Nietzsche ve Soğuk Canavarların En Soğuğu: Modern Devletin Eleştirisi

0
191

İnsanlar putlara ihtiyaç duyarlar. Devlet evcilleştirerek zehirler, yüce ve soylu olan her şeyi karalar.

Nietzsche’nin modern devleti küçümseyen biri olduğunu söylemek, aynı zamanda hem sıradandır hem de değildir. Bu aslında sıradan bir şeydir, çünkü yönetilenlerin budalaca tutumlarını, yönetenlerin ikiyüzlülüğünü, iktidarın gülünçlüğünü ve devletin insan sürüsüne verdiği zararları ortaya koyan çok sayıda metin kolayca toplanabilir. Fakat bu aynı zamanda, hem de iki nedenle, o kadar da sıradan değildir: Çünkü bir yandan, bu Alman filozof, politik idealizmin, devletin yüceltilmesinde Hegel’in doruk noktasına vardırdığı Alman felsefe geleneğiyle bozuşmaktaydı. Bir yandan da, güç isteminin savunucusu olarak, “Yüce Siyaset”in en iyi uygulamasını tam da devlet iktidarı içinde görebilseydi, bu akla daha yakın gözükecekti. Aslında, gizemli düşünür Nietzsche, hep kendisini gizleyerek ilerler ve bizi sürekli şaşırtır.

Uçurumların filozofu, deliliğin eşiğinde, şöyle söyler: “Ben dinamitim.” Onun “dumansız ve barutsuz top darbelerinin” Bismarck Prusyası’nın kalesini parçaladığı gerçektir; “çekiç darbeli felsefesinin” Batı’da gelişen demokratik ve liberal siyasete saldırdığı da. Bununla birlikte, ne Prusya devletinin eleştirisi ne de siyasi bir kategori olarak devletin eleştirisi, Nietzsche için bir amaçtır; onun için söz konusu olan siyasi bir sorun bile değildir. Eserinde siyasi bir ideoloji ve a fortiori, hukuki bir iktidar doktrini aramak boşuna olacaktır. Modern devlete olduğu kadar, onun “Yüce Siyaset”ine karşı da gösterdiği acı alaycılığı, bir siyaset düşünürüne ait değildir. Bunlar, her şeyden önce, “korkusuz” ve “özgür bir kafa” olmak isteyen ve şimdiye kadar kimsenin cesaret edemediğine -ne Voltaire, hatta ne de Faust- cesaret eden bir düşünürün genel yaklaşımı içinde yer alır: Onun deyimiyle çevresine “bir göz atan”, fakat bunu yaparken hiçbir şeyi esirgemeyen ve ne önyargılı ne de öngörülü olan bir düşünür. Nietzsche’ci bakışın keskinliği, kâhince olduğu kadar, korkutucudur da: İnsanlığın yeraltı gizlerini acımasızca açığa vurur. Modern devleti eleştiren Nietzsche, bir siyaset filozofu olmaktan çok, olağanüstü bir yaşam metafizikçisi ve insan ruhundaki derinliklerin psikologudur.

Nietzsche’nin maskeleri düşüren bakışını anlamak ve izlemek için, onunla önce bir hastalık teşhisi yapmamız gerekiyor: Toplum, Batı’da her yerde, modernite yüzünden hasta olmuştur; öyle hastadır ki, derisinin kabarıp döküldüğünün ve çoktan beri can çekiştiğinin bile bilincinde değildir. İkinci olarak, daima diğerlerinin görmediğini gören yalnız filozofun bakışının izinde kalarak, “uygarlık hekimi” gibi, kötülüğün semptomlarını ortaya çıkarmamız gerekir: Oysa, Nietzsche’ci göstergebilimde, devlet modern hastalığın en şiddetli göstergesidir. Devlet, Nietzsche’nin, ince bıçağıyla, sağlıksız dokularını kazıdığı bir “siyasi canavar”dır. Filozofun ucubebilimi ürkütücü bir teşhisle son bulur. Böylece geriye “tedavi olasılıkları var mı yok mu?” diye sormak kalır yalnızca. Devlet hastalığı önlenebilir mi?

Hastalığın Teşhisi

Nietzsche 1873 yılında, sınırsız bir öfkeyi dile getirerek, birkaç haftada Unzeitgemasse Betrachtungen’i yazacaktı. “Zamandışı Yazılar” anlamındaki bu başlık bile başlı başına bir itiraftır: Yaşanan “an”la uyuşmadığının, zamanına ayak uyduramadığının itirafı. Gerçekten de Nietzsche, isyanını, Almanya’nın büyük saydığı ama kendi gözünde utanç verici ve sefil olan her şeye karşı dile getirir. Her şey onun için, Dönem Almanyası ‘nın davasıyla başlar. 1870 zaferi, onun gözünde Alman Kultur’unun zaferini belirtmek şöyle dursun, tam tersine Alman ruhunun yakın gelecekteki ölümünü ilan eder: Alman İmparatorluğu’nun zaferi Nietzsche için Alman ruhunun yıkımıdır.

Hiç kuşku yok, Almanlar’ın “derin” olduklarının söylendiği zamanlar oldu. Fakat, derinliklerin psikoloğu ve aynı zamanda hekimi olarak Nietzsche, Alman ruhunun diriaçımını gerçekleştirir ve devasa bir yanılgının Alman ruhuna karıştığını keşfeder. Wagner’in gürültülü patırtılı müziğinin ve Schopenhauer’in acıma ahlakının zararlarını açıklamadan önce, Bismarck siyasetinde karşılığını bulan Hegel sistemi ona Almanya’nın bir “yanılgı” içinde olduğunun göstergesi gibi görünür. Aslında Nietzsche, her alanda, Alman Kulturu içinde, var olduğuna dair çok fazla belirti bulunan bir sahtekârlığı ortaya çıkarır. Böylece, der, silahların başarısına katkıda bulunan şey -askeri disiplin, yiğitlik, kumanda üstünlüğü, birliklerin itaati- bu isme yaraşan bir kültüre yabancıdır. Kazandığı zaferle gözü dönmüş bu ülkede, gazetecilerin kendini beğenmişliği -“ayna önünde horozlar gibi gösteriş yapan kamburlar”!-, basılmış kâğıttan oluşan bir yığın, safça hayranlık besleyen edilgin bir halk, kültürden daha çok budalalıkların göstergesidir. Kultur olarak adlandırılan, edepsiz bir maskaralıktan başka şey değildir. Ardından da, özellikle filozofun sanatçı ruhu, Almanya’nın “modern olanın özü” diye adlandırdığı şeyle baştan çıktığını görünce isyan eder: Çünkü bir özün saflığı, bir tarzın bütünlüğü yerine, her yerde bir “alacalık” hâkimdir. Bu işaret açıklayıcıdır: Alman yaşamı, Nietzsche’nin “kültür beğenisi ve duyarlılığından yoksun, odun gibi adamlar” diye nitelendirdiği kişiler tarafından zehirlenmektedir. Nietzsche, polemik öfkesiyle abartının ölçüsünü kaçırarak, bu dar kafalı aydınları “tersine düşünürler” olarak sunar. Onların modernitesi yalancı bir maskeden, sözde kültürleriyse barbarlıktan ibarettir.
Almanlar, “kuzeyin en uç noktasındaki Barbarlar”a dönüşmek üzeredir; dahası, bu barbarlığın, Gobineau’nun söz ettiği vahşi Germen sarışınların gururlu kökeniyle ilgisi yoktur. Geçmişte, barbarlar olumlayıcıydılar; Hegel-Bismarck Almanyası’nın duyarsız, dar kafalı aydınlarıysa, her yerde, kafalara olumsuzlamanın tekbiçimliliğini sokarlar; yaşamın pozitif ve yaratıcı hareketini tersine çevirirler. Her şeyi karıştırıp, bozarlar. Kantçılık ve Hıristiyan ahlakçılığı içlerine işlemiş olan bu “yumuşak ruhlar” yaşamak yerine hayatlarını ot gibi geçirirler. Durgunlaşırlar, uyuşmuş bir düşünce ve sanat ortamında daha şimdiden yıkıma doğru yol alırlar. “Dar kafalı Alman aydın örneği”olarak sunulan bir David Strauss’un, Lessing hayranı bir Gervinus’un ve Darwinizm’e şiddetle bağlılık hissedenlerin, Hegel’in ya da Schleiermacher’in düşüncelerini geveleyen herkesin temsil ettiği Alman “Kültür”ü, düşünce ve sanata karşı bir meydan okumadır. Bu “yanılgı”yla, Almanya bir “çöl”e, bir “bataklık”a döner; Almanya, içinde her şeyin güçsüzlük, yozlaşma ve çöküşten ibaret olduğu bir zayıflıklar ülkesidir. Alman ruhu hastadır.

Nietzsche’ye göre, ortalığı kasıp kavuran ve yayılan hastalık, bu kültür elçisi dar kafalı aydınlar iktidarda olduğu için, daha da dramatik biçimde ortaya çıkar. O zaman siyaset, tıpkı sanat ve ahlak gibi, Kirke’nin maskesini yüzüne geçirir. Derken hastalar ve zayıflar, “uygar” oldukları yanılsaması içinde, kendilerini, aynı zamanda hem “güçlü” sanıp hem de Alman Devleti’nin efendileri ilan etmezler mi! Çıplaklıklarının üzerine, zaferin kızıl mantosunu geçirmişlerdir. Böylece, siyaset komedisinde perde açılır ve Nietzsche burada daha şimdiden, “moda olan neo-germanizm” ve ulusçuluk akımlarının önbelirtisi olan yalandan başka bir şey görmemektedir; kaldı ki, daha sonra İyinin ve Kötünün Ötesinde adlı kitabında bu yalanı ateşli bir biçimde ortaya çıkaracaktır. Bu zayıf siyasetçilerin yapmacıklığı bazen kinizme dek varır; Günün Almanya-sı’nın kamu görevlilerinin, askerlerinin ve sanayi yöneticilerinin, bilinçsizliğe varan hastalıklı güvenleri onları korkunç bir aldatmacaya yöneltir: İlan ettikleri “yeni fikirler” adına -adalet, eşitlik, özgürlük-, yaşlı Strauss’un deyimiyle “geleceğin büyük yolu”nu açtıklarını sanırlar. Ne düzmece! Nietzsche’nin çok geçmeden “boynuzlu hayvanlar” diyeceği ve feministlikle – en büyük aşağılama! – suçlayacağı; “en uslanmaz kuşbeyinliler” olarak gördüğü bu kişiler, kendilerini insanlığın yüksek çıkarlarına adamış, “din kurucuları” olarak düşünürler. Onların adam olmaz iyimserlikleri, “bunaklara özgü bir şaka”dan ibarettir.

Nietzsche’nin şiddetli yergi yazılar bir uyardır. Filozof, Sokrates sonrası uygarlığın, idealizm ve Hıristiyanlık’la başlayan çöküşünü hızlandırarak, Almanya’da gelişen kültür-karşıtı tehlikeyi kavramanın tam zamanıdır, der. Almanya’nın dar kafalı aydınlarının şarlatanlığı sonucunda “yaşam değerlerinin altüst olması”nın ne kadar “sefil ve aşağılık” bir şey olduğunu anlamanın tam zamanıdır. Kâhince vurgulan ile Nietzsche, Almanya’yı kuşatan metafizik yalanın ölümcül sonuçlarını görür gibi olur: “Sanki toprak küllerle kaplanmış, tüm yıldızlar sönmüş, ağaçlar ölü, tarlalar kavrulup sararmış… kısır dünya, yitik dünya: Buraya artıkbahar gelmeyecek”‘ Almanya can çekişmeye başlamıştır.

Ölümcül kötülük, Almanya’nın sınırlarında sona ermez. Alman dar kafalılığının yükselen med-ceziri, Nietzsche’nin, Turgenyev’den aldığı sözcüğü Paul Bourget’de sevdiği derinlik psikolojisine uydurmakla yetinerek, “Avrupa nihilizmi” diye adlandırdığı şeyin önbelirtilerini taşır. Filozof-hekimin teşhisi yeterince korkunçtur; fakat bu tanı, bundan böyle Nietzsche’de saplantı haline gelecek olan bir olguya denk düşer: Avrupa ölümcül bir hastalığa tutulmuştur: “Onyıldan onyıla felakete doğru gitmektedir”; Avrupa “yıkılmakta olan bir dünyadır”.
Bununla birlikte, Nietzsche herhangi bir kıyamet günü tasarlamaya kalkmaz; çünkü, artık Tanrı’dan yoksun kalan dünyada, Avrupa yaşamının bilinmeyen yüzünde, ölümcül bir çürüyüp kokuşma içten içe işbaşındadır. On beş yıl sonra, Nietzsche, Ecce Homo’da etkileyici bir sentezle, bu hastalıklı varlığın insanlıkdışı ve mekanik çarklarını, çalışmanın kişiliksizleştirilmesini, görevler bölümünün sahte ekonomisini, toplumun bu ipe sapa gelmez yapılarının altında yatan bilimci pozitivizmi açıklayacaktır; fakat özellikle de, 1874’ten beri Zamandışı Yazıların İkincisinin ateşli bir şekilde haykırdığı şeyi tekrar edecektir: Bu pozitivist darbe beklenmedik bir sonuç olmaktan öte, metafizik bir göstergedir. Bu işareti çözmeyi göze almak gerekmektedir.

Bu işaretin elbette birçok yüzü vardır; ama iyi bakıldığında bunların hepsi de aynı anlamdadır. Öncelikle, “tarih ihtiyacı” Avrupa’yı, geçmişi bir kült olarak kabul etmeye, “eski şeylere yönelik manyakça bir düşkünlüğe” ve “tüketici bir tarihsel heyecan”a sürükler. 1848’den itibaren Avrupa ulusçu akımları, halkların gelenek ve âdetleri içinde kökleşmesini göklere çıkardılar; Koberstein, Gervinus ya da Wilhelm Scherer gibi Alman edebiyatı tarihçileri, modem ruha, eski deneyimler kültünü aşıladılar. Sybel ya da Treitschke gibi tarihçiler, derin bir bilgiyi belleklere yığarak, hafızayı şişkinleştirdiler ve insanları, onları “küflü bir koku”yla çevreleyen “antikacı alışkanlıkları”na yönelttiler. Nietzsche’ye bir tür fetişizm gibi gelen tarihselcilik, Hegel’in tarih felsefesinin açtığı yola dalıverdi. O zaman, bilginlerin, sanki gri saçlarla doğmüşçasına, yaşam ve yaratıyı reddettiği, her türlü tasarıyı köksüzleştirdiği görüldü: Fiat veritas, pereat vita!. Çünkü tarihin bilim olması isteniyordu, tarihçiler “gezici ansiklopediler”di; fakat- onlar insanlığın yaşlılığına ilişkin felç edici inançları içinde büzüşüp kalırlar. Goethe’nin Faust’u tarafından övülen başlangıç eylemi, onlar için öyle uzaktır ki, onu unutur ve adeta “tatlı su ıstakozları gibi” düşünürler. Tarihselci tutku, sadece idealizasyondan başı döndüğü için gerçeğe sırtını dönmez -Facta, oui, facta ficta!-, fakat hayatı dilsiz kılar ve gelenekle kültürü kaynaştırarak, kendini aptalca aldatır. Sonra, tarihsel enflasyonu kışkırtan aşırı entelektüel yorgunluk, “ilerleme” maskesi altında gizlenen bilimci bunalımı ortaya çıkarır. Bilim ve tekniğin büyüyüp yayılması, Nietzsche’ye göre, güç birikimi olmak şöyle dursun, sadece bir yıkımdan ibarettir: Dünyanın perspektivist çoğulluğunu ortadan kaldırır, olayların bitmez tükenmez karmaşıklığını kökünden kazıyarak, yerine, basitleştirici taslaklarıyla yanıltıcı olan rasyonalist bir monizm koyar. Kuşkusuz bu, bilginlerin baştan çıkmak için buldukları bir araçtır; fakat Nietzsche sarsılmaz bir inatla, onları sadece dar görüşlü uzmanlar, Böyle Buyurdu Zerdüşt’te de söylediği gibi vicdan yargıçları gibi görür. Ve bu “derin bilgi develeri” yaşamın fantastik oyunundan hiçbir şey anlamazlar. Onlar hileli zarlarla oynarlar.

Tarihselcilik ve bilimcilik, Almanya’da ve Avrupa’da, geçmişi şimdiki zamana, ölmüş olanı yaşayana tercih ederek varlığın yerine yokluğu geçiren ve değerleri değersizleştiren ustalıklı bir safsata sanatı yaratır. Özellikle Kant, bu bilimci nihilizm tarafından, Hıristiyanlık’ın yörüngesinde, tek tanınabilir şeyler olan numenler ve fenomenleri ayırt ettiği için suçlanacaktır. Kızgın Zerdüşt, kapıyı arkasından çarparak “bilginler evi”ni terk edecektir. Gerçekte, bir zamanlar doğru yolda ilerlemiş gözükenler -Schopenhauer ve onun irade felsefesi, Wagner ve sarsıcı müziği- yanlış yola sapmışlardı. Zamandışı Yazıların Üçüncüsü bir eğitici ve olumlayıcı olabilecek olan Schopenhauer’in belki de “gerçek bir filozof’ olmadığı kanısını daha o zaman uyandınr. Ve Wagner’i övüyormuş gibi görünen Zamandışı Yazıların Dördüncüsü kuşku zehrine batar: Wagner, bin bir türlü hileyle büyüleyen ve aldatan bir “dil yaratıcısı”ndan ibarettir. Bayreuth felaketinin ortaya çıkarmakta gecikmeyeceği ve dehşete düşürecek kadar umut kıncı olan “modemitenin Cagliostro’su” çok uzakta değildir.
Böylece, nihilist zehirler her yerde işbaşındadır. İnsanın cılızlığı, gelişmemişliği modemitenin göstergesidir. Bu yakın bir felaketin habercisidir.

Genel olarak, tüm Batı toplumu hasta düşmüştür; içini kuşatarak yiyip bitiren kangren yüzünden kansız kalmış bir hastanın solgun görünümüne sahiptir. Avrupa, Nietzsche’nin, İnsanca, pek insanca’nın gülünç zaferini ortaya koyduğu bir ölüler evi’ne dönüşmektedir. Aslında Batı “uygarlığı”, gevşemişliği yüzünden, bir tükenmişler toplumu ortaya çıkarmakla kalmaz, berbat soyaçekiminden dolayı, İngiltere’den ve yüzyıldan gelen modem düşüncelere düşkün olan meleyen koyunların, eşeklerin ve kazların oluşturduğu bir kalabalığa benzer. Batı uygarlığı, küçük erdemlere, vicdanlılığa, kötü bir haz olan yararcılık hazzına, güvenlik ihtiyacına, yüzeysel ve şamatacı her şeye kendini bağımlı kılan bu isimsiz, kişiliksiz ve tekdüze varlıklardan oluşur. Ruhları hipnotize edip ele geçiren Hıristiyan rahipler de işte bu yollardan geçtiler. Hıristiyan ahlak, acıma duygusu sayesinde, ruhları ve yürekleri yumuşattı. Din ve ahlak, “son insan”ın grotesk siluetini, şimdiden karanlık ufukta çizmektedir. Tekbiçimcilik yayılmaktadır; herkes vasat bir düzeyde eşitlenmektedir; Avrupalılaşma demokratikleşmeyle aynı anlama gelmekte ve halklar yeni köleliklerini hazırlamaktadır. “Çöl büyümektedir”.
* 1872’de Almanya’da, Bayreuth opera binasının temelleri Wagner tarafından atılır, bina tamamlandıktan sonra verilen ilk opera temsilleriyle Bayreuth’da sadece Wagner’ın eserlerinin temsil edildiği bir festival geleneği yerleşir. Nietzsche o tarihler için büyük yenilik olan festival evinin törenlerine katılır ve “Wagner Bayreuth’da” adlı yazısında da Wagner’ın “incelmiş sanatçılığını” över. Ancak festivalin ilk haftasında “Wagner’i halkın kaba coşkunluğuyla çevrelenmiş ve çılgın alkışlardan azmış bir gururla, Alman erdemleriyle süslü püslü bir halde görünce çileden çıkar.”(ç.n.)  Cagliostro: (1743-1795) İtalyan soylusu, ünlü serüvenci, dolandırıcı. (ç.n.)

Nietzsche bu zihinsel eğilimler sosyolojisinde şaşırtıcı bir belirti bulur: Toplum, kendi kitlesi yüzünden hasta düşmüştür: “Bu yüzyıl kitlelerin yüzyılıdır, onlar kitlesel olan her şeyin önünde, yüzükoyun yatarlar.” Yaşayan her şeyin hafifliğini dile getiren hızlarıyla eski Yunanlılar’ın tersine; modernler, yoldaki çakıltaşlarına takılan, fena halde kötürüm, yarı cüce, yarı köstebek bir hantallık ruhuna sahiptirler. Onlar, denildiği gibi bir “yığın”dır, “kitle”dir; ve bu kitleler, halk kitleleridir. Toplumun kitlesel karakteri halkın, yani Nietzsche’ye göre, içinde bayağılık kaynayan ayaktakımının özüdür. Halk psikolojisi, ruh soyluluğunun karşı kutbunda yer alır; burada her şey, hayatiyetten yoksunluk, altsınıf bayağılığı ve zihinsel karmaşadan ibarettir. Güç istemi ve yaşamın yaratıcı gücü yok edilmiştir; her yerde var olan yararcılık kaygısı, aynı zamanda anlam yokluğu da olan değer yokluğunun hükümranlığına tanıklık eder. Saçmalık iyice yerleşir.

Bu bayağı ve saçma sapan ortamda, bir işaret şaşırtıcı değildir: Kitleler parayı Tanrılaştırdılar! Çünkü “Para güç, zafer, üstünlük, paye, nüfuz demektir”. O, güç istemi sanılan şeyi dışa vurur ve güç olduğuna inanılan şeyin hizmetindedir. Almak ve sahip olmak susuzluğunun insan türünün yarası haline geldiğini gösteren bu Tanrı, varoluşu uğursuz bir komediye dönüştürür -ticaretin kral olduğu bir komedi: Maddi manevi her şey satılık olmuş, paraya dönüştürülmüş, yani türdeşleştirilmiştir. Her şey sarsılır: Yeryüzünü de bu evrensel değeryitimi sarsar. Farklılığın saltanatının artık hiçbir geçerliliği kalmaz. Artık, başkasılığın anlamı kalmamıştır. Soyluluğun belirtisi olan sınıf ve mesafe duygusu yok olmuştur. Toplumun basitliği böyledir işte. Anonimlik, kitlesellik, kişiliksizlik, toplumsal dünyanın farklı bütünler oluşturan türdeş unsurlarını (Anaxagoras kuramına göre), yoksunluk ve vasatlık olan tekbiçimciliğe ve tekdüzeliğe vardırır. Batı’da her yerde, doğuştan gelen güç istemi tersine çevrilerek özgünlük yetersizliğine dönüşmüştür. Yakında ‘ kültür yasa girecektir; “kara bir örtü” tüm dünyayı kaplamaktadır. Her şey, çoktan, iç karartıcı bir günbatımından ibaret olmuştur: Toplumsal hiçlik yayılmaktadır.

Siyasi Canavar
Nietzsche’nin yüzyılın son çeyreğinde hemen her yerde gördüğü ölümcül çöküşün sosyo-kültürel bağlamı içinde, devlet gülünç olduğu kadar tehlikeli bir canavarsılığa bürünür ve çöküş siyasası kaçınılmaz bir yazgı gibi ortaya çıkar. Aslında siyaset, sanat gibi, uygulamalı bir fizyolojidir: Yaşama ya evet ya da hayır der. Bu demektir ki, yaşam dünyanın küçüklük çağlarından beri değer yaratıcı ve olumlayıcıydı: Yaşam ” “dı. Böylece, ilkel devlet kendini, şeflerinin, düzen kurucularının zoruyla kabul ettirdi. Bugünse, olumsuzluk, yaşamı için için kemirir ve güç istemini, onu tüm alanlarda tersine çevirecek ölçüde aşındırır. Böylece, canlılığını yitiren devlet, aldatıcı ve yapmacıklı, sahte bir kılık altında yaşamını bir bitki gibi sürdürür. Eski zamanların efendisinin – Nietzsche’nin anısını Machiavelli’de, tasvirini Gobineau’da ve etnografik incelemesini Post’ta bulduğu “sarışın Germen vahşinin-, Prometheus’a özgü yeteneği, daralmış, zayıflayıp gücünü yitirmiştir. İlk devletin içinde coşup kendinden geçen yaratıcı enerjilerden içi boşaltılmış olan siyaset dünyası, buruş buruş olur ve kulak patlatan gülünç bir iktidarsızlar gürültüsü içinde dağılıp parçalanır.

Nietzsche, 1878’de, kendi deyimiyle “devlete bir göz attığı” zaman, homo politicus’un zekâ geriliği onu şaşkınlığa uğratır. Halka yönelik laf ebeliğindeki bolluğu gözlemlerken, Voltaire’in bir cümlesini hatırlar: “Ayaktakımı, akıl yürütme işine burnunu soktuğu zaman, her şey kaybedilir”. Yaygınlaşan demokratikleştirme onu büyüler ve kafasına saplanıp kalır. Ve modernitenin siyaset dünyası -kumanda etmenin, hükmetmenin artık bilinmediği, hiyerarşik bağlılığın tüm itibarını kaybettiği, ulusal orduların insanlar arasından en iyilerini heder ettiği, ulusçulukların acımasız düşmanlıklar doğurduğu, barışçıllığından dolayı pörsümüş yumuşak ruhların, savaşçının çetin erdem’ini unuttukları dünya…- ona yaşamın özünde bulunan hiyerarşiye meydan okuyor gibi gelir. Modern devletin bunaklara özgü dönekliği içinde, yaşamın yüksek değerleri düşüştedir. Ve Nietzsche ona, yaşamın taşkınlığının putperest bir esin gücüyle gürlediği, Alessandro Borgia’nın utanç verici günah şehri Vatikan’ı tercih eder.

Modern zamanların homo politicus’u Hıristiyanlığın homo religiosus’una benzer; sanki en yüksek tinsellliğin maskesini takmış gibi, insancıllık maskesi altında, yaşam kılık değiştirir ve bu kılık değişikliği bir ihanettir. Yüzyıllar boyunca az ya da çok küstahça, fakat günümüzde kesinlikle en şiddetli biçimiyle dile getirilen kutsal yalan, orada burada aylak aylak dolaşır. Nietzsche’ye göre, modern devletin gerçekleştireceğini öne sürdüğü bütün “idealler”, siyasi nihilizmin en anlamlı belirtisidir. Beraberinde hem sonsuz bir yıkım hem de en büyük umudu getiren “Tanrı’nın ölümü”, ardında yalnızca zayıf düşmüş ve düşkünleşmiş insanlar hükümranlığını sürükler. Büyük meydanda, sadece, büyük oyuncuların şamatası ve zehirli sineklerin vızıltısı duyulur; burası, canavarsı haliyle son derece iğrenç olan “yeni put”a, devlete tapan, şatafatlı soytarılarla doludur.
“İnsanca, pek insanca” bir dünyadaki ilk “yıkılış”ından sonra, Zerdüşt siyasi gerçeklerin üzerindeki perdeyi kaldırır: Ona göre devlet, Batı’yı için için yiyip bitiren hiçlik hastalığının en belirgin belirtisidir. Bu belirti öylesine anlam yüklüdür ki, siyasi sorun Zerdüşt’ün sözlüğünde çabucak metafizik bir boyut kazanır.

Zerdüşt siyasetin anlam yokluğunun, yani anlamsız, saçma bir varoluşun saltanatına dönüştüğünü acı içinde saptamakla yetinemez. Can çekişmekte olanın şişmiş dokularını kesip ayıran bir diriaçımla, onun en derin ve en gizli uzantılarına kadar iner. Psikolog, arkeolog ve metafizikçi olarak Nietzsche, Varlık’ın asıl kaynaklarına dek ilerler; o anki sosyo-politik durumun korkunçluğu ancak onlar sayesinde anlaşılabilir. Aslında daha dün trajik sanat insanlara, melankoliye olan doğal eğilimlerini telafi etmek için gereken “metafizik avuntu”yu veriyordu. Aynı şekilde, göçebe Germen kavimleri veya Vikingler zamanında da, ormanın şarkıları ya da eski sagalar acı çeken insanları teselli ediyorlardı. Fakat Nietzsche’nin söylediğine göre, Sokrates geldiği zaman dünyanın seyri değişti: Sokratvâri erdem, daha sonra da Hıristiyan ahlakı, yaşamın tehlikelerini yok etmenin salt düşsel bir biçimi olan ‘kendi kendini unutuş’ içinde insanları boğdular. O zaman, onlar da bu ‘kendi kendini unutuş’ içinde, İsa’nın, uğruna çarmıha gerildiği sevgi vaadini dinlediler. Önünde daha aciz ve uysal olmak amacıyla, kendi kendilerini yıkarak mutlak kudret ve sonsuz yüceliği atfettikleri bir Tanrı’ya tapınmaya koyuldular. Hıristiyanlık ruhlara cehennem azabı ve günah zehrini akıtabilecekti. Bugün, Tanrı öldü… Hegel bunu 1802’de söyledi ve büyük meydanda, deli -kuşkusuz henüz gençken, Zerdüşt- fenerini sallayarak Tanrı’yı aradı ve onu bulamadı; o zaman bağırmaya başladı: “Onu öldürdük, hepimiz Tanrı’nın katilleriyiz”. Belki de deli, Tanrı’dan yoksun kalan dünyaya “fazla erken” gelmişti. .. Bununla birlikte, kesin olan bir şey varsa, o da Tanrı’yı öldürme günahının sürüp gittiği ve İdeal’in bir “iskelet tıkırtısı” çıkararak sönmeye yüz tuttuğudur. İnsanlar, belki de avutulamaz varlıklardır… Fakat her zamankinden daha fazla teselliye ve dinsel yüceltmeye ihtiyaçları vardır. Putlara ihtiyaç duyarlar. Öyleyse, bütün aşkın değerler ortadan kaldırıldığından, onlar da kendi eserlerine tapınmaya başladılar: ‘Devlet’.

Bu yeni teselli edici tapınma kolayca açıklanır. Tanrı’nın ölümü yüzyılın büyük olayıdır. Fakat bu aynı zamanda, büyük bir ikircil anlaşmazlıktır.
Tanrı ölüdür, insan çaresiz ve yardımsız kalakalmıştır; yalnız başına, ortada bırakılmıştır. Fakat bu ölüm, insanın yaratıcı olumlamasını bundan böyle mümkün kılan bir kurtuluş değil midir? Öyleyse devlet bu noktada bir olumlanma biçimi olamaz mı? İnsanca, pek insanca adlı eserinde Nietzsche modernlerin tanrısallık kültünü hükümdara geçirme yeteneği üzerinde ısrarla durur. İşte burada siyasi sorunun tam kalbine ulaşırız: Modern zamanlarda siyaset, geçmiş yüzyılların teolojisinin yerine geçer. Devlet Tann’nın ölümü teolojisine bağlıdır. O insanmerkezci bir teolojizmin ifadesidir ve modemitenin pek de anlı şanlı olmayan zırhının altında, o insanca, pek insancadır ki bunda insan sadece erkeklik kaybını açığa vurur. ‘Pek insanca’, kadınsı, zayıf ve bozulmuştur; Devlet, halkların olumlayıcılığa ve yaratıcılığa sahip oldukları ölçüde, “halkların ölümü” anlamına gelir. Zaten zayıfların eseri olan devlet, zayıfların putudur da; devletin kendisi de zayıflığın işaretidir: Zerdüşt onda “soğuk canavarların en soğuğu”nu görür. Yaşamın sıcaklığı onu terk edip gitmiştir.

Öyleyse Nietzsche orada da, başka yerlerde yaptığı gibi Maıa’nın örtüsünü yırtarak, bu canavarsı putta her şeyin yalan olduğunu fark eder. Fakat burada bir yanlış anlamayı engellemek gerekir: Devlet yalanı, birkaç aldatmaca veya hükümetin herhangi bir şantajından ibaret değildir. Diğerlerinin “burjuva devletinin liberal mistifikasyonu” dediği şey, kuşkusuz, gerçek olandır. Fakat Nietzsche’nin sosyal psikolojisinde keşfettiği yalan çok daha derindedir: Bu ahlak-ötesi bir yalan, yaşam açısından metafizik bir yalandır. Siyasi canavar yaşamın güçlerini tersine çevirir, düşmüş insanın olumsuzluğunu kurumlarıyla yüceltir.
Gerçekten de, Nietzsche’ci arkeoloji ilk insanın olumlayıcı iradesini yüceltir; dünyanın şafağında insan yaratıcıydı. Modern dünyada, güç istemi bir hiçlik istemiyle baş aşağı çevrildi ve insan, bir yıkıcıya dönüştü. Fatihler ve efendiler soyu, yerini köleler soyuna bıraktı. Bu nedenle, günün devleti tıpkı zamanında Platoncu İdeal’in ya da daha dün, Hıristiyanların Tanrı-sı’nın olduğu gibi, bir “kem göz”dür. Devlet Hegel ve Bismarck’ın, biri teorik, diğeri pratik açıdan havarileri olduğu soyut bir evrensellikte, yaşayan gerçekliği sulandırır. Bu çapraşık diyalektik içinde, dehşete düşmüş Zerdüşt, yaşam güçlerinin karşı kutbunu açığa çıkarır: Bir ölüm biçimi. Basmakalıp siyasi alışkanlıkları, sahte idari ve hukuki kategorileri, genel ve şekli olma iddiasındaki kanunlarıyla, modern devlet “yeryüzünün anlamı”nın karşıtıdır. Devletçi biçimcilik, Hıristiyan ahlakçılık ve idealizm gibi, “tepkili”, yani hastalıklı ve kirlidir. Tanrı’nın ölümü teolojisinde, bunun ortaya çıkışı olan devlet, artık “gerçek” insanlar değil, fakat sadece “pek insanca”, yani bitkin ve cılız insanları kapsar. Örneğin “devlet düzen ve adalet dağıtıcısıdır” dendiği zaman bu, onun, tüm yaşam coşkusunu öylece dondurarak iki ucu keskin kılıcı çekip salladığı anlamına gelir. Örnek, simge değerini alır: Durmadan dönmenin, yaşamın Dionysoscu raksının engelleyicisi olarak, devlet: Nietzsche’nin hatırlatmış olduğu gibi, kadını suçlu kabul etmek için esas olarak iki koşulu, zina ve içkili olma durumunu arayan Roma hukukunun anlattığı da zaten bu değil miydi? O zamandan beri, her tür hybris konusundaki düşmanlığın doğrulandığı ortaya çıktı.

Devlet diyalektiği -yasama, yürütme, yargılama (diğerleri “üç güç” derler)- tamamen, teorinin buz kesmiş açıklığına sahip Sokratesçi akıl yürütmeye veya günahın ağırlığı altında ezilen Hıristiyan inancına benzer. O, yaşamın tersine evrimidir. Dar kafalı aydınların iddialarının sezdirdiği gibi, çöküş ve can çekişmeyi ifade eder. Öyleyse, devlet yalandır, çünkü o bir ölüm istemine evrilmiş güç istemidir. Yeni put, hiçliğe doğru bir kan kaybıdır. Devlet, Heidegger’in dediği gibi, Batı’nın tarihsel anlamını haykıran cenaze marşını okumaya başlar: Tarihsel bir olgu değildir bu; bir yazgı’dır. O gün bu gündür devlet -ve kusursuz bir rejimin varlığına inanan ve dogmatizmi içinde, insanı devletin uşağı olmaya götüren siyaset felsefesi de- nihilist ahmaklıktan başka bir şeyi dile getirmez: Devletin değerler tablosu değer ve anlam yokluğudur.
Siyasi canavarın güçsüzlük ve ölüm alameti olduğunu anlayan Nietzsche, “bağırsakları bile bozulmuş olan” bu tuhaf putu kesip biçmeyi, derinliğine sürdürür.

İlk olarak, olguları inceleyelim. Yeni put, diğer putlar gibi insana hizmet ettiğini ileri sürer. Fakat “yönetim” diyen canavar, tutkuları uyuşturur, onların yerine kişisel gevşeklik ve entelektüel maskaralık olan “kamuoyları”nı getirir. Bu uyuşukluğu sağlamak için, “duyguları ve düşünceleri yanlış yöne çeviren, sürekli ve kör bir gürültü”yü, basını kullanır. Yığınlar çürüyüp gitmektedir. Nietzsche propaganda ve mass media tehlikesini sezmiştir. Sivil güç, “herkesin çıkarı”na göre hareket ettiği, yurttaşların özgürlüğü -ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi için çalıştığı iddiasındadır. Aslında Spinoza, Montesquieu, Rousseau ve yandaşları… yanılırlar: Onlar, liberal kurumların kurulmalarından itibaren artık özgürleştirici olmadığını ve insanın ancak döğüştüğü zaman özgür olabileceğini unuturlar. Oysa, sivil yasa altında, insan ne dövüşebilir ne de hatta kendini yönlendirebilir: O yönlendirilir. İşte tipik ahmaklaştırılma işlemi! Ayrıca devlet, cumhuriyetçi yapısı altında, her türlü bireyselliği boğarak öldüren sürü halindeki kitlesel yaşamı sömürür: İnsanlar rahatlarını arayacak şekilde terbiye edilirler; “Aydınlanma” denilen bu 18. yüzyıl meyvası felç hali, doğruca tüketim toplumuna varır. Nietzsche tehlikeyi hissetmiş ve mediocritas’ı (vasatlık) -allanıp pullanarak sunulmuş olsa bile- açığa vurmuştur; bu çerçevede, her insan diğerleriyle aynı modele göre biçimlenip, onlarla aynı şekilde yaşar: Bu, hemen hemen durağan ve hiç özgün olmayan, “ortalama” bir modeldir. Bu bağlamda, artık sorumluluğa yer yoktur. Bu bir çöküştür. Canavar, “ilk önce sınırların içinde, daha sonra ötesinde, milyonlarca beyni karartan” birçok apriori ve eşitlikçi dogma yardımıyla sürü güdüsünü pohpohlar. Nietzsche’ye göre, olgular bu denli kesin ve açıktır. Fakat, filozof-hekim için, bir olgu basit bir veri değildir: Çözümlenmesi ve yorumlanması gereken bir belirtidir.

Bu yüzden Nietzsche olguları, onların gizli kalan bölgelerine, buradan anlam yakalamak üzere inerek deşer. Oysa, Avrupa’da her yerde demagojiye dönüşecek derecede kendini benimseten demokrasi olgusu, sadece aristokratik üstünlüğün gerilemesi anlamına gelmez; Wagner’in komedi-müziğini anımsatan kahramansı-övüngen tarzıyla, bu olgu aynı zamanda “kölelikle uzlaşma”dır. Bu, her alanda ve her özgün ayrıntıda, temsilcilerin ve arabulucuların çoğalmasının anlattığı şeydir. Bu, özellikle de, kendisine “halkın organı” diyen bir hükümetin anlattığı şeydir. Gerçekten de, yönetenden yönetilene doğru yönelen ilişki burada özünü kaybetmiştir: O artık, efendi-uşak, kumandan-asker, baba-çocuk ilişkisiyle özdeş değildir; o artık bağımlılık değil, bir uzlaşma, ne var ki el altından, gizlice yapılan bir uzlaşmadır. Zaten Bismarck’ın anayasal yapılanmayı tanımlarken kullandığı deyim, bu “uzlaşma” değil midir? İngilizler’in pek düşkün olduğu parlamenter rejime her şeyden çok uyan deyim de budur. Böylece, Nietsche’ye göre, demokratik eğilim içinde birbirine karışan halk egemenliği, genel irade ve sivil halin kurucusu sözleşme, bir o kadar da kulluğun, dolayısıyla da zayıflığın belirtisidir. Üstelik, sosyalistlerin nakaratları ve aynı türden fetişizmlerin gösterdiği gibi, kölelikle varılan bu uzlaşmanın akıl almaz bir bedeli vardır. Gerçekten de sosyalizm bir tepkiden başka bir şey değildir (Nietzsche’nin yorumladığı anlamda): O, değerleri değersizleştiren, bireye meydan okuyan, halkın diğer afyonu olarak “adalet” sözcüğünün durmadan yinelendiği bir sahte kültürle serseme dönmüş, sağduyudan yoksun kalmış, pelteleşmiş bir yığın yararına bireyi ortadan kaldırmayı amaçlayan, intikamcı bir davranış biçimidir. Bu durumda, öyle görünüyor ki, sosyalizmin özünde, küçümsenmiş bir insan, bir sürü hayvanı, ufacık eciş bücüş bir cüce, gerçek bir pigme… doğurmak vardır. Ve Nietzsche, Mussolini’nin “Sezarcı sosyalizmi”ni önceden sezmiş gibi, 1878’den itibaren, parti öncülerinin, gerçek bir “terörizm”e başvurduklarını ilan eder. Demokratik puta tapmak için böylesi bir bedel ödenir işte! Kral-sosyalizm despotizmin mirasına konar: ‘Sosyalistim’ diyen devlet, çelişkin biçimde, mutlak bir güç olarak yükselir. Onun karşısında, ya da daha doğrusu içinde, her türlü bireyselcilik yok olup gider! Devlet bir din gibidir, kendi gücünün peşindedir; tam olarak Müslümanlık’ta ya da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi, “parti”nin, “kutsal yalan”lar döktüren ve amaçlarına varmak için doktrin aşılama ve propaganda araçları kullanan büyük din adanılan vardır. Devlet, ahlak gibi, zehirli darbeleriyle insanı devreden çıkmaya zorlayan bir akrebe benzer. Evcilleştirerek zehirler. Modern devlet, siyasi bir güç olmaktan çok, cehennemi bir psikolojik makinedir.

Öyleyse bu iğrenç makineyi parça parça sökmek gerekir: Böylece Nietzsche’nin neşteri siyasi işletmeyi, gizli dayanaklarıyla karşılaşana dek kazıyarak, dilim dilim keser ve parçalara ayırır. Filozof, bir tür devlet bilinçaltı psikanaliziyle, devletin yeraltı geçitlerine iner.
Siyasi Trophonius, bu gizli bölgelerinde, kuşkusuz kötü niyet, hatta modern devlet adamlarının yozlaşmışlığı ya da ahlaks’zca davranışlarıyla kaplıdır. Fakat, Nietzsche’ye göre onların kötü eğilimleri eninde sonunda halkın bönlüğünü karşılar. Daha belirleyici olan, devlet aygıtının içine işlemiş olan vicdandır. Böylece devlet yönetmek için, “büyük adamlar” ve hatta “kahramanlar” ister; “ortak yarar” için kanunlar yapar; ve put size her şeyi vaat eder: şayet ona taparsanız! Buna karşılık, bu vicdanın aslında tam tersi olduğu ve Zerdüşt’ün dediği gibi, devletin vicdansızlığının, “erdeminizin parıltısını ve gözlerinizdeki gururlu bakışı satın almak”ta olduğu mu söylenecektir? Bu kadarı az bile kalır, çünkü soğuk canavar düpedüz vicdandan yoksundur. Hem en kaygı verici olan da bu değildir.

Ölümcül olacak kadar kaygı veren şeyse, Nietzsche’nin tedirgin edici demografik bir artış öngördüğü modern dünyada -“Gereğinden fazla insan dünyaya geliyor” der Zerdüşt-, devletin “Fazlalar” için icat edilmiş olmasıdır. Kurumsal düzenlenmesi ve yönetim sistemiyle, devlet bu serseme dönmüş Altinsanlan kendine çeker; onları kategoriler ve biçimler içinde sarar sarmalar, “ezer ve tekrar ezer”; insanı iktidarsızlaştıran bu iksirle onları sarhoş eder. Bugün dendiği gibi, bu “hali hazır duruma getirme” ve “bir yönetim altında birleştirme”nin etkisiyle, yalnız “kulağı uzun ve görüşü sığ olanlar” değil, aynı zamanda akıldan yana daha zengin olanlar da diz çöker. Devlet bunların hepsini kulluğa indirger. Zaten devlet, öğretimi bu yüzden tekeli altına almaz mı? Hegel gerçeğin devlet üniversitesinden geçtiğini düşünmüyor muydu? Bu genelleştirilmiş bağımlılık demokratik bunalımın belirtisidir: İnsanın özgürleşmesini anlatmaktan çok, onun yabancılaşmasını anlatır.
“Fazlalar”ın bu yavaş intiharı için kullanılan silah korkunçtur: Bu demagojiden başka bir şey değildir -fakat onu değiştirmek için devlet “uygarlık” ve hatta “ilerleme” adlarını kullanır. Ne gülünç! İnsanın öldüğünü görebilmek için gazeteleri açmak yeter. Bunlar, sayfalarında, safralarını kusan hastalardır; paranın çekici tuzağından ayırt edemedikleri güç arzularından, ilerleme tutkularından söz ederler yalnızca. Dizginleri olmayan bir rekabet içinde sarsılıp dururlar; militarizmi överek kasılırlar. Budalalıkları ancak büyük tutkularıyla karşılaştırılabilir: Hepsi de tahta yaklaşmak ister; “delilikleridir bu onların!” der Zerdüşt; çoğu zaman balçık içinde olan tahtken, mutluluk sanki tahtın üstündeymiş gibi! Ayrıca, “burjuva” ve “liberal” diye nitelendirilen bir demokrasi örtüsü altında, Fransız Devrimi’nin ileri sürmüş olduğu, çoğunluğun önceliği ilkesi de bir aldatmacadır. Bir yandan, “ortak yarar” koruyucusu olarak, devletin ortalama insanın yararından başka bir hedefi yoktur. Diğer yandansa, pleb lehine tercihini ve güçsüzlüğünü böylece itiraf ederek, sırtını “ayaktakımı” ve “dalkavuklara dayar. Bütün siyasi partiler fuhuşu hatırlatır… Öyleyse, tüm bu işaretler birikiminin, aşağı ırkın, Jude’nin zaferini belirttiğini hiç kimse bir gün görmeyecek mi? diye haykırır Nietzsche. Her yerde dile getirilen, halkın hınç, kin ve intikam içgüdüleridir. Devlet, Judeo-Hıristiyan ahlakı gibi, yüce ve soylu olan her şeyi karalar. Eşitlikçi dogmalar her şeyi aynı düzeye getirmeyi salık verir; fakat aynı düzeye getirmek indirgemektir; tekbiçimcilik bayağılaştırmaktır. Çöküş, ölümü muştulayan işarettir. Devlet “ölüler evi”ne döner.
“Ne kadar da kötü kokar, put!” diye bağırır Zerdüşt. Devletin putperestleri nasıl da hoşnutturlar, bu pis koku içinde! Devlet, Kilise gibi bir “kalpazanlar” dünyasıdır; “yozlaşmış kişilerin mizaçlarına uygun bir tepki”yi dile getirir ve Zerdüşt, bu “büyük çirkinlik, büyük başarısızlık, büyük felaket” önünde titrer. Baş dönmesi ve tiksinti basar onu: “Pencereleri kırın ve dışarı atlayın” diye yol gösterir yırtıcı bir çığlıkla: Çünkü eninde sonunda, “ancak orada, devletin bittiği yerde başlar insan”

Simone Goyard-Fabre
Cogito Dergisi Sayı: 25 – Firedrich Nietzsche Özel Sayısı [2001]

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz