasal mücadele halinde, komandolara özgü taktiğin yararlı ve belki de vazgeçilmez kullanımını içerebilir. Ne var ki aklı askerî modele takmak budalalara özgüdür: burada da siyaset kendi askerî yanına üstün olmalıdır ve sadece siyasettir ki manevra ve harekât olanağını yaratır.

Tüm belirtilmiş olanlardan .askerî komando olgusunda, siyasal – askerî işlevle, çağdaş mevzi savaşına bağlı özel kuvvet olarak, teknik işlev arasında bir ayırım yapma gereği ortaya çıkmaktadır. Dünya Savaşı’nda özel bir kuvvet olarak komandolardan bütün ordular yararlanmıştır. Komandoların siyasal – askerî işlevindense, siyasal bakımdan dağınık ve zayıf düşmüş ve dolayısıyla az savaşkan bir ulusal orduyla, bürokratlaşmış ve hizmette fosilleşmiş bir genel kurmayın söz konusu olduğu ülkelerde yararlanılmış bulunulmaktadır. [1929-30].

Askerî sanatta manevra ve mevzi savaşı kavramlarıyla siyaset sanatında bunlarla ilintili kavramlar arasındaki karşılaştırmalar konusunda, 1919’da (Fransızca’dan) İtalyanca’ya C. Alessandri tarafından çevrilen Rosa’nın (5) kitapçığı hatırlanmalıdır. Kitapçıkta, biraz aceleci ve hatta yüzeysel bir biçimde, 1905’in tarihsel deneyimleri üzerine teorisyenlik yapılmaktadır. Rosa aslında, o olaylarda kendisinin bir tür «ekonomizmci» ve kendiliğindenci ön yargısından ötürü inanmaya eğilim gösterdiğinden daha yaygın ve etkili olan «iradî» ve örgütsel öğeleri göz ardı etmektedir. Gelgelelim {aynı yazarın başka makaleleri yansıra) bu kitapçık .siyaset sanatına uygulanmış manevra savaşının teorileştirilmesine ilişkin en anlamlı belgelerden biridir. Dolaysız ekonomik öğe (bunalım, vb.), düşman savunmasında bir gedik, [yani] kendi birliklerinin hızla akmasına ve kesin (stratejik) bir başarıya ulaşmasına ya da stratejik düzen bağlamında hiç olmazsa önemli bir başarı sağlanmasına yetecek derecede bir gedik açacak saha topçusuna benzetilerek ele alınmaktadır. Tabii dolaysız ekonomik öğenin etkileri, tarih biliminde, ma nevra savaşının ağır topçusunun etkilerinden çok daha karmaşıktır. Gerçekten bu öğe ikili bir etkiye sahipmiş gibi kavranmıştır: 1) bozguna uğratıp kendine, kuvvetlerine ve geleceğine güvenini kaybettirip, düşman savunmasında gedik açmak; 2) şimşek hızıyla kendi birliklerini örgütlemek, kadrolar yaratmak ya da anında (o vakte kadar ekonomik süreç tarafından oluşturulmuş bulunan) mevcut kadroları, kendi dağınık kuvvetlerini toparlayacak yerlerine getirmek; 3) ulaşılacak amaca ilişkin gerekli ideolojik yoğunlaşmayı şimşek hızıyla oluşturmak. Bu kavrayış şaşmaz bir ekonomizmci gerekircilik biçimine bürünmüş ve, üstelik daha da abartılmış bir biçimde, etkilerin zaman ve mekan içinde şimşek hızıyla sonuç vereceği düşünülmüştür. Bu yüzdendir ki bu kavrayış tam anlamıyla tarihsel bir mistisizm, bir tür mucizevî aydınlanma bekleyişi olmaktadır.

General Krasnov’un (doğu sorununun Çarlık lehine kesin olarak çözümlenmemesi için Kraliyet Rusya’sının bir zaferini istemeyen) itilâf [Devletlerinin] Rus genel kurmayı’na, aslında tek mümkün olan manevra savaşıyken, (cephenin Baltık denizinden Karadenize büyük ormanlık ve bataklık bölgelerle yayıldığı düşünülürse, anlamsız) mevzi savaşını zorla kabul ettirdiğini (romanında) (6) ileri sürmesi sadece saçmalıktır. Gerçekte Rus ordusu özellikle Avusturya bölümünde (ama bu arada doğu Prusya’da da) manevra ve göçertme savaşına kalkışmış, geçici olsa da pek parlak başarılara ulaşmıştır. Düşman üzerinde hemen ezici bir üstünlük sağlanmadıkça, istenen savaş biçiminin seçilemeyeceği bir gerçektir. Çarpışan kuvvetler hakkındaki genel raporlarca «zorunlu kılınan» mevzi savaşını kabullenmeyen genel kurmayların ısrarlarının ne kadar kayba mal olduğu bilinmekte dir. Mevzi savaşı, aslında, yalnızca basit tarafından sahici siperlerden değil de mevzilenen ordunun ardındaki topraklarda oluşturulan tüm örgütsel ve endüstriyel sistemden ileri gelir. Bu savaş türü özellikle topların, makineli tüfeklerin ve tüfeklerin süratli ateşinin, kuvvetlerin belirli bir noktada yoğunlaştırılmasının ve bir saf yarılmasından ya da geri çekilmeden sonra kaybolan malzemenin yerine yenisini hızla sağlayabilecek ikmal olanaklarının genişliğinin gündeme getirdiği bir türdür. Bir başka öğeyse silah altındakilerin oluşturduğu büyük kitledir: silah altına alınanlar tek tek eş değerli olmadıklarından aslında sadece kitlesel bir kuvvet olarak görev yapabilirler. Doğu cephesinde Alman kesimine hücum etmenin başka, Avusturya kesimine saldırmanın başka şey olduğu ve aynı biçimde seçkin Alman birliklerince güçlendirilip Almanlarca komuta edilen Avusturya kesiminde de saldırgan taktiğin felâketle sonuçlandığı görülmüş bulunuyor. 1920’deki Polonya savaşında, karşı konulmaz sanılan ilerlemenin, Varşova önlerinde General Weygand tarafından Fransız subaylarının emri altındaki hatta durdurulduğunda aynı duruma şahit olunmuştur. (7) Daha önceki manevra savaşına kafalarını taktıkları gibi, şimdilerde akılları fikirleri mevzi savaşında olan askerî uzmanlar doğaldır ki manevra savaşının [askerlik] biliminden atılmış olması gerektiği düşüncesini taşımamaktadırlar. Aksine öne sürdükleri sadece, endüstriyel ve sosyal bakımdan daha ileri ülkeler arasındaki savaşlarda, manevra savaşının stratejik olmaktan çok taktik iş leve indirgendiği ve daha önceleri manevra savaşına kar şı kuşatma savaşı ne konumda ise o konumda ele alınması gerektiği olmaktadır.
Hiç olmazsa «sivil toplum»un çok karmaşık ve dolaysız ekonomik öğenin felaket getirecek patlayışlarına (bunalımlar, durgunluklar, vb.) dirençli bir yapı haline geldiği daha gelişkin Devletler açısından, siyaset sanat ve biliminde aynı indirgenme söz konusu olmalıdır. Sivil toplumun üst yapıları çağdaş savaştaki siperler sistemi gibidir. Tıpkı savaşta şiddetli bir topçu hücumunun düşmanın savunma sistemini imha etmiş gibi görünmesine karşın, aksine, sadece dış çevresini yok etmesi ve hücum edenlerin ilerleme ve saldırı sırasında karşılarında daha etkili bir savunma bulmaları gibi bir durum büyük ekonomik bunalım dönemlerinde siyasette olur; saldırgan birlikler bunalım nedeniyle zaman ve mekân içinde bir anda örgütlenemedikleri kadar saldırgan bir ruhsal duruma ulaşamazlar, benzer bir biçimde, kendilerine saldırılanlar moral güçlerinden birşey kaybetmeyip, yıkıntılar arasında bile ne savunma hatlarını terk ederler ne de kendi güç ve geleceklerine olan güvenlerinden bir şey kaybederler. Tabii [çevredeki] nesneler oldukları gibi kalmazlar ama eksik kalmayan, siyasal Cadornizm’in (8) stratejicilerinin bekleyebilecekleri gibi, sürat öğesi, hızlandırılmış zaman ve kesin ilerlemedir.

Siyaset tarihinde bu türden son olay 1917’de olanlardır. Bunlar siyaset sanat ve biliminin tarihinde kesin bir dönüş noktasını simgeler. Bu durumda sorun, mevzi savaşındaki savunma sistemlerine denk düşen sivil toplum öğelerinin hangileri olduğunu «derinlemesine» inceleme sorunudur. Bile isteye «derinlemesine» denmektedir, çünkü öğeler incelenmiştir ama tıpkı gelenek ve görenek tarihçilerinin kadın modasının acayipliklerini inceledikleri gibi ya da «ussala» yeni bazı olguların, sanki halkın boş inançlarıymış gibi (kaldı ki bunlarda açıklandıklarında ortadan kalkmazlar), «gerçekçi bir biçimde» açıklandıklarında ortadan kalkacaklarına kanaat getirilmesi gibi yüzeysel ve bayağı bir biçimde! [1933 – 34: 1. yazım 1930-32].

(Bronstein’ın (9) teorisinin?) , manevra savaşının siyasal yansıması (Kazakların generali Krasnov düşüncesi hatırlanmalı), son çözümlemede ulusal yaşamın kadrolarının çekirdek halinde ve gevşek olduğu ve «siper ya da istihkâm» olma yeteneğine sahip olmadığı bir ülkenin genel-ekonomik – kültürel – toplumsal koşullarının bir yansıması olup olmadığına bakılmalıdır. Bu konuda, bir «batıcı» gibi görünen, Bronstein’in aslında kozmopolit, yani yüzeysel bir biçimde ulusal ve gene aynı biçimde batıcı ya da Avrupa’lı olduğu söylenebilir. Oysa Ilyiç (10) esaslı bir biçimde ulusal ve gene aynı biçimde Avrupalıydı.

Bronstein anılarında kendisine, kendi teorisinin doğruluğunun… onbeş yıl sonra ortaya çıktığının söylendiğini hatırlar ve nükteye bir başka nükteyle cevap verir. Gerçekteyse teorisi, içinde bulunduğu biçimiyle, ne onbeş yıl önce ne de onbeş yıl sonra geçerlidir; tıpkı Guicciardini’nin sözünü ettiği dediğim dedikçiler gibi: doğruluğu az ya da çok bir öngörüde bulunmuştur, yani en genelinden pratik öngörüsünde haklı çıkmıştır. Bu, dört yaşında bir kız çocuğunun anne olacağı kehanetinde bulunup, yirmi yaşında anne olduğunda «ben bunu önceden bilmiştim» demesine benzer; ama burada, kız çocuğunun dört yaşındayken ırzına geçildiğinde anne olabileceğine olan kesin inancının da görmezlikten gelindiği hatıra getirilmemektedir. Sanıyorum ki İlyiç 1917’de Doğu’da(11) başarılı bir biçimde uygulanan yayılma savaşından mevzi savaşına geçişin gerekliliğini kavramıştır. Kaldı ki mevzi savaşı, Krasnov’un belirttiği gibi, orduların kısa bir sürede sonsuz nicelikte savaş gereçleri birikitirebildiği, toplumsal kadroların kendiliğinden çok iyi donatılmış siperler haline gelmeye yetenekli olabildiği Batı’da mümkün olan tek savaş biçimidir. Sanıyorum ki bu, İtilâf Devletlerinin tek başına Foch’un komutasında tek bir cephe oluşturmaları anlayışına denk düşen «tek cephe» formülü anlamına gelmektedir.

Ne var ki, temel görev ulusalken, alanın keşfini, sivil toplumun, vb. öğelerince simgelenen, siper ve istihkâm öğelerinin belirlenmesini gerektirirken, her ne kadar sadece teorik olarak geliştirebileceği hesaba katılsa da, İlyiç’in kendi formülünü geliştirmeye vakti yoktu. Doğu’da Devlet herşeydi, sivil toplumun başlangıç dönemlerinde saydam ve şekilsizdi; Batı’daysa Devletle sivil toplum arasında doğru bir ilişki vardı ve Devletin tökezlemesinde sivil toplumun sağlam yapısı hemen görülüyordu. Devlet sadece ileri bir siperdi, bunun ardında güçlü bir istihkâm ve tabya zinciri bulunuyordu. İstihkâm ve tabyaların sayısı, tabii, Devletten Devlete değişebilirdi ama asıl bu farklılık tek tek ülkeler hakkında dikkatli bir araştırma ve incelemeyi zorunlu kılmaktaydı.

Bronstein’in teorisi, bazı Fransız sendikacıların genel greve ilişkin teorisi ve Alessandri tarafından çevrilen kitapçıktaki Rosa’nın teorisiyle karşılaştırılabilir. Aslında Rosa’nin kitapçığıyla teorileri, «Vie Ouvriere» (İşçi Yaşamı)’deki (fasiküller biçimindeki ilk seri) Rosmer’in (12) Almanya üzerine bazı makalelerinde görüldüğü gibi, Fransız sendikacılarını etkilemiştir. [Fransız sendikacılarının] teorisi bir bölümüyle kendiliğindenlik teo risiyle de ilintilidir [1930-32].

(1) «Arditismo». I. Dünya Savaşı sırasında ardito (cesur) lar, İtalyan ordusunda ki gönüllü komando birlikleriydi. Bu terim (yani arditi) şair d’Annunzio tarafından kendi milli­yetçi lejyonları için kullanılmıştır. Aynı terim 1921 yazında faşist çetelerle mücadele etmek üzere oluşturulan «arditi del popolo» (halkın cesurları) için de kullanılmıştı. Bu son hareket soldaki partilerin içinden doğmuştur; yerel önderleri ve üyelerinin çoğunluğu komünist ya da sosyalisttir. O şıralarda faşistlerle bir «uzlaşma paktı» imzalayan İtalyan Sosyalist Partisi bu örgütlenmeyi mahkûm etmiştir; adı geçen parti direnmeci olmayan bir siyasetten yanaydı. İtalyan Komünist Partisi de aynı hareketi mahkûm etmişti, ama hizipçi nedenlerle, gerçekten bu parti kendi saf komünist üyelerince oluşturulacak savunma birliklerini meydana getirmek istiyordu. Gramsci, İtalyan Komünist Partisinin bu hareketi resmen mahkûm etmesinden önce, hareketi olumlu karşılamakta ve bu yönde yazılar yazmaktayken, daha sonraları, İtalyan Sosyalist Partisinin tavrını eleştirerek, üstü kapalı da olsa, aynı hareketi iyi karşıladığını belli etmekten geri kalmamıştır. Ne var ki daha sonraları işçi sınıfı «ardito»larının faşist çetelere karşı koyamıyacağını hissetmiştir, çünkü faşist çeteler Devletin desteği ve anlayışına ulaşmış bulunuyordu. Bu durumda, Gramsci’-ye göre tek çıkar yol gönüllü faşistlere kitlesel biçimde karşı çıkma olmaktaydı.

(2) XIX. yüzyılın son döneminde, şimdi Arnavutluk, Kuzey Yunanistan, Güney Yugoslavya ve Güney Bulgaristan’a denk düşen bölge Osmanlıların egemenliğindeydi. Bu bölgeye aynı zamanda, şimdi Yugoslavya, Yunanistan ve bir ölçüde Bulgaristan’ca bölünmüş bulunan, Makedonya da eklenmelidir. 1893’de Sofya’da Makedonyalı devrimciler Delcev ve Gruev tarafından bir devrimci Makedonya komitesi kurulmuş ve bu komite «marifetiyle Osmanlı toprağına silahlı çeteler, «komitacılar» sevk edilmeye başlanmıştır. Bu komitacıların, Genç Türklerce şiddetle karşı çıkılan, amacı Ma­kedonya’nın hiç olmazsa bir ölçüye kadar özerkliğiydi. Daha sonraki yıllarda çevredeki ülkeler -Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan-, daha önce Ulahların yaptığı gibi, bölgede kendi çıkarlarını korumak için kendi birliklerini (çete) kurmuşlardır. Bu çeteler bir yandan Osmanlılara karşı çarpışırken öte yandan da birbirleriyle mücadele içindeydiler.

(3) Muhtemelen Fenn çetelerine* göndermede bulunulmaktadır. Bunlar 1867 yılında İngiliz yönetimine, başarısızlıkla sonuçlansa da, baş kaldırmışlar ve XIX. yüzyılın daha sonraki yıllarında münferit ve dağınık faaliyetlerini sürdürmüşlerdir

(4) «Bersagtieri». 1936’da Lamarmora tarafından oluşturulan İtalyan ordusunun seçkin birlikleri.

(5) Rosa Luxemburg, Lo sciopero generale – il partito e i sindacati, (Genel Grev – Parti ve Sendikalar), Societa Editrice «Avantü», Milano, 1919.

(6) P. N. Krasnov, DaU’aguila imperiale alla bandiera rossa (Kıraliyet Kartalından Kızıl Bayrağa), Salaııi, Firenze.e 1928.

(7) Pilsudski’nin Sovyetler Birliği’ni işgalinin ardından karşı saldırısında Tuchachevsky’nin komutasındaki Kızıl Ordu 1920 Ağustosunda Varşova kapılarında durdurulmuştur. Bu yenilginin ardından, yerel halkım desteği olmadan «devrimi ihraç» girişimi tartışma konusu olmuştur. Ama yenilginin özgül sorumlulukları da tartışıldığından, Stalin’in des­teklediği, Budyenny ile Egorov genel komutan Kamenev’in emrine uymayarak, Varşova önünde Tuchachevsky’le birleşmek yerine, Lvov- üzerine yürümüşlerdir.

(8) Bkz. yukarda «Siyasetin-öğeleri» Bölümü 2. dipnot.

(9) Lev Davidovitch Bronstein, Troçki’nin asıl adıdır. Sürekli devrim kuramından söz edilmektedir.

(10) Vladimir Ilyiç Lenin.

(11) Rusya’da.

(12) Alfred Rosmer I. Dünya Savaşı sırasında devrimci sendikalisttir ve Pierra Monatte ile birlikte La Vie Ouvriere (İşçi Yaşamı) ‘in editörlüğünü yapmıştır. Her ikisi Fransız Komünist Partisinin ilk önderleri arasındadırlar. Rosmer 1923-24 arasında Humaniti (İnsanlık) ‘nin editörlüğünü yapmıştır. Rus Partisinde Ortak Muhalefeti desteklediğinden 1926 yılında Partisinden atılmıştır.

* Antonio Gramsci’nin “Modern Prens” kitabının aynı başlıklı makalesinden

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kahraman ve “Tragedya” Açısından Lukacs, Brecht ve Benjamin*

Lukacs modern sanatı totalite duygusundan, totalite anlayışından ve belirli bir perspektif ten yoksun olduğu için eleştiriyor ve beğenmiyordu. Oysa, Brecht...

Kapat