Şiirin ve Umudun Yorulmaz İğnesi, Sennur Sezer – Aydın Çubukçu

Sennur SezerBir günlük gazetenin son sayfasında her gün başka bir ünlü tarafından yanıtlanan bir soru listesi var. Son soru, gerçekten sırat köprüsü gibi… “Öldüğünüzde, cennetin kapısında Tanrının size ne demesini isterdiniz?”
Eğlenceli ve zekice yanıtlar veriliyor. İnansın ya da inanmasın, herkes o anı mutlaka biraz olsun ürpererek düşünüyor ve neticede bunu okuyacak insanlar kendileri hakkında bir şeyler bilsin isteyerek konuşuyor. Sorgulandığınız ve yapıp ettikleriniz hakkında hesap vermeye çağrıldığınız bir andır çünkü… Tanrıya değilse bile, insanlara…

O sırada Sennur Sezer’in birkaç sıra gerisinde bir yerlerde olmak ve şöyle bağırmak isterdim: “Dünya yaratılırken oradaydı o, her şeyi gördü, her şeyi biliyor, geçsin!” Tanrı ya da insanlar, “evet!” desinler, “hem bildin, hem lâyıkıyla bildirdin, geç!”
Dünya yaratılırken, yani toprak işlenirken, dağlar ve denizler insan için insan eliyle anlama kavuşurken, demir dövülürken ve gergef işlenirken, deri tabaklanırken ve rakı damıtılırken, ot toplanırken, böcek ayıklanırken, türkü yakılırken ve ağlarken insan, grev yaparken işçiler, kadınlar yapmadıklarını komazken, erkekler aciz, çocuklar kahramanken, ekmek, su, hava, ateş zehirlenirken, zehirlerken yılan akrebi, deve tellal iken ve daha mübalaga pek çok şey zuhur ederken, akıl ile gönül ile ruh ile ve beden ile o oradaydı… Baktı, gördü ve dedi:
Akşamüstü taşlı sokakta, kapı çalınmadan daha, bilirim kimin açacağını… Neden kucakta çocuk, maltızda hangi yemek, kapı arkasında nasıl bir süpürge var… Adam nerden geliyor, neden sever karısını ve işini, hastaysa küçük kız ilacı nedir, bilirim… İnsanı bilirim… Eşyayı bilirim… Gemiler iner denize demir kızaklardan, bir çocuğun gözleriyle bakar, bir işçi anasının diliyle anlatırım. Ellerimi veririm dok demircilerine, saçlarımla süpürürüm sendikamı… Sonra kitap olsunlar, gitsin başkalarına da anlatsınlar ne olup bittiğini diye oturur yazarım. Oturur yazarım hallerini en çok çocukların, kadınların ve işçilerin… İlle çocukların hallerini… İnsan onlardı çünkü insanın hepsi çocuk…
İşten dönenleri gözlerim… Köfte güzel olmuş saçın yakışmış derim, geçip giderken zaman birinin yüzü gülsün biraz diye… Kirazlar aldandı –vallahi– ben aldanmadım… Ayşe’yi büyüttüm, büyüttüm öfkemi… Arkadaşsızlığı çirkinliği…

yiğit atılır ateşe
bu ışık böyle büyüsün
iş düşmez bir gün güneşe
hadi çamaşırları yıka ölülere ağla
ninni söyle:
kızımın da adı bengi
dünyaya saldığım türkü
sular aktıkça durulur
bozuk yapılar yıkılır
çürür sarı yaprak gibi
hadi kendini yen hadi kendini

Dedim…
İnsanlar, “iyi demişsin” dediler. Oradan biri, “sen şimdi, bunları hep okudun da mı öğrendin?” diye sordu. Sennur durdu. Kitaplıkları düşündü. Eski kitapların kokusunu duydu, kütüphanelerin raflarını, çıtırdayan kurtçuk seslerini, eski harfleri, divit cızırtısını, matbaa mürekkebini, yaşlı dizgicileri, musahhih Adnan’ı –güldü– düşündü… “Bilgi nerden gelir bilir misin?” dedi… Adam da onu sormuştu zaten, ama olsun, sorusunu bir daha düşünsün, ne sorduğunu bir anlasın bakalım… Adam bir de kendine sordu. Onun da aklından anası, babası, yarım yamalak mektebi, ustaları, ustasının “bakmakla öğrenilse it kasap olurdu, kulağını da aç dinle beni” deyişi geçti. O da güldü… Sennur adama emeği anlattı. İş yapan elle düşünen kafanın ayrılığını ve birliğini anlattı. Dili masalcı diliydi ama söyledikleri hep gerçekti. Adam anladı. Ellerine baktı, kafasını kaşıdı. “Tamam da…” dedi, “biraz kitap da okudun değil mi?”
Okumadığı bir Levhi Mahfuz kalmıştı belki… “Okumadan olur mu hiç?” Adam da Sennur gibi, yazının kutsal bir şey olduğunu biliyordu. Yerde yazılı bir kâğıt bulsa eskiler, ekmek bulmuş gibi alıp yüksek bir yere koymadan geçmezlerdi. İnançlara inanırdı Sennur. İnançların nerelerden süzülüp geldiğini bilirdi. Halk hayatının bütün acısını, neşesini, dillerini ve düşüncelerini bilirdi. Bilmediğini de bilirdi. Kürtçe öğrenecek zamanı ve gücü nereden buldu? Bilmediğini bildiği için buldu… Benim bilmediğim bir şeyleri bilen birileri vardır dediği için hayatı boyunca hep örgütlü oldu. İşçilerle, kadınlarla, gençlerle aydınlarla birleşti. Eksik kalmış bir şey varsa, şu taşı şuradan alıp buraya koymak gerekiyorsa benim de elim var dedi hep.
Rivayet edilir ki, Mevlâna, Yunus Emre için, “Geçtiğim bütün yollar boyunca, önüm sıra o Türkmen kocasının ayak izlerini gördüm” dermiş. Hangi işi yaparsa yapsın kişi, hangi hünerin erbabı olursa olsun, ressam, tiyatrocu, sinemacı, şair, romancı ya da kalaycı, makinist, çömlekçi, terzi, ana ya da baba, Sennur’dan öğreneceği bir şey vardır.
Benim hisseme ne düştü?
İran’da Kum kentinde, Ayetullah Necefi adına bir kütüphane vardır. Genç bir molla iken Necefi, Batılı gezginlerin, yabancı elçilik görevlilerinin eski kitap topladıklarını görüp merak etmiş. Neden el yazması arayıp satın alırlar bu adamlar? Düşününce bulmuş. Hindistan’dan Ege’ye kadar büyük bir kültür kıtasının üzerinde yaşadığını ve çok ama çok eski zamanlardan bu yana insanın burada okuyup yazdığını, onlardan kalan her harfin çok değerli olduğunu anlamış. Yoksul molla, Şii inancına uygun bir yol bulmuş kitap satın almak için. Zenginler adına ibadet ederek, kimi zaman oruç tutarak, kimi zaman namaz kılarak para biriktirmeye başlamış. Kazandığı her dirhemi kitaba vermiş. Her kitabın son sayfasına “falanca adam adına kıldığım şu kadar günlük namaz bedeliyle aldım”, “filanca şahıs için tuttuğum şu kadar günlük oruç bedeliyle aldım” diye yazmış. Doksan yaşını devirdiğinde, otuz yedi binin üzerinde el yazması kitabı olmuş. Ölmeden az önce o muazzam kütüphanenin temelini kendi elleriyle atmış. Her dilden her kutsal kitap, edebiyat, matematik, felsefe… Hintçeden Ermeniciye, Arapçadan Türkçeye, yaşayan ya da unutulan her dilde otuz yedi binin üzerinde kitap. Ceylan derileri, parşömenler, tahta ya da kil tabletler, binlerce yıllık insan emeğinin birikimini yüklenmiş bize getirmişler. Ayetullah Necefi, kütüphanenin eşiğine gömülmeyi vasiyet etmiş. “Kitap okumayı sevenler, üstüme basıp geçsin” demiş.
Sennur’un şiirinden hisseme düşeni ne kadar aldığımı ölçemem; ne var ki insan ve yoldaş olarak aynı havayı solumanın onurunu taşıyan biriyim ve onun hakkında bir şeyler karalamaya çalışırken, Ayetullah Necefi’yi ve Kütüphanesini anmadan geçemiyorsam heybemin hâlâ çok boş olduğunu biliyorum demektir.
Şair, yazar (12 Haziran 1943’te Eskişehir’de doğdu). Fatma Abla, Fatma Çelik, Heval Evindar imzalarıyla da yazdı.
İlkokula Eskişehir’de ikinci sınıftan başladı (1949), ilköğrenimini Kasımpaşa Kadı Mehmet İlkokulu’unda tamamladı (1953), 1956’da Kasımpaşa Karma Ortaokulu’nu bitirdi. İstanbul Kız Lisesi’nde öğrenimini yarıda bırakıp (1959), Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru oldu (1959-1964). Daha sonra 1965-1968’de Varlık Yayınevi’nde düzeltici olarak çalıştı. 1967’de öykücü Adnan Özyalçıner’le evlendi, Ayşe Bengi ile Ahmet Emre adında iki çocukları oldu. 1969-1975 yılları arasında Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde resim sergileri, ressamlar ve yazarlar ile ilgili yazılar, TRT’ye radyo oyunları yazdı. 1975’te Arkın Yayınevi’nin ansiklopedilerinde redaktör ve metin yazarı olarak görev aldı. Yapı Kredi Bankası Sanat Dünyası dergisi, Asa Ajansı, Gelişim Ansiklopedisi ve Görsel Yayınlar da emekli olana kadar (1983) çalıştığı kuruluşlar arasında. 1999 yılında kısa süre TYS genel sekreterliği yaptı. 1983’ten sonra serbest yazarlık yapan Sezer’in yazdığı yayınlar arasında, Varlık, Yeditepe, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Hürriyet gazetesi Avrupa baskısı, Cumhuriyet gazetesi Kitap Eki, Elele, Votre Beaute dergi ve gazeteleri bulunuyor. Günümüzde ise çalışmalarını, Evrensel ve Cumhuriyet gazetesi ile Radikal Kitap, Varlık, Evrensel Kültür dergilerinde yayımlıyor. İlk şiiri Sanat Dünyası dergisinde 1958’de, ilk şiir kitabı Gecekondu, 1964’te yayımlandı. Doğan Hızlan, “Kimi yazarlar kadın duyarlığı sözünün üstüne basa basa yazılmasına karşıdırlar. Sezer onlardan değil, kadın duyarlığının, kargaşa içinde yaşayan bir toplumda kadın olmanın sorumluluğunun şiirini yazıyor” diye yazdı.

Şiirin ve Umudun Yorulmaz İğnesi, Sennur Sezer adlı kitabın önsöz’ünden alınmıştır, Evrensel Basım Yayın

Share

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Elektronik müzikte Doğu’nun izleri; Solace ve “Satya” , “Opium Head” adlı iki albümü
Ahmed Arif: Vurulsam kaybolsam derim, Çırılçıplak, bir kavgada, Erkekçe olsun isterim, Dostluk da, düşmanlık da…
Kapat