Sınıf’ın Fişlenmiş Aydını Rıfat Ilgaz’ın Hayatı ve Sanatı Üzerine Birkaç Şey

Toplumun büyük çoğunluğunun ‘Hababam Sınıfı’ ile tanıdığı Rıfat Ilgaz, 1944 yılı Ocak ayında Sınıf adlı şiir kitabı yayınlanır. Adının “Sınıf”, kapağının da kırmızı olması nedeniyle toplatılır. Hasta olmasına rağmen 6 ay hapse atılır. 1961 yılında “Hababam Sınıfı”nı Ak Kitabevi sahibi İhsan Manavoğlu tarafından basılan kitabın satışılarının iyi gidiyor olmasına rağmen yazara ödeme yapılmaz. Rıfat Ilgaz, on bir kez mahkemeye vermesine karşın davayı kaybediyor. Yani kendi yazdığı kitabının sahibi olamıyor. Turhan ve İlhan Selçuk ile birlikte çözüm arayıp bu kez romanı resimli olarak çıkarıyorlar. Kitabevi sahibi, Rıfat Ilgaz’ı mahkemeye veriyor ve davayı kazanıyor. Sonuçta  İhsan Manavoğlu 1983 yılına kadar 39 sene bu kitaptan büyük paralar kazanıyor.

“Çocuklarımızın zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık”

6 aya çarptırılan yazar, hapishaneden çıktığında hem öğrenciliğini hem de öğretmenliğini kaybetmişti. Sağlığı da oldukça bozulan Ilgaz, Heybeliada Sanatoryumuna yattı. 1946 yılında öğretmenliğe kısa bir süreliğine dönse de, sonunda 1947’de temelli olarak bu şansı kaybetti. Bununla birlikte sanatoryuma yatabilme hakkını da kaybetmiş oluyordu. Eşi Rikkat Hanım’dan 1949 yılında ayrıldı. Bu ayrılığı yazar şu şekilde açıklıyordu:

“…Rikkat Hanım’dan 1949 yılında ayrıldım. Benim yüzümden işinden olmaması ve çocuklarımızın zarar görmemesi için anlaşarak ayrıldık. Öğretmenlikten çıkarılmıştım, iki de bir kovuşturmaya uğruyordum. Adım komüniste çıkmıştı. İzleniyordum. Yerim yurdum, ne olacağım belli değildi. Üstelik, verem gibi bulaşıcı bir hastalığım vardı. Bütün bunların eşime de zarar vereceğini, bir gün onun da işinden atılabileceğini düşünüyor, çocuklarım için de kaygılanıyordum. Ayrılmamız bundan oldu.”

“Hababam Sınıfı toplumsal eleştirilerinden arıtıldı”

İlk denendiğinde sansüre takılan Hababam Sınıfı, Umar Bugay’ın senaryosuyla sansürden geçti ve Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde çekildi. Fakat yazar bu durumdan hoşnut değildi, çünkü sansürden geçmeyi başaran senaryo eserin bütün toplumsal eleştirilerinden arıtılmış ve sadece eğlencelik bir komedi haline getirilmişti.

” Onlar, Hababam Sınıfı’nın özüne saygı gösterilerek çevrilmiş filmler değildi. İçeriği bakımından, tezi bakımından aykırı. Ben eğitimi eleştiririm. Kopyacılığı, ezberciliği… Senaryoyu yazanlar öğrenci velilerine başlıyorlar çıkışmaya. […] Hemen dava açtım.”

Semih Poroy’un çizgisiyle tutuklanışı Belgeselden alınan ekran görüntüsü

“Cide’nin papazını yakaladık”

Rıfat Ilgaz 12 Eylül’ün ilk yıllarında Kastamonu Cide’de tutuklanıyor. Oğlu Aydın Ilgaz, Sınıf’ın Efsanesi adlı kitabında: Yetkililere “Cide’nin papazını yakaladık” diye haber verildğini belirtiyor: “Yetmiş yaşındaki bir adamı, elleri kelepçeli ve gözleri bağlı bir şekilde hemşerilerinin önünde yürütmek, çağımız için utanç verici olaylardan biridir. Bu tamamıyla Cidelilere gözdağı vermek için yapılmıştı… Yetmiş yaşındaki Rıfat Ilgaz’ı dört gün boyunca ayakta bekletenler, en ufacık bir yorgunluk gösterdiğinde de onu sözle değil tekmeyle uyarmışlardı!” (s.145-147)

12 Eylül (1980) döneminde Cide’de bulunan Rıfat Ilgaz sürekli tehdit ya da rahatsız ediliyordu. Örneğin, bir gün oturduğu evin karşısındaki binaya Rıfat Ilgaz evden atılmadığı takdirde evin taranacağına dair not asılır.

28 Mayıs 1981 gecesi Rıfat Ilgaz Yıldız Karayel romanını yazmaktayken gözaltına alındı. Gözleri bağlanarak ve zincirlenerek merkeze kadar yürütülen yazar, Kastamonu, Et Balık Kurumu mezbahasından bozma hapishaneye kondu.

Utancımı Anlatıyorum

Ölüm hiç özenilecek şey değil
Sevgilim ölümün güzeli yok
Bir çirkin oluyor insan görme
Sevmeyi düşünmeyi unutuyor
Ölecek misin ya bir meydanda öl
Ya da dağ başında kavgan için[1]

Sivas Olayı yaşanır, bir süre Rıfat Ilgaz’dan yaşanan  katliam gizlenir; ama öğrendiğinde, Oğlu Aydın’a şöyle der: “Bak Aydın!…Firavunlar tabletleri kütüphanede kırdı. Hitler orduları, Avrupa’da bütün kütüphaneleri yaktı. Dünya tarihinde ilk kez aydınları bir binaya koyup yaktılar.”    2 Temmuz Sivas Madımak Olayı’nda başta yakın dostu Asım Bezirci olmak üzere birçok kişinin katledildiği haberine oldukça üzülen Ilgaz, bundan  sadece 5 gün dayanır, 7 Temmuz 1993’te evinde vefat eder. Vasiyeti üzerine Zincirlikuyu Mezarlığı’na, Asım Bezirci’nin yanına defnedilir.

Körüz Biz
.
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan
Tan yerinden söken umut ışığı
Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim
Aydınlıklar sizin olsun körüz biz
Rıfat Ilgaz’ın Gözaltı Anılarından
.
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara
Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz
Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
.
Bir bulut ne zamandır üstümüzde
Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz
Dolanır ayaklarımıza boğum boğum
Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır
Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz
Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner
Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
.
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
Ayak altında eziledursun karınca sürüleri
Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
.
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan
Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
.
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana
Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan
Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil [2]

Yaşar Kemal: “Ilgaz Usta, inanılmaz çilelerin, yiğitliklerin adamıdır. O, çağımıza onur veren namuslu kişiliklerden birisidir… Mizah yazmıştır, en güzelini. Şiir yazmıştır, ülkemiz şiirinin en güzel örneklerinden. Romanı, hikayesi de öyle. O, bizim edebiyatımızın doruklarından biridir. Ama ne yazık ki, biz böylesine özverili, böylesine halkımıza timsal olmuş, böylesine büyük ustalarımızın kadrini ancak seng-i musallada biliriz” diyor.

Fişli Yazar

13 Ocak 1986… Oğlumun Florya’daki evinin kapı ziline dokunuldu. Evin bana ayrılan odasındaki masamdan kalkıp açtım. Kapıcının yanında, ilk kez gördüğüm delikanlı:

“Rıfat Ilgaz’ı arıyordum…” dedi. “Benim!” demeye vakit bırakmadan kapıcıya döndü, “Tamam!” dedi.

“Buyrun!” demeye vakit bırakmadan içeri girdi. Salonda ilk sandalyeye oturdu. Cebinden beş on sayfalık bir broşür çıkarırken:

“Fiş!” dedi, kısaca. “İkametgâhınızı arıyorum da…”

“Burası oğlum Aydın’ın evi…” dedim; ben de kısaca… Sonra… Düşündüm, benim ikametgâhım var mı, diye… Bir hafta önce buraya, Taksim’de bir otelden kalkıp gelmiştim, oğlumun isteği üzerine. İmparotor Oteli’nden… Şöyle böyle bir yıla yakın zamandır orada yatıp kalkıyordum. Kitaplarımı imzalamak için yurdun dört bir yanından çağrılıyordum: Ankara, İzmir, Malatya, Samsun, Kastamonu, Bodrum, Trabzon… Adana, Mersin… Gittiğim yerlerde de iki üç gün kalkmam gerekiyordu.

Genç konuğum, kimliğini çıkarıp gösteriyor, polis olduğunu açıklıyor, görevini yapmak için geldiğini belirtiyordu. Görevi benim gibilerini izlemek, ikametgâhını bulup, kendi deyimiyle, fişlemek…

1944’ten beri bu böyle… Ne yapmışım da fişlenmiştim. Yasal, ya da gizli bir partiye mi girmiştim? Elimden bir kaza mı çıkmıştı? Kaza, kader kurbanlarından biri miydim? Yoksa düpedüz bir kaçak ya da kaçakçı mı?

Bildiğim kadarıyla Sınıf adlı bir kitap çıkarmış, tutuklanmış, altı ay hüküm yemiştim. Üstünden kaç kez af geçmişti. Atıldığım ilk mesleğim olan öğretmenliğe bir daha dönememiştim, “sabıkalı” olduğum için… Bununla birlikte yasalar ikinci bir mesleği, gazeteciliği benden esirgememiş, Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Basın Şeref Kartı vermekte bile hiçbir sakınca görmemişti.

Zaman zaman şairler listesinden silinmiş, dergilerden, antolojilerden çıkarılmıştım ama, böyle önemli bir şiir kitabı yayınladığım için değerimi, ne yetkililer, ne de görevliler göz ardı etmemişlerdi. Tam kırk iki yıldır adımı dosyalardan çıkarmamışlar, adım adım beni izlemişlerdi.[3]

***

Stepne’den Çeviri

Kitap çıktı. Yazarı Stepne… İster Dolmuş’un yedek lastiği olsun, ister kitabın yazarı… Okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan beş bin kitap, dergi gibi eriyip gitmişti. Kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. Aldığım iki yüz elli lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. Şairlik adımı kullanmadan mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.

Dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni Hababam Sınıfı öykülerinin bir bölümünü de Tan Basımevi’nde Haluk Yetiş basmıştı. Nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. (…)

Ünü Rıfat Ilgaz’ı çoktan aşan Hababam Sınıfı’na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. Birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

“Birincisi çok daha güzeldi. Ne gerek vardı bu ikincisine?” (…)

Babıâli demirbaşlarından dağıtıcı Faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

“Nerde Stepneee…” demişti, “Nerde Rıfat Ilgaz… Herif yazmış… Ancak iki hikâyesini okuyabildim bu yeni kitabın. Bırak dostum sen bu işleri!”

Ne demek istediğini anlayamamıştım. Şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

“Rusçan fena değil!” dedi. “Doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!”

Ben Rusça biliyordum haaa?. Haraşo’dan başka tek sözcük bilmiyordum Rusça olarak. Şaşkınlıkla sordum:

“Ben mi çevirmişim. Hangi yazardan?”

“Hangi yazardan olacak! Stepne’den.”

“Yani bu Stepne Sovyet yazarı, öyle mi?”

“Bırak lâf cambazlığını… Ha Sovyet yazarı, ha Rus yazarı… Hepsi bir kapıya çıkar… Baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden.”

Babıâli’nin Kral Faruk’u beni sinemacılarla karıştırıyordu. Ya da Mayk Hammer üreticilerine benzetiyordu. Bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani… Haklıydı bir bakıma. Yanlışlığı birinci kitabın kapağına Stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. Hey garip kişi! Durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! Baban da mı mizah yazarıydı? Şairlik neyine yetmiyordu senin?[4]

Edebiyat ve Rıfat Ilgaz

Rıfat Ilgaz, edebiyat hayatına 1926 yılında Kastamonu Nazikter gazetesinde yayınlanan “Sevgilimin Mezarında” şiiriyle başladı. Bu şiiri yazdığında henüz on beş yaşında olan şair, o dönemlerde Mehmet Rıfat imzası ile yazıyordu. Hatta Kastamonu’dan geçmekte olan Faruk Nafiz’in ilgisini çekmeyi başardı. Bir süre tarz olarak kişisel şiirler yazsa da, ki bunlar Varlık, Oluş gibi dergilerde yayınlandı, daha sonra hiçbirini kitaplarına almadı. Ona göre bu şiirler gözü kapalı yaşadığı yılların ifadesiydi.[5] Bir süre şiir tekniğine yeni bir soluk getirdiğine inandığı Nazım Hikmet ile çalıştı. Onun Bursa Hapishanesinden gönderdiği şiirleri İbrahim Sabri mahlasıyla yayınlıyordu. Nazım da Ilgaz’dan umutla söz ediyordu:

“ Gençlerin içinde çok beğendiğim şairler var, hepsinin ismini aklımda tutamıyorum, isimleri henüz yer etmedi, ama şiirlerini pek beğeniyorum. Şöyle aklımda kalanları, sıra tefriki yapmadan sayayım: Dinamo, Suat Taşer, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Orhan Kemal, Saffet Irgat vesaire…[6] ”

Ayrıca Nazım, başka bir zamanda “kendi sesini bulması” için Orhan Kemal’e Ilgaz’ı örnek göstermiştir. Rıfat Ilgaz, II. Dünya Savaşı döneminde öğretmenlik yaparken hayatında ve çevresinde gördükleriyle toplumcu bir anlayışa yöneldi. Halktan biri olması ve halkın çektiklerini kendisinin de çekiyor olması bunu ifade etme isteği ve ihtiyacı yarattı. Bu amaçla çıkardığı ilk şiir kitabı Yarenlik’te (1943) çevresindeki insan hayatını anlattı. Mesela bu eserindeki “Alişim” şiirinde onun edebiyatta durduğu noktanın izleri oldukça güçlüdür.

Kasnağından fırlayan kayışa
kaptırdın mı kolunu Alişim!

Gidenler gitti Alişim,
Boş kaldı ceketin sağ kolu…

Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman
beklesin mızrabını.[7]

Bu şiirde toplumu birçok açıdan anlatmaktadır şair. Köyden kente göçten, işçinin durumuna kadar toplumsal gerçekleri irdelerken bir yandan da bu toplumsal gerçeklik içinde sıkışıp kalan bireyin durumunu da verir. Ne de olsa, Kızlar da emektar saz gibi iki kol ister saracak! Şiirin de kullandığı dil ise anlattığı konuların tarzına uygun bir şekilde sadedir.

Benzer bir anlayışla yazdığı ve şiirlerin bir kısmı okuldaki öğrencileriyle ilgili olan ikinci kitabı Sınıf (1944) toplatıldı ve Ilgaz hakkında soruşturma başlatıldı. O dönemde sağlık nedeniyle okuldan izinli olan şair bir süre saklandıktan sonra teslim oldu ve 6 ay hapiste yattı. Bu dönemde yaşadıklarını bir çeşit anı-roman olan Karartma Geceleri’nde, karakteri Mustafa Ural aracılığıyla anlattı.

Ilgaz, 1940’lı ve 50’li yıllarda yoğun bir şekilde dergicilikle uğraştı. Zaten zamanın ekonomik -ve biraz da siyasi- şartları daha hacimli eserlere (kitaplara) pek izin vermiyordu. Bu dönemde hükümete ve İran Şah’ına hakaretten tekrar hapise girdi. 1950 Af Kanunuyla çıktı. Daha sonradan Fedailer Mangası adını alacak bir grup aydın, bir çıkan bir kapanan dergilerde yazmaya devam etmeye çalışıyorlardı. Özellikle Rıfat Ilgaz’ın takdir ettiği Nazım Hikmet’in anahatlarını ortaya koyduğu toplumcu bir edebiyat anlayışı gelişmişti. Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Ömer Faruk Toprak, Hasan İzzettin Dinamo gibi yazarların başı çektiği bir akımdı bu.

Bu dönemde özellikle Sabahattin Ali ve Aziz Nesin’le birlikte çıkardıkları Markopaşa, Türk siyasi edebiyat tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Mizah yoluyla ülkedeki gidişatı eleştiren yazılara yer veren yayın kısa sürede büyük ilgi topladı ve iyi bir satış seviyesine ulaştı. Kapatıldıkça Hür MarkoPaşa, Yedi-Sekiz Paşa gibi başka isimlerle tekrar çıkan derginin benzer isimlerle sahteleri dahi türedi.[8] Bu dönem Türk yazınında dergicilik dönemiydi ve benzer kadrolar sürekli olarak farklı dergilerde yazıyorlardı.

1956 yılında İlhan Selçuk’un çıkardığı Dolmuş dergisinde bir hikâye serisi yayınlamaya başladı. Daha sonra bu yazılar Hababam Sınıfı romanı oldu. Çizimlerini Turhan Selçuk’un yaptığı bu dizi çok tuttu. Yazar Stepne takma adıyla yazdığı için bu hikâyelerin kime ait olduğu da ilginç tartışmalar yaratıyordu. Bir süre sonra kendi adıyla bu yazıları topladığında bir çok insan ona inanmadı.[9] Daha sonra Ilgaz, diğer Hababam Sınıfı oyunlarını da yayınladı.

Rıfat Ilgaz romanlarının çoğunu 1970’li yıllarda yazdı. Zaten bu yıllar Türk romanında, özellikle politik içerikli eserlerde, oldukça üretken bir dönemdi. Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu gibi yazarlar 12 Mart romanı diye tabir edilen türde eserler yazarken Ilgaz daha önceki dönemleri de kapsayan eserlere imza attı. Özellikle Kastamonu hayatını kaleme aldığı romanlarında “yerel” edebiyata eğilim gösteriyor gibi görünse de, bu eserlerinde anlattığı hayatlarla halkın tarihsel süreç içerisindeki durumunu işlediği için halkçı edebiyat çizgisini sürdürdüğünü söylemek mümkündür. Tarz olarak da yine bu dönemde, Adalet Ağaoğlu, Füruzan ve Oğuz Atay gibi yazarlarda görüldüğü üzere, modernist edebiyatın ortaya çıkmaya başlamasına rağmen, o Toplumcu Gerçekçi anlayışını devam ettirdi.

Yazarın öykücülüğü özellikle mizah alanında gelişti. Öyküleri Markopaşa dönemlerine gitmektedir. İlk öykü kitapları olan Radarın Anahtarı ve Don Kişot İstanbul’da 1957 yılında yayınlanmışlardır. Toplumsal değişimleri ve çarpıklıkları hicveden bu mizah öykülerine örnek olarak Sosyal Kadınlar Partisi’ndeki kentleşme ve toplumda kadının yeri üzerine eleştiriler verilebilir. Biraz da bu nedenle Ilgaz, Hababam Sınıfı eserlerinin film uyarlamalarından çok da memnun olmadı. Bu uyarlamalar eserlerinin toplumsal hiciv kısımlarını eleyip yerine basit bir gülmece anlayışı getirdiler.

Yaşamını son dönemlerinde yazar özellikle anı ile çocuk edebiyatı türüne ağırlık verdi. Öğretmenlik yıllarından kalma bir idealizmle özellikle yeni nesile yönelik çalışmaları tercih etti. Anıları uzun bir tarihsel geçmişe ışık tutarken (1910’lardan bu yana yazar Türkiye’nin tarihsel geçmişini bizzat yaşamıştır) çocuk romanları yeni bir süreç için hazırlık görevi görüyordu. Zaten Okutmak Üzerine şiirinde şöyle der:[10]

“ Sınıfın ozanıyım mimli

Hababam Sınıfı’nın yazarıyım ünlü
Kim ne derse desin, çocuklar için yazdım hep.

İki iş tuttum ömür boyu köklü.
Çocukları okutmaktı ilk işim.
İkincisi,
Yazdıklarımı çocuklara okutmak.”

1980’li yıllarının çoğunu panellerde ve imza günlerinde geçiren Ilgaz için 1990’li yıllarda “plaketler” dönemi oldu. Son şiirini 19 Kasım 1991’de yazdı:

Elim eline değsin
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım.[11]

Yapıtları
Şiir kitapları

Yarenlik (1943): 1946’da ikinci basımı yapıldı.
Sınıf (1944): Kovuşturmaya uğradı. 6 ay hapis yattı.
Yaşadıkça (1947): Toplatıldı.
Devam (1953): Toplatıldı.
Üsküdarda Sabah Oldu (1954)
Soluk Soluğa (1962): Yeni şiir çok azdır, genellikle derleme.
Karakılçık (1969)
Uzak Değil (1971)
Güvercinim Uyur mu (1974)
Kulağımız Kirişte (1983)
Ocak Katırı Alagöz (1987)
Çocuk Bahçesi (1995): Çocuklar için şiirler
Bütün Şiirleri (1983): 9 cilt olarak
Bütün Şiirleri: 1927-1991 (2004)
Romanları
Hababam Sınıfı (1957): Önce dizi hikâye olarak Dolmuş dergisinde yayınlandı. Sonradan roman olarak toplandı. Film uyarlamalarına esin kaynağı oldu. Ayrıca tiyatroda da sahnelendi.
Başlığın diğer anlamları için, Hababam Sınıfı sayfasına bakınız.

Pijamalılar (Bizim Koğuş) (1959): Önce Bizim Koğuş adıyla yayınlandı. Daha sonra 1973’te Pijamalılar olarak çıktı.
Karadenizin Kıyıcığında (1969)
Halime Kaptan (1972)
Meşrutiyet Kırathanesi(1974)
Karartma Geceleri (1974): Yusuf Kurçenli tarafından filmi çekildi. Başrolünü Tarık Akan oynadı.
Ana madde: Karartma Geceleri (film)
Sarı Yazma (1976)
Yıldız Karayel (1981)
Apartıman Çocukları (1984)
Hoca Nasrettin ve Çömezleri (1984)
Hababam Sınıfı İcraatın İçinde (1987)
Anı kitapları
Yokuş Yukarı (1982)
Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra (1986)
Dördüncü Bölük (1992): Damian Croft tarafından İngilizce’ye çevrildi, Milet Publishing tarafından yayınlandı.
Köşe Yazarlığı
Nerde Kalmıştık
Cart Curt
Öykü kitapları
Radarın Anahtarı (1957)
Don Kişot İstanbul’da (1957)
Kesmeli Bunları (1962)
Nerde O Eski Usturalar (1962)
Saksağanın Kuyruğu (1962)
Şevket Ustanın Kedisi (1965)
Garibin Horozu (1969)
Altın Ekicisi (1972)
Palavra (1972): Önceden Don Kişot İstanbul’da adıyla yayınlandı.
Tuh Sana (1972)
Çatal Matal Kaç Çatal (1972)
Bunadı Bu Adam (1972)
Keş (1972)
Al Atını (1972)
Hababam Sınıfı Uyanıyor (1972)
Hababam Sınıfı Baskında (1972)
Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1972)
Rüşvetin Alamancası (1982)
Sosyal Kadınlar Partisi (1983)
Çalış Osman Çiftlik Senin (1983)
Şeker Kutusu (1990)
Çocuk edebiyatı
Bacaksız Kamyon Sürücüsü
Bacaksız Okulda
Bacaksız Paralı Atlet
Bacaksız Tatil Köyünde
Bacaksız Sigara Kaçakcısı
Öksüz Civciv
Küçük Cekmece Okyanusu
Cankurtaran Yılmaz
Kumdan Betona
Çocuk Bahçesi(Şiir)
Tiyatro Oyunları
Hababam Sınıfı Ulvi Uraz Tiyatrosu tarafından sahnelendi1965
Hababam Sınıfı Uyanıyor: Filme çekildi.
Ana madde: Hababam Sınıfı Uyanıyor (film)
Hababam Sınıfı Baskında
Hababam Sınıfı Sınıfta kaldı: Filme çekildi.
Ana madde: Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (film)
Türk Çocukları Türk Çocukları: Çatalzeytin Festivalinde öğrenciler tarafıdan sahnelendi.
Çatal Matal Kaç Çatal (1972): Daha sonra Uzun Eşek Oyunu olarak yeniden yazıldı. Çatal Matal 1972’de Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu tarafından, Uzun Eşek ise Cide’de sahnelendi.
Abbas Yola Giden: 1993’de Kartal Rıfat Ilgaz Sahnesi Oyuncuları tarafından sahnelendi.


1.Rıfat Ilgaz Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
2.Rıfat Ilgaz (Karakılçık – 1969)
3.Kırk Yıl Önce, Kırk Yıl Sonra-Gözaltı Anıları, Rıfat Ilgaz, Çınar Yayınları, 2000.
4.Yokuş Yukarı, Rıfat Ilgaz, Çınar Yayınları, 2007.
5. Bezirci, Rıfat Ilgaz, s.69
6. Asım Bezirci, Temele Gül Dikenler, s.49
7. Rıfat Ilgaz, Bütün Şiirleri (1927-1991)
8. Mehmet Saydur, Markopaşa Gerçeği
9. Ilgaz, Sınıf’ın Efsanesi
10. Ilgaz, Bütün Şiirleri (1927-1991)
11. Ilgaz, Bütün Şiirleri

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Samuel Beckett: Varoluştan “Öz”e 100 Yıllık Yolculuk – Ayşegül Yüksel

Beckett’in çıplaklaşmış dünyasına en yaraşan insan tipini, toplumla tüm ilişkileri kesilmiş, sahip olabildikleri eşyalar bile olabildiğince sınırlı, ‘uzam’ın ve ‘zaman’ın...

Kapat