Psikanalizin Topluluklara Bakışı – Bella Habip

Psikanalizin topluluklara olan bakışını ele almak 100 yılı aşmış bir psikanaliz geleneğinin ürünlerinden söz etmeyi gerektirdiği gibi, bu alandaki kurucu metinleri de yeniden gündeme getirir. Freud’un 1912 yılında yayımladığı “Totem ve Tabu” ve 1921 yılında yayımladığı, “Kitle psikolojisi ve benliğin analizi” adlı, birey ve topluluk arasındaki ilişkileri derinliğine inceleyen ve kanımca hala güncelliğini muhafaza eden bu iki kurucu metini burada yeniden ele almak istiyorum. Amacım bu metinlerde Freud’un, toplulukların oluşması, sosyalleşme ve liderle kurulan ilişkilerin etrafındaki tesbitlerini zamanımızın sanal, kişisiz, mega topluluklarının ışığında yeniden ele almak ve “imge toplumu” diye de tanımlanan çağımızda, psikanalizin içinden, hem kişi hem de topluluklar üzerine yeniden düşünmek..Bu her iki metinde özellikle altını çizmek istediğim şey, insanı insan yapan ve en temeldeki psişik mekanizma olan “özdeşleşme”yi ele almak ve bu mekanizmanın zamanımızın toplulukları ışığında incelemek.

Öncelikle Freud’un 1921 yılında yayımladığı, “Kitle psikolojisi ve benliğin analizi” adlı metine ve bu metnin yazıldığı ve yayımlandığı zamana bakarsak Birinci Dünya Savaşının geride bıraktığı yıkımı, yenilmiş bir Almanya’yı, ve germanik kültürünün hakim olduğu Avusturya’da, İmparatorluğun içindeki politik krizi görürüz. 1920-1930 yılları arasında şiddeti artan bu kriz hepimizin bildiği gibi nazizme kapılarını açacaktır. Nitekim Freud’un metninin salt bu politik kargaşadan esinlendiği söylenemez. Daha 1912 yılında “Totem ve Tabou” adlı yapıtında ilk insan topluluklarının örgütlenmesi üzerine yazdıkları da kendi kurduğu ilk psikanaliz topluluğundaki yaşanan kopmalar, iç hesaplaşmalarla doğrudan ilintilidir. Bir anlamda Freud hem kendi kurduğu topluluk üzerine düşünmekte ve kuramlaştırmakta hem de ait olduğu politik ortamdan esinlenmektedir.

Peki ne demektedir Freud bu sözünü ettiğim iki metinde? Tabii burada bu iki yoğun metnin hakkını verecek şeyler söyleyebilecek durumda değilim. Metinlerin zenginliği ve ileri sürdüğü varsayımları bir yana, Freud’un tüm yapıtındaki sahip oldukları yerden de söz edecek durumda değilim. Ama şöyle birşey ileri sürebilirim: Freud psikanaliz tedavisini icad ettiğinden beri, ve hatta daha öncesinden beri yani hipnozla uğraştığı dönemden beri insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerle, bağlarla çok yakından ilgileniyordu. Bağlar nasıl kurulur, nasıl bozulur, nasıl geliştirilir, ve tabii temelde nasıl sevilir nasıl nefret edilir, nasıl hayran olunur? Tabii bu sorular hep bir kişinin bir diğer kişiye olan yatırımını sorgulayan türdendi. Yatırım sözcüğünü kullanıyorum, zira Freud bütün bu hareketleri bir enerjetik ağ üzerinden tasarlıyordu ve bu enerjiye de libido adını vermişti. Libido temeli cinsellik olan yaşam dürtüsüydü. Neden Freud bu soruları soruyordu? Bu soruya verilecek birçok yanıt olabilir ama herhalde en temel neden Freud’un hastaları -ki bu hastalar özellikle histeriklerden oluşuyordu- öncelikle ilişkilerinden hasta olan kişilerdi. Tedavilerinde her ne kadar nevrotik belirtiler ön planda gözüküyorsa da, tedavinin ilerleyen aşamasında neredeyse bir değişmez olarak aile içi çatışmalar, otorite kaygısı, sevgisizlik ve sevememe gibi konular ele alınıyordu. Unutmayalım ki Freud’un hastaları çoğunlukla Viyana’nın dar kültürel alanında hapsolmuş (üniversitelerin kapıları kadınlara kapalıydı)zeki ve kültürlü kadınlarından ve çevresiyle uyum zorlukları yaşayan ve çevreye başkaldıran genç erkeklerden oluşuyordu. Bu acılı ve çevreyle çatışmalı hayat öyküleri Freud’daki nevrozu harekete geçirdiği, ve onun da kendi kendisini yazıyla ve arkadaşı Fliess’le konuşarak ve yazışarak analiz etmesine yol açtığı söylenir.

Kurulan ve çözülen bağlar, bağların nitelikleri, özellikleri Freud’un düşüncelerini meşgul ediyordu. “Totem ve Tabu” adlı metinde ilk insan topluluğunu tasarımlayan Freud, İlkel Kabile Miti adlı hipotetik bir ilk topluluğu anlatır. Bu ilk toplulukta zalim bir kabile reisi, kabilenin tüm kadınlarına sahip oluyor, bu kadınlardan doğan erkek çocukları da onunla rekabet edecek yaşa geldiklerinde bir bir öldürüyordu. Bir gün erkek çocuklar, yani kardeşler topluluğu bir olup zalim babayı öldürürler. Akabinde totemik bir ziyafet düzenleyip babayı yerler ve and içerler. Bundan böyle kimse kimsenin kadınına göz koymayacak ve birarada olmanın koşulları belirli yasalarla ve dolayısıyla yasaklarla çerçevelenecektir. Tabii en temel yasak da, insanlığın en temel yasağı olan ensest yasağıydı. Bundan böyledir ki her kutlama gölgesinde bir cinayeti barındırır. Zalim babanın öldürülmesi bir prototip olarak toplumsal yaşamımızda bu ilkel çağlardan beri tekrar tekrar yinelenip karşımıza çıkar. Herhalde burada grup terapistlerine yeni bir şey söylemiyorum: gruplardaki günah keçisi olgusu bunun en güzel örneğidir.

Burada Freud ne demek istiyor? Bu miti yerden yere vuran antropologlar hatta bir kesim psikanalistler bile var. Bu metni incelemek niyetinde değilim başta da söylediğim gibi..Ama bu metinden yola çıkarak şöyle birşey ileri sürülebilir kanımca..Bir kişiden bir diğer kişiye kurulan bağ arkasında koca bir tarihi, sevgi ve nefret yüklü tarihi barındırır. Kurulan her ilişkide her bir kişi kendi biricikliğini taşıdığı gibi mirasçısı olduğu birden çok nesilin izlerini barındırır ve bu izler bilinçdışımızda barınırlar ve topluluk zihniyetimizi oluştururlar. Topluluk zihniyeti de – ki bu kavramı Bion’dan alıyorum- hep bir liderin, bir şefin izlerini taşır, ki bu da bizim kültürel üst benliğimizi oluşturur.

Psikanalizin en temel bulgularından birisi de, nesiller ötesi iletimin kişi üzerindeki kalıcı etkileridir. Freud’un 1912 yılındaki metni bu anlamda hala geçerliliğini koruduğu gibi üzerinde yeniden düşünmeye davet eder. Tabii Freud’un topluluklar üzerine kuramlaştırma girişimi bu metinle kalmaz. Biraz önce sözünü ettiğim “Kitle psikolojisi ve benliğin analizi” adlı metinde Freud bir topluluk içinde bağların nasıl kurulduğuna değin düşüncelerinde biraz daha ileri gider ve topluluk lideriyle kurulan ilişkiyi mercek altına alır. Metinde Freud zamanın ünlü sosyoloğu Gustave le Bon’a gönderme yapar ve bir lider tarafından yoğun bir şekilde etkilenen hipnotize olan kalabalıkları, bir hipnoz ilişkisine ve aynı zamanda da bir aşk ilişkisine benzetir. Zamanın ünlü sosyoloğu le Bon, liderden etkilenme kavramını ileri sürerken, Freud, etkilenmek iyi de, bu insanlar ne oluyor da etkileniyorlar, nasıl etkileniyorlar diye tumturaklı bir soru sorar. Yani kavramın içini açar Freud, “insanlar etkileniyorlar, büyüleniyorlar, birisine kapılıp çılgın gibi kendilerini kaptırıyorlar”la yetinmez. Burada Freud, ünlü benlik ideali adlı kavramını ileri sürer. Benlik ideali ya da ben ideali, bir zamanlar küçük çocuğun narsisizminin, idealleştirdiği bir benliktir. Anne karnında ve doğum sonrası o cennetvari evrede bebek kendisini ideal nesne olarak görür. İdeal olan kendisidir. Bir ötekinin varlığını, kendi çaresizliğini ve güçsüzlüğünü henüz idrak edemeyen bebek bir sonraki aşamada bu ideal olma durumunu ebeveynlerinin, ya da kendi gelişiminde önemli rol sahiplenen kişilere yansıtır. Tabii bu yansıtma bebeğin bu ilk narsisik denilen evreden kopmasından, yani kendi çaresizliğini, yeterince gelişmemişliğini farketmesinin akabinde oluşur. Onunla ilgilenen ona bakan kişiler en iyi, en uygun, en güzel en akıllı kişiler olur, yani hep “en” olurlar. Bir liderden etkilenmiş kalabalık, bu ideal kişinin arkasından körü körüne gitmez – ki burada Freud’un metninin derinliğine ulaşabiliriz. İnsanlar kendi benlik ideallerinin yerine bu kişiyi yerleştirirler, ve ortak ideali paylaşan kişiler aralarında birbirleriyle özdeşleşirler ve kardeşler topluluğu yine karşımıza çıkar.

Burada altının çizilmesi gereken iki önemli nokta var. Birincisi bu ideal nesne ile kurulan ilişki bir özdeşleşme değil idealizasyondur ki bu aşık olan kişide barizdir. Aşık kişi sevgi nesnesinin özelliklerini abartır, hayal ile gerçekliği birbirine karıştırır. Hipnoz altındaki kişi de hipnotizörün komutlarını harfiyen yerine getirerek mutlak bir itaati gerçekleştirir tıpkı sevgilinin isteklerinin bir komut şeklinde algılanması gibi. Tabii tıpkı çocuğun ebeveyninin isteklerini kayıtsız şartsız bir komut olarak algılaması da aynı türden bir ilişkidir.

Aşık da, hipnoz altındaki kişi de çocuk da gerçeklik ile hayal dünyasını birbirinden ayıramazlar. Aşık için sevgili dünyadaki bulunamayan tek nesnedir. Çocuk bağımlılığı ve çaresizliği yüzünden ebeveynlerini idealleştirir (tabii çocuğun belirli bir dönemini kastediyorum) hipnoz altındaki kişi de mutlak bir itaat sergiler. Bu üç kişi de gerçekliğin onlara sunduğu nitelikleri kolayca ayırdedebilecek durumda değildirler ve ideal nesneler tarafından yönetilirler. Gerçeklik ilkesi bu kişilerin daha sonra üzerinde çalışmak zorunda kalacakları koca bir olgu olarak kalacaktır. Freud bu tahakküm nitelikli bağın adına idealizasyon adını verir ve bu mekanizmayı özdeşleşme diye adlandırdığı mekanizmadan ayırır. Özdeşleşme sevilen veya nefret edilen kişinin bir ya da birkaç özelliğine sahip çıkmaktır ki bu taklitten farklıdır. Özdeşleşen kişi özdeşleştiği nesnenin yasını tutar, yani o nesneyi, o kişiyi kaybetmeyi göze alır. İnsanlığın ilerlemesini sağlayan da budur. Küçük insan bağımsız olma yolunda karşılaştığı nesnelerle özdeşleşerek birey olur. Onlardan edindiklerini kişiliğinin bir parçası yaparak yoluna devam eder ama onları terk eder. Bu mekanizma sayesinde bilgi ve beceriler aktarılır . Oysa idealizasyonda idealize edilen nesne kişinin benlik idealine yerleşir ve orada taht kurar. Kişinin ondan kopması söz konusu değildir. Bu tür ilişki de tarikatların, diktat rejimleri liderlerinin salgıladığı ilişki türleridir ve yanılsama üzerine kuruludurlar.

Bütün bu anlattıklarım artık modası geçmiş topluluklar için geçerlidir denilebilir ve bunda sonuna kadar haklı da olunabilir. Zamanımızın toplulukları ne zalim bir şefin etrafında ne de bir kahramanın etrafında oluşmaktadır. Zamanımızın mega topluluklarının şefi , tam adı konulamayan belirsiz, hızla akıp giden, kitle iletişiminin salgıladığı, birbirlerinden nitelik olarak ayırdedilmesi güç imgeler silsilesidir. Bu imge çağında, gerçek nesnelerin yerine onların imgelerini kullanmayı adet haline getirdik. Sanal yaşam psişik hayatımıza da yeni bir boyut kazandırdı.

Freud’un bu 2 kurucu metninden yola çıkarak şöyle bir soru sorulabilir: Zamanımızın mega toplulukları, kişiye değil yığınlara hitap eden kitle iletişimi, zamanla yarışan iletişim teknolojileri ne derecede kişideki bu özdeşleşme mekanizmasını ayakta tutabilir? Özdeşleşme mekanizması unutmayalım ki bir insanın bir diğer insanı insan olarak tanımlamasını, kabullenmesini sağlar.

Bir insandan bir diğer insana kurulan bağın bir ortak nesne aracılığıyla olduğunu Totem ve Tabu’daki kardeşler topluluğunda gördük. Karşımdakini benim kendimi gördüğüm gibi görebilmem için, yani benim gibi insan türüne ait biri olarak görebilmem için daha önceden bu tanıdıklık ve kabullenme yollarını katetmiş olmam gerekir; yani beğendiğim ya da etkilendiğim hatta ürktüğüm ve benim üzerimde iz bırakmış birçok kişinin özelliklerini kendi içimde toplamış olmam gerekir. Freud benliği çoğul özdeşleşme mekanı olarak da tanımlar. Benlik bir anlamda içinde bir topluluğu barındırır. Yeniden özdeşleşme mekanizmasına dönecek olursam bu mekanizma olmadan insan toplulukları oluşamaz, medeniyetler de yol katetmez. Savaşlarda ortaya çıkan ve birçok psikanalistin önerdiği bir kavram olan “şeytanlaştırma” (demonisation), ve bir adım ötesi olan “insanlıktan çıkarma” (deshumanisation) tam da bu mekanizmanın tersidir. Ötekini şeytanlaştırarak ve daha kötüsü onun insan olmadığını ileri sürerek insani özelliklerini yok etmek, yıkıcılığın ve yok etmenin bir yoludur. Karşımızdakiyle özdeşleşemediğimiz müddetçe ona en düşünülemeyecek zulümleri en ussal yöntemlerle gerçekleştirebiliriz. Ve gerekçelerimiz de hazırdır.

Gelelim zamanımızın topluluklarına ve zamanımızın teknolojisine.

Örneğin bilgisayar oyunlarını ele alalım. Çok küçük yaşta bu teknolojiyle tanışan çocukların çoğunluğu bu tür oyunlara aşina. Bir nesil çocukların çizgi romanları ne derece heyecan verici idiyse şimdiki zamanın bilgisayar oyunları da öyle. Ama bu oyunlardaki temel fark var: bir zamanların çizgi romanlarına göre. Artık oyunun hakimi çocuk olabiliyor ve oyunun kaderini belirleyebiliyor ki bu çocuğun kendi yetilerini geliştirmekle beraber (yani strateji geliştirmek, atak olmak..vs) belirli bir sınırdan sonra tamamiyle bir yanılsama içinde kendisini ve çevresindekileri de birer bilgisayar kahramanı olarak görmesine yol açıyor. Amerika’da liselerdeki katliamlar üzerine yapılan bir araştırmada bu katliamların faillerinin çok uzun süreler evde yalnız kaldıklarını ve bilgisayar oyunlarında usta olduklarını yazmıştı. Megalomaniyi ve omnipotansı körükleyen bu bilgisayar imgeleri insanları gerçeklik ilkesinden koparıp regresif bir hareketle bebekliğin o ilk narsisizm evresine, yani Freud’un deyimiyle bebeğin kendisini ideal olarak gördüğü evreye doğru yönlendirdiği söylenemez mi? Bilim kurgu romanlarındaki klonlanmış makine adamlar bir bilgisayarla özdeşleşmiş insanların habercisi gibi değil midirler? (bkz. özellikle Terminatör3)

Televizyonu ele alalım. Körfez savaşında insanlık ilk defa olarak bir savaşı naklen izledi. Savaşın başlamasından birkaç gün sonra savaş gökyüzünde parlayan havai fişeklerine dönüştü. O kanalda savaş var denilip kanal değiştirildi. Akıllı diyebileceğimiz kimi savaş yorumcuları bu savaşın “ilk sanal savaş” (!!) olduğunu söylediler, sanki ölen insanlar olmamış, bir de üstüne bir çevre felaketi yaşanmamış gibi. Gerçeklikten kopmak bu değilse nedir? Savaş imgeleşince sanallaşıyor.

Burada vurgulamak istediğim şey, sadece hayalle gerçekliğin birbirine karışması değil. Örneğin insanlar ilk defa sinemaya bir film izlemeye gittiklerinde, ekranda olup bitenlere bir katarsis yaşarcasına katılıyorlardı. Benim söylemek istediğim bu değil, yani sinematografik imgelerin gerçeklikte tekabül ettikleri nesnelerle karıştırılmasından söz etmiyorum. Gerçek nesneleri imge haline sokmaktan söz ediyorum ki bu da çağımızın sanal hayat olgularından biridir. Ayrıca, sanal hayat imgelerinin doğrudan gerçeklikle kurduğumuz ilişkiyi çarpıttığından da söz etmiyorum, yani bir sebep sonuç ilişkisi içinde, sanal hayatı bu gerçek imgeleri sanallaştırmamızdaki baş sorumlusu olarak da görmüyorum. Söylemek istediğim şey, bizi gerçeklikten koparan şeyin bilgisayara, bilgisayar teknolojisine ve kısacası teknolojiye atfettiğimiz o sonsuz saygıda yattığı; tıpkı benlik idealinin yerine yerleşmiş, kutsallaşmış, dokunulmaz ideal kabile reisleri adına dikilen tapınaklar misali teknolojiyi de topluca yücelttik.

İmgelerin böyle büyüleyici, hipnotize edici gücü sinemanın ilk keşfinden beri bilinen bir şey. Ama artık çağımızdaki imgeleri sinema salonlarıyla sınırlayamadığımız gibi onlara atfettiğimiz anlamlar üzerinde de hakim değiliz. Bir televizyon haber programında sarf edilen bir söz gerçeklik statüsüne kavuşabiliyor, bir uzmanın kişisel görüşü bilimsel gerçeklik statüsüne kavuşuyor.

Bilgisayar oyunları ve televizyonla birlikte iletişimdeki hızı ele alalım. Artık gerçek zaman hızıyla dünyanın bir ucundan bir ucuna bir haber iletilebiliyor.

Demokrasinin temel taşlarından biri de haber alıp verme özgürlüğüdür. Ne kadar sağlıklı bilgilenirsek o kadar sağlıklı kararlar alabiliriz. Bu anlamda internetin demokrasi yolundaki adımlardan birini sağladığı şüphesiz. Ama bu hızı psişik düzeyde nasıl yaşıyoruz, hakikaten ruhsal hayatımız bu hızla başedebiliyor mu? Örneğin bir yası yaşarken, bir ölünün ardından kırk gün gün yas tutuyor muyuz, tutabiliyor muyuz? Yoksa yaşam koşullarına ayak uydurmak zorunda kalıp hızla geçiştiriyor muyuz kayıplarımızı, yine ideal nesnelerimizi takip ederek? Geçenlerde öyle bir genç kızı dinliyordum. Rüyasında ilk defa 11 yaşında iken kaybettiği babasını gördüğünü söyledi ve hiç önemli birşey değilmişçesine başka bir konuya geçti, hızla, herzaman yaptığı gibi. Durdurup bu rüyanın ilginç olabileceğini söyledim ve biraz daha rüyasını hatırlamasını istedim. Ama ben başka birşey anlatmak istiyorum dedi biraz tedirgin olarak, ve kendi anlatmak istediği şeyi anlattı yine hızla. Çalışmamızın 2.yılında bu rüyayı bir başka rüya aracılığıyla ele aldığımızda şöyle bir şey dedi: o zaman bu rüyadan fazla konuşmak istemedim zira acelem vardı ve o rüyayı anlatsaydım bir sürü şey daha anlatmam gerekiyordu. Ben de “sizi beklemeyeceğimi düşündünüz” deyince annesinin alelacele ona yemek yedirip yatırmaları aklına gelmişti, özensiz bir biçimde.

Söylemek istediğim böyle bir özensizlik. Zaman ayırmamak, hızlı ve etkin olmak, fonksiyonel olmak, psişik hayatın ihtiyaçlarını yok saymak..Psişik süreçlerimizin zamanı kullanma biçimi ne derece zamanımızın ultra sofistike teknolojisinin hızına ayak uydurabilir? Bilgileri bir takım datalarla, bilgisayar ağlarının servisleriyle elde edindiğimiz bu zamanda, öğrenme yolundaki kişi ne derece bir öğretenle özdeşleşebilir? Bilginin arkasında kişi olmadığı sürece ne derece sahip olduğumuz yetileri insancıllaştırabiliriz? Aynı zamanda etrafımızı ve benliğimizi çevreleyen gerçekliği -ki bu gerçeklik bedenimizde başlar ve tüm ilişkilerimizi ve yaşadığımız doğayı ve onun nesnelerini içerir- bu gerçekliği imgeleştirmeden, hayal kategorisine sokmadan, gerçeklik hakkını vererek ne derecede insani bir biçimde yaşayabiliriz?

Bu tür soruları sormamıza olanak tanıyan Freud ve ardından gelen bir yüzyılı aşkın psikanaliz, bilinçdışımızı, insani bir yöntemle, yani konuşarak bilinçlendirdi, ve, korku ve endişelerimizin daha insani boyutlarda yaşanmasını, simgeleşmesini, anlam kazanmasını sağladı. Kişiyi insancıllaştıran, kişinin psiko seksüel yaşamını anlamlaştıran psikanalizin aynı misyonunu topluluklar üzerinde de gerçekleştirmesi 21. yüzyılın sosyal ortamına bir kazanç sağlayacağı umut edilebilir.

Psikanalizin Topluluklara Bakışı -Bella HabipMetnin yayın hakları yazara aittir. Alıntılarınızda ww.psikesitanbul.org olarak belirtiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here