Sabahattin Ali: “Kusurlarımı başkalarında da görmekle ne değişecek sanki…”

Sabahattin AliMacide’ye kapıyı açan Fatma:“Aman, küçükhanım, nerede kaldınız?.. Sizi bekliyorlar… Enişteniz pek hiddetli!” dedi.
Macide omuzlarını silkti. Eniştemin hiddetinden bana ne, demek istiyordu. Fakat Fatma sözüne devam etti:
“Yukarı kat sofasında oturuyorlar. Galiba bugün annenizden mektup gelmiş… Aralarında okudular, konuştular, bir daha okudular… Küçükhanım bile uyanık…”
Macide merak etmeye başlamıştı. Yeni ve fena bir haber mi acaba, diye düşündü. Merdivenleri süratle çıkarak yukarı kat sofasına geldi.
Alçak bir sedirde Emine teyze ile Galip amca oturmuşlar, lakayt görünmeye çalışan bir tavırla bekliyorlardı. Ortadaki küçük masanın başında, elindeki romana dalmış gibi duran Semiha vardı. Emine teyze Macide’yi bir müddet keskin gözlerle süzdükten sonra:
“Kızım, bana baksana!” dedi. “Bu vakitte nereden geliyorsun? Vakit gece yarısını geçti…”
Macide şaşkın şaşkın etrafına baktı. Semiha romanına daha çok dalmış, Galip amca gözlerini döşemenin pek ehemmiyetli bir çivisine dikmişti. Emine teyze devam etti:
“Kaç zamandır sesimi çıkarmıyorum. Bir sonu gelecek herhalde diyorum, ama, maşallah bizim uslu, ciddi kızımız gün günden beter oldu. Sanki evimizde pişen yemekler kendine layık değilmiş gibi dışarlarda karın doyurmalar, gece yarısı kimselere görünmeden gelip sabahleyin kimselere görünmeden sıvışmalar. Komşular gelip gelip seni anlatmaya başladılar; kimisi Beyoğlu’nda bir delikanlı ile gördüğünü, kimisi yaşlı bir beyle saza gittiğini söylüyor. Ne yalan söyleyeyim, evvela inanasım gelmedi. Soyun sopun malum. Ailemizden elhamdülillah şimdiye kadar dile gelmiş kimse yoktur. Velakin bütün Müslümanlar yalancı değil ya… Yemin kasem ederek anlattılar… Bir değil, beş değil… Sen aklını başına toplayasın diye bekledik… Ama daha fazlasına müsaademiz yok. Allah rahmet eylesin, merhum babanın iki eli yakamdadır. Namusunu bize emanet etti. Ben ne bileyim! Hiç böyle olacağa benzemezdin…”
Emine teyze sözünün sonunu getiremiyordu. Galip amcaya “hadi, sen söyle!” der gibi birkaç kere baktı. Yaşlı adam yerinde biraz kımıldayıp düşündü. Bu sırada sofada derin bir sükût hüküm sürüyordu. Macide ayakta durarak bekliyor, ara sıra etrafına bakıyor ve boyuna dudaklarını ısırıyordu. Galip amcanın bir türlü ağzını açamadığını gören Emine hanım tekrar söze başladı:
“Bak kızım, baban merhum öldü. Allah gani gani rahmet eylesin. Artık eski günler geçti… Bugün annenden mektup aldık. Dertli kadın, ne yazdığını bilmiyor…”
Galip efendi mırıldandı:
“Evet, bizim yazdıklarımıza bir cevap yok. Aman kızım üzülmesin, bir şeyler duyurmayın deyip duruyor…”
Emine teyze insafsız bir alayla:
“Aman, merak etmesin, kızının üzüldüğü filan yok…” dedi. Macide bu sırada Semiha’nın hafif hafif fıkırdadığını duydu. Biraz evvelden beri içini dolduran tiksinme hissi son haddini buldu. Bu münakaşanın, ne şekilde olursa olsun, ne pahasına olursa olsun bir an evvel bitmesini istiyordu. Sakin olmaya çalışan bir sesle:
“Mektubu görebilir miyim?” dedi.
Emine hanım Galip efendi ile sözleştikten sonra:
“Görüp ne yapacaksın?.. Bize yazılmış… Birbirini tutmaz sözler.”
Macide sinirlendi:
“Fakat görmem lazım değil mi?”
“Pek merak ediyorsan gider uzun uzun konuşursun!”
Galip amca hemen atıldı:
“Öyle ya… Öyle ya… Hemen Balıkesir’e döner, her şeyi öğrenirsin!”
Macide kafasına doğru bir şeylerin yükseldiğini hissetti. Boğulacak gibi oldu. Verecek cevap bulamıyor, odasına kaçıp sükûnetle düşünmek istiyordu. Fakat bir taraftan da bu işin şu anda bir neticeye bağlanması lazımdı. Bunların ağızlarının altındaki baklayı çıkarmalarını beklemeliydi. Bu gece böyle karşılanmasının sebebi herhalde sadece geç gelmesi değildi. İtidalini toplamaya çalışarak sordu:
“Annem Balıkesir’e dönmemi yazıyor mu?”
Emine hanı m boş bulunarak:
“Hayır!” dedi, sonra tashihe çalıştı…
“Şey, yani bir şeyler yazıyor… Ama sonu ona varıyor…”
Galip amca gene homurdandı:
“Tabii, sonu ona varıyor. İnsan İstanbul’da hava ile yaşamaz ki… Valide hanımın bunlardan bahsettiği yok. İki aydır…”
Emine teyze keskin bir göz atarak kocasını susturdu ve kendisi söze devam etti:
“Mesele burada değil… Böyle şeylerin lafı mı olur?.. Evimizde iki lokma yemeğimiz var Allah’a şükür… Sen bize yük olacak değilsin ya… Allah göstermesin, aklına sakın böyle şeyler gelmesin…”
Galip amca tasdik etti:
“Tabii, tabii… Bir boğazın ne ehemmiyeti var ki… Zaten annen de yazıyor. Babanın hesapları tasfiye edilince her şeyi düzeltiriz, diyor…” Sonra kendi kendine mırıldandı: “Merhumun hesapları da pek tasfiye edilecek soydan değildi ya… Hem bu tasfiyeden sonra bakalım ortada bir şey kalacak mı?”
Emine hanımın yeni ve daha keskin bir işaretiyle sustu ve içini çekti. Macide gözlerini teyzesine dikmişti. İptidai zekâsıyla karşısındakini kandırmaya, asıl maksadını saklamaya çalışan ve bunda pek az muvaffak olan ihtiyar kadın Macide’ye bu âna kadar hiç böyle iğrenç görünmemişti. Düşündüklerini saklamayarak dışarı vuruveren zavallı Galip amca, karısına nazaran çok daha dürüsttü. Emine teyze aynı yapmacık hassasiyetle tekrar söze başladı:
“Dedim ya, mesele böyle şeylerde değil… Fakat ortada ailemizin şerefi var… Doğrusunu istersen, ben annene yazacağım ve kızının yaptıklarından haberin olsun, gönlün razı ise burada bırak, değilse çaresine bak, diyeceğim…”
Macide bir müddet daha ayakta durdu. Evvela önüne, sonra oradakilerin yüzüne baktı. Halinde kararlı bir sükûnet vardı. Semiha kitabını masanın üzerine bırakmış, saklamaya lüzum görmediği bir memnuniyet ve tebessümle teyzezadesini seyrediyordu. Galip amca çenesini gere gere esnedi. Macide hiçbir şey söylemeden döndü ve odasına girdi.
Dışardaki ayak tıpırtılarından sofadakilerin de hemen kalkıp odalarına gittiklerini anladı. Pencere kenarına oturdu. Ay adamakıllı yükselmişti. Macide başını cama yaklaştırarak ona baktı. Soluk ve lakayt ışığını rastgele her tarafa dağıtan ve yeryüzünün en korkunç hadiseleri karşısında bile alaycı sükûtunu muhafaza eden bu parlak cisim, biraz evvel denizde Ömer’le beraber seyrettikleri ve insanı kendinden geçecek kadar sarhoş eden o güzel ve manalı ay mıydı?
Yavaşça yerinden kalktı. Evin her tarafını derin bir sessizlik kaplamıştı. Ayaklarının ucuna basarak yatağının yanma geldi, diz çöktü ve karyolanın altından küçük, siyah meşin bavulunu aldı. Birkaç parçadan ibaret eşyasını onun içine gayet muntazam şekilde yerleştirdi. Sırtındaki entariyi de çıkararak oraya koydu ve kahverengi kazağı ile kareli eteğini giydi. Halinde hiç heyecan ve telaş yoktu. Pardösüsünü sırtına geçirdikten sonra bir müddet daha odada kalıp etrafına bakındı. Yatağının ayakucunda duran notaları alarak, tekrar açtığı bavula koydu. Bir daha buraya ayak basmak istemediği için lüzumlu bir şeyi unutmaktan korkuyor ve sokaktaki lamba ile ayın pek az aydınlattığı odada her tarafı gözleriyle araştırıyordu. Hiçbir şey bırakmadığına emin olduktan sonra tekrar pencerenin yanına gidip oturdu ve çantasındaki paraları saydı. Yirmi lirası ve bir miktar ufaklığı vardı.
Kalktı, oldukça ağırlaşan bavulunu yakalayarak dışarı çıktı. Kimseyi uyandırmaktan korkmuyordu. Hatta bunu biraz da istiyordu. Şimdiye kadar hiçbir yerde, hiç kimseden görmediği bu muamelenin hasıl ettiği şaşkınlık ve sersemlik geçmiş, yerini dişlerini sıkan bir iradeye bırakmıştı. Ev halkını düşündükçe derin bir istihfaf duyuyor ve dudaklarının arasından sadece:
“Terbiyesizler!” kelimesi çıkıyordu. Biraz evvelki lafları hatırlamaktan bile tiksiniyordu.
Merdivenleri yavaş yavaş, elektriği açmadan indi. Alt kat sofasında yatan Fatma karanlıkta başını kaldırarak:
“Siz misiniz küçükhanım?.. Gidiyor musunuz?” diye sordu.
Macide kısaca:
“Evet.” dedi ve sokak kapısına inen merdivene yürüdü. Fatma gömleğiyle kalkmış, arkasından geliyor ve mırıldanıyordu:
“Vah vah küçükhanım!.. Bu vakitte nereye gidilir ki!.. Ama doğru… O laflardan sonra insan taş olsa yerinde duramaz… Allah yardımcınız olsun…”
Macide kapıyı açtı. İçeri sokak lambasının ışığı vurdu ve Fatma’nın iri, çatlak ayaklarını aydınlattı. Macide elini uzatarak:
“Allahaısmarladık Fatma!..” dedi.
Yaşlı hizmetçi kız onun elini acemice sıktıktan sonra başını yakalayarak yanaklarından öptü.
“Allah selamet versin küçükhanım, Allah selamet versin!” dedi. Macide kapıyı arkasından çekti.

Kapıdan sokağa inen merdivenlerde bir müddet durup bekledi. Ne yapacağını, nereye gideceğini bilmiyordu. Cebindeki para onun bir iki gün otelde kalmasına ve sonra… Balıkesir’e gitmesine yeterdi.
Birdenbire durakladı. Ne hazırlanırken, ne de evden çıkarken Balıkesir’e dön-meyi aklına bile getirmemiş olduğunu fark etti… Yalnız gitmek, bu evden kaçıp gitmek istemişti… Nereye?.. Bunu hâlâ bilmiyordu. Balıkesir aklına gelince tüyleri ürperdi. Orası daha mı iyiydi?.. Ne münasebet! Artık kendi evleri yoktu ki… Eniştesinin yanma gidecekti… Annesiyle beraber orada kalacaktı.. Demek babasının işleri tasfiye halindeydi. Herhalde Galip amca, tasfiyeden sonra ortada bir şey kalacak mı, derken boş laf etmiyordu.
Genç kızın kafası, biraz evvel yukarıda teyzesinin laflarını dinlerken olduğu gibi, sislenmeye, zonklamaya başladı. Yorgun bir şekilde kapadığı gözlerinin önünden birçok levhalar geçiyordu. Yılışık ve sonradan görme tavırlarıyla manifaturacı eniştesini, herkesi, hatta anasını ve kardeşini bile kıskanan ablasını ve bir aralık da denizi gördü… Akşam kayıktayken kendisine evvela korkunç gelen, sonra, mehtabın ve Ömer’in sözlerinin tesiriyle daha tatlı bir yüze bürünen ve derinlerini merak ettiren denizi…
Kesik ve sık nefesler alıyordu. Dizleri dermansızlaşmıştı. Oraya, basamakların üstüne oturmak üzereydi. Birdenbire garip bir ürpermeyle gözkapaklarını kaldırdı. Sesi boğazına takılarak, fakat sebebini anlayamadığı bir sevinç ve hafiflikle:
“Siz burada mıydınız?.. Ne yapıyordunuz? Nereden geldiniz?” dedi.
Ömer bir şey söylemeden bakıyordu. Dudaklarının kenarında o zamana kadar Macide’nin hiç görmediği hazin bir gülümseme vardı… Kolunu uzattı. Macide elini verdi ve merdivenleri indi. Yüzleri, birbirlerinin nefesini hissedecek kadar birbirine yakındı. Göz gözeydiler. Bu esnada, saatlerce konuşmanın başa-ramayacağı kadar çok şeyler üzerinde anlaştılar.
Macide gözlerini yere çevirerek tekrar sordu:
“Beni mi bekliyordunuz?”
“Evet…”
Ömer bir müddet sustu. Sonra:
“Bu akşam sizin tekrar geleceğinizi biliyordum” dedi. Yürüdüler. Ömer ancak tramvay yoluna geldikleri zaman:
“Ben ne sersem mahlukum yarabbi!” diyerek Macide’nin elinden ağır bavulu almayı akıl etti. Bir müddet konuşmadan ilerlediler. Sokaklar, biraz evvel geç-tiklerinden daha tenha ve daha sessizdi. Artık son tramvaylar da yerlerine çekilmişler ve parkelerin arasında bıçakla açılmış dört yarık gibi parlayan raylarını birkaç saatlik bir istirahate terk etmişlerdi.
Ömer bavulu yanına bırakarak durdu:
“Nasıl olduğunu kendime bile izah edemiyorum” dedi. “Fakat bir his bana bu gece civarınızdan ayrılmamamı söyledi. Birkaç kere köşeye kadar gittiğim halde tekrar dönüp geldim. Her akşam, sizi evinize, daha doğrusu o eve bıraktıktan sonra içimde hoş olmayan bir his belirirdi. Emine teyzelerin evinde, hele sizin gibi bir insanın uzun müddet kalamayacağını, bu kalışın bir akşam çirkin bir sona varacağını seziyordum. Şimdi ev halkı uyanıksa acaba Macide’ye nasıl gözlerle bakarlar, diye düşünüyor ve sizin yerinizdeymiş gibi ürperiyordum.  Sizi bırakıp dönerken içimi hep bu his doldururdu, fakat hiç bu geceki kadar kuvvetli ve böyle kanaat halinde olmamıştı…”
Bavulu alarak tekrar yürümeye başladı… Gözleri ilerde, konuşmasına devam etti:
“Bir türlü ayrılıp gidemedim. Ya bana muhtaç olursa, dedim! En küçük bir hadisenin bile, ne zaman olursa olsun, size hemen evi terk ettireceğini biliyor-dum. Hayret etmeyin… Ben sizi kendim kadar tanıyorum. Belki de daha iyi…”
Bavulu bir elinden öbür eline aldı ve başını Macide’ye çevirerek güldü:
“İşte görüyorsunuz ki, hislerim beni aldatmamış” dedi. “Ruhlarımızın birbirine ne kadar bağlı olduğunu anlıyor musunuz!..”
Macide sadece:
“Hayret ediyorum!” dedi.
Ömer sebepsiz kızararak:
“Ben de” diye mırıldandı.
Ve derhal düşünmeye başladı:
“Ne halt ediyorum?.. Niçin böyle aptalca sözler söylüyorum? Evet, bu gece onu bekledim. Evet… Bu sefer hakikaten bir şey bana buralardan ayrılmamamı söyledi. Bu kadarı iyi., doğru… Fakat bundan istifadeye kalkmak, bütün sükûnetine rağmen bu anda muhakkak ki dimağında fırtınalar geçen kızı, böyle en zayıf anında en cahili olduğu taraflarından avlamaya çalışmak… Ne bayağılık… Sizi kendim kadar tanıyorum… Bundan daha büyük bir zırva olur mu? Kendimi ne kadar tanıyorum ki?.. Ne basit lıilelere başvurdum: Bu gece bana muhtaç olacağınız içime doğdu… Yani bana malum oldu… Aman yarabbi… Demek ki içime doğdu… Şu halde ruhlarımız birbirine ne kadar bağlıymış görünüz… Eğer ruhların bağlılığı böyle ispat ediliyorsa vay o ruhlara… Ne lüzumu vardı… Bu hilelere muhtaç mıydım? Bak yanımda ne kadar sükûnetle ve itimatla geliyor… Böyle bir insanı ahmakça kafese koymaya çalışmak neden? O, bu kadar kolay inananlardan değil ki… Nitekim ‘Hayret ediyorum!’ dedi. Neden? Bu tesadüfe mi hayret etti acaba? Yoksa… benim böyle sözlere müracaat edişime mi?.. Bu daha akla yakın… Bu ‘Hayret ediyorum!’ sözünde bana yüzde yüz itimat yoktu… Manevi hayatımızda, bizim pek de haberimiz olmadan, birtakım hadiseler cereyan ediyor… Bu doğru… İnsan ruhları arasında, şuurun pek de karışmadığı bazı münasebetler var… Bu da doğru… Buna benzer daha birtakım şeyler var ki, hadi onlara da doğru diyelim… Fakat bunları arzularımızın hizmetkârı olarak kullanmaya kalkmak, tam hâkimi olmadığımız şeyleri hilelerimize alet etmeye çalışmak… Onların mahiyeti hakkında en küçük bir fikrimiz olmadığına delil değil midir?”

Kaşlarını çatmış, düşündüklerini tasdik eder gibi başını sallayarak yürüyor ve kafasının her tarafını araştırarak hücum edilecek noktalar bulmaya ve nefsini ithama devam etmeye çalışıyordu:

“Daha ileriden başlayalım… Bu akşam Macide’nin bana muhtaç olabileceği düşüncesi nereden geldi? Her akşam ayrılırken içimde böyle endişeli fikirlerin dolaştığını söyledim… Yalan değil… Ben Emine teyzemi bilirim. Bu kızcağızın birkaç kere eve geç gelmesi onlara iğneli laflar söylemek fırsatını verebilir… Babasının ölümü üzerine gayet tabii olarak alınganlığı artan Macide’nin, küçük bir sözü büyütüp neticesi ağır kararlar vermesi pek muhtemeldir… Verdiği kararı yapmakta hiç tereddüt etmeyecek bir insan olduğu da belli… Fakat bu akşam nasıl oldu?.. Her zamanki gibi ayrıldık. Ağır ağır geri döndüm ve tramvay caddesine çıktım… Burada birdenbire o fikir kafama geldi… Daha doğrusu o korku: Ya bu gece bir şeyler olursa ve Macide yalnız kalırsa… Fakat nereden geldi? Her zamanki gibi geri dönüp yürüdüm… Hiçbir başkalık yok muydu?.. Evet, hiçbir fevkaladelik yok muydu?.. Ah yarabbi, nasıl yoktu… İşte…”

Yüzü güldü. Bu, memnuniyetten ziyade kendini istihfaf[1] eden bir gülüştü.

“Her akşam ne yapardım? Evin önünden tramvay caddesine kadar olan kırk elli metreyi ağır ağır yürür, arada sırada durur, şimdi merdivende… şimdi odasının kapısında, şimdi odasında, diye tahminlerde bulunurdum… Ben onu muhayyilemde odasına soktuğum anda ekseriya garip bir tesadüfle Macide’nin elektriği de yanardı… Bu akşam gene aynı şeyi yaptım… Fakat ‘Şimdi odasında!’ dediğim zaman dönüp bakınca elektrik yanmadı. Biraz bekledim, gene yanmadı. Ben kendi kendime: Herhalde vakit geç olduğu için karanlıkta soyunup yattı, dedim. Fakat genç kız odasına girmeden evvel herhangi biri tarafından alıkondu ise o zaman da ışık yanmayabilirdi… Ben bunu düşünmedim… Fakat ne malum, belki de düşündüm. Muhakkak olan taraf, içimdeki telaşın bu andan itibaren başlamış olmasıdır. Her akşam yanan ışığın bu akşam yanmaması bir fevkaladelik miydi? Tabii… Şu halde kafam benim haberim olmadan bunun üzerinde durdu, bu fevkaladeliğin sebeplerinin belki başka şeyler olacağını düşündü ve beni o nereden geldiğini anlayamadığım telaşa, korkuya düşürdü… Bunun harikuladelik neresinde?.. Bunun ruhların yakınlığı ile münasebeti ne? Acaba Nihat haklı mı? Ben sahiden topraktan uzak mı düşünüyorum? Fakat zannetmem… Herkes aşağı yukarı böyle… Kusurlarımı başkalarında da görmekle ne değişecek sanki…”

Sabahattin Ali
İçimizdeki Şeytan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Eve döndüğümde odamda ne gördüm, biliyor musunuz?” Çehov’dan Bir Öykü: Korkunç Bir Gece

İvan Petroviç Panihidin sarardı, lambanın fitilini kıstı, heyecanlı bir sesle anlatmaya başladı: - 1883 yılı Noel gecesi, şimdi rahmetli olan...

Kapat