Nietzsche: Başkalarının acı çekişini görmek mutlu kılar insanı, başkalarına acı vermek daha da mutlu

“İyi ve Kötü”, “İyi ve Fena”

-Şimdiye dek ahlakın oluşum tarihine ilişkin yegane çabayı göstermiş olan şu İngiliz psikologların kendileri de pek kolay çözülür bir bilmece sayılmazlar; hatta, itiraf ediyorum, tam da canlı birer bilmece olmaları nedeniyle, yazdıkları kitaplara oranla kayda değer bir üstünlükleri var – onların kendileri ilginç! Bu İngiliz psikologlar – ne istiyorlar ki aslında? İsteyerek de olsa istemeyerek de olsa hep aynı işin başındalar, yani iç dünyamızın partie honteuse’sünü (utanç verici kısmını) ön plana çıkarma ve asıl etkin olan’ı, yönlendirici olan’ı, gelişim için belirleyici olan’ı, tam da insanın zihinsel gururunun bulmayı en son dilediği yerde arama işinin başında (örneğin alışkanlığın vis inertiae’sinde (atalet kuvvetinde) ya da unutkanlıkta ya da kör ve rastlantısal bir fikirler-örgüsü ve mekanizmasında, ya da tümden edilgin, otomatik, tepkisel, moleküler ve iyiden iyiye ahmakça herhangi bir şeyde) – nedir bu psikologları hep bu yöne iten? Gizli, sinsi, hain, belki de kendisine itiraf edemediği bir insanı küçültme içgüdüsü mü? Ya da hayal kırıklığına uğramış, içlerini kasvet basmış, hınçtan ve öfkeden kudurmuş idealistlerin karamsar bir kuruntusu, güvensizliği mi? Ya da Hıristiyanlığa (ve Platon’a) karşı alttan alta duyulan, henüz bilincin eşiğine bile varmamış bir düşmanlık ve garez mi? Yoksa varoluşun yadırgatan, acı verecek denli paradoksal, kuşku uyandıran ve saçma yanından alınan şehvetli bir tat mı? Ya da en nihayetinde – hepsinden biraz mı, biraz hainlik, biraz kasvet, biraz Hıristiyan düşmanlığı, biraz da kaşınmak ve tuz-biber ihtiyacı mı?.. Ama bana bu psikologların yalnızca, insanların çevresinde dolanıp onların içlerine kadar sızan ve orada, sanki kendilerine en uygun yerde, bir bataklıktaymışlarcasına hoplayıp zıplayan yaşlı, soğuk, can sıkıcı kurbağalar olduğunu söylüyorlar. Gönülsüzce dinliyorum bunu, dahası, inanmıyorum buna; ve bilemediğimiz yerde dilemeye hakkımız varsa eğer, o zaman tüm kalbimle dilerim ki, bunun tersi doğru olsun – ruhun bu kılı kırk yaran araştırıcıları aslında yiğit, yüce gönüllü ve kıvançlı, yüreklerinin yanı sıra ıstıraplarını da dizginlemeyi bilen, tüm beklentileri hakikate feda etmek üzere kendilerini yetiştirmiş hayvanlar olsunlar; her hakikate, hatta basit, acı, çirkin, aksi, Hıristiyan’ca olmayan, ahlakdışı hakikate… Var çünkü böyle hakikatler.-

***

Diyeceğim, bu ahlak tarihçilerinin içinde hüküm süren iyi tinler varsa, onlara saygım tam! Ama ne yazık ki, tarih tininin kendisinin onlara yanaşmadığı, tarihin tüm iyi tinleri tarafından yüzüstü bırakılmış oldukları da kesin! Bunların hepsi, artık eski bir filozof âdeti olduğu gibi, özünde tarihsel olmayan bir biçimde düşünüyor; buna şüphe yok. Onların ahlak soykütüklerinin acemiceliği, daha en başında, “iyi” kavramının ve yargısının kökenini belirlemeleri sırasında açığa çıkıyor. “Bencil olmayan eylemler,” -diye buyuruyorlar- “ilkin, eylemin yöneltildiği, yani eylemin yarar sağladığı kişiler tarafından övülüp iyi olarak tanımlanmıştır; sonradan övgünün bu kökeni unutulmuş ve bencil olmayan eylemler, alışkanlık gereği hep iyi diye övülmüş olduklarından, iyi olarak da algılanmıştır – sanki kendi başlarına iyi şeylermiş gibi.” Hemen görülüyor ki, bu türetme zaten İngiliz psikolog mizacının tüm tipik özelliklerini içeriyor, – “yararlılık”, “unutma”, “alışkanlık” ve sonunda da “yanılgı”; işte daha yüce olan insanın, şimdiye dek insana has bir tür ayrıcalıkmışçasına gurur duymuş olduğu bir değerler dizgesinin temelini oluşturan şeyler. Bu gurur kırılmak, bu değerler dizgesi değerden düşürülmek zorunda: erişildi mi buna?.. Bir kere bence, bu kuramın, “iyi” kavramının asıl çıkış noktasını yanlış yerde aradığı ve yanlış yere koyduğu apaçık ortada: “iyi” yargısı, kendilerine “iyilik” bahşedilenlerden kaynaklanmış değildir! “İyi olanlar”ın kendilerinden kaynaklanmıştır bu daha ziyade; aşağı, adi ruhlu, bayağı ve avam her şey karşısında kendilerini ve eylemlerini “iyi”, yani birinci sınıf olarak algılamış ve öyle kabul etmiş olan asil, güçlü, üstün ve yüce gönüllü olanlardan yani. Bu mesafe tutkusundan hareketle değerler yaratma, değerleri isimlendirme hakkını bulmuşlardır kendilerinde: ne işleri var onların yararlılıkla! Yararlılık açısından bakmak, özellikle de en mertebe düzenleyici ve mertebe belirleyici nitelikteki değer yargılarının böylesine sıcak fışkırması bağlamında olabildiğince acayip ve yersiz kaçıyor: duygu tam da burada, her tür çıkarcı kurnazlığın, her tür yararlılık hesabının önkoşulu olan o düşük ısının zıddına ulaşmıştır, – hem de bir kerelik değil, istisnai bir durum olarak değil, daimi olarak. Asalet ve mesafe tutkusunun, hükmeden, daha üst bir cinsin süreğen ve baskın nitelikteki bütün temel duygularının daha aşağı bir cinsle, bir “alt”la ilişkisi -”iyi” ve “fena” karşıtlığının kaynağı budur. (Efendilerin isim verme hakkı o noktaya varır ki, dilin kökeninin kendisi, hükmedenlerin iktidarının bir dışavurumu olarak görülebilir: “bu şu ve şudur” derler, her şeye ve olaya bir sözle damgalarını vurur ve bu yolla onlara sahip olurlar.) Bu kökeni nedeniyle, “iyi” sözcüğü, o ahlak soykütükçülerinin batıl inançlarının aksine, hiç de başından beri zorunlu olarak “bencil olmayan” eylemlerle ilintili değildir. Daha ziyade bu aristokrat değer yargılarının çöküşüyle birlikte, “bencil” “bencil olmayan” karşıtlığı, insan vicdanım giderek daha fazla işgal eder hale gelmiştir, – benim dilimde söylersem, sürü içgüdüsüdür bu karşıtlık yoluyla en nihayet söz alan (ve söze gelen). Ama buna rağmen uzun zaman almıştır bu içgüdünün, ahlaksal değerlendirmenin o karşıtlığa adeta takılıp kalmasına yol açacak denli hâkimiyet kurması (günümüz Avrupa’sında olduğu gibi örneğin: “ahlaklı”, “bencil olmayan”, “desinteresse” [cömert] kavramlarım eşdeğer kavramlar olarak alan önyargı, bugün artık bir “sabit fikir” ve akıl hastalığı şiddetiyle hüküm sürüyor).

***

İkinci olarak: “iyi” değer yargısının kökenine ilişkin bu hipotez, tarihsel açıdan savunulamamasının yanı sıra, kendi içinde psikolojik bir tutarsızlıktan da mustariptir. Bencil olmayan eylemlerin yararlılığı, onların övülmelerinin nedeni olacak ve sonra bu neden unutulmuş olacakmış: – nasıl mümkün olabilir bu unutma? Bu eylemlerin yararlılığı günün birinde sona mı erdi ki? Durum bunun tam tersi: bu yararlılık daha ziyade, tüm zamanların gündelik yaşam deneyimi olmuştur; sürekli yeniden vurgulanmış olan, dolayısıyla da bilinçten silinip unutulmak yerine, giderek artan bir belirginlikle bilince işlemiş olması gereken bir şey yani. Bu hipotezin tersi olan ve örneğin Herbert Spencer tarafından savunulan kuram çok daha akla yakın (ama bu yüzden daha doğru değil): Spencer, “iyi” kavramının “yararlı”, “amaca uygun” kavramları ile özdeş olduğunu kabul ediyor, öyle ki “iyi” ve “fena” yargılarında insanlık, yararlı-amaca uygun, zararlı-amaca aykırı olana ilişkin tam da unutulmamış ve unutulamaz deneyimlerini özetlemiş ve onaylamış oluyor. Bu kurama göre “iyi”, yararlı olduğu öteden beri kanıtlanmış olandır: böylelikle de “son derece değerli” olan şey, “kendi başına değerli” olarak geçerlik kazanabiliyor. Bu açıklama yöntemi de yanlış dediğim gibi, ama hiç değilse kendi içinde tutarlı ve psikolojik açıdan savunulabilir bir açıklama.

Friedrich Nietzsche
Ahlakın Soykütüğü

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Mina Urgan’ın hayatında ve hatıralarında düşünenlerin şairi Nazım Hikmet

Kapat