“Kemal Tahir gerçek bir sanatçı olduğu için durmadan değiştirmeye çalıştı” | Kemal Tahir ve Doğu-Batı Sorunu / Oğuz Atay

“İçimden geçenleri bilselerdi beni dünyanın bir numaralı vatandaşı sayarlardı. İnsanları dinlerken sıkıntılı bir görünüşüm vardı; sanki her zaman onların sözlerini ve konuşma sırasının bana gelmesini sabırsızlıkla beklerdim. Bana kalırsa bu görünüş çok aldatıcıydı. Bana kalırsa, bana kalırsa… ne yazık ki hiç kalmadı bana. Benden önce davranıp ne olduğumu ne kadar bencillik ettiğimi suratıma haykırdılar. Oysa hepsiyle tek tek ne kadar ilgiliydim. İnsanlar benim için soyut kavramlar değildi. Birlikte bulunduğum sırada onlar için ayrı ayrı bir şeyler yapmak isteği ve imkansızlığı beni sarıyordu. Hangi birine yetişecektim? Hemen ortaya çıkmaya korkuyordum. Her biri bir öncekinden o kadar farklı davranış gösteriyordu ki. Ben gene hepsine yetişmeye hazırdım. Fakat, birinin yardımına koşmak, onun düşüncelerini paylaşmak diğerine ihanet olacaktı. Bu nedenle çekingen davranıyordum.”*

Oğuz Atay, çok önemli bir romancı, sorumlu bir aydın, önemli bir düşünür ve kültürel mirasımızın yükünü omuzlarına sırtlamış, kişisel ve toplumsal sorumlulukları sürdüre-geldiği hesaplaşma eylemini, büyük bir içtenlikle yaşama biçimi haline dönüştürmüş çok önemli bir  yazarımız. Doğu ve Batı arasına sıkışmış değil; Doğu ve Batı kültürlerini kendi hayatı içinde bir-araya getirmiş; bu ikilemi, teori ve pratik düzlemlerde yaşamayı, varlığının temel ereği haline getirmiş gerçek bir aydın… Sorumlu “birey varoluşu”nun çarpıcı bir örneği!

DOĞU-BATI SORUNU ve KEMAL TAHİR / Oğuz Atay*

“Doğu doğudur, Batı da batı,’ Ünlü İngiliz şairi ve yazarı Rudyard Kipling böyle diyor bir şiirinde. Ve sözlerine iki dünyanın hiç bir zaman bir araya gelemeyeceğini ekliyor. Şiirin yazıldığı sırada İngiltere, hemen Asya’nın her yanında egemenliğini bütün şiddetiyle sürdürüyordu. Sanıyorum İngiliz şairi Kipling Doğu ile Batı’nın hiç bir zaman birbirini anlayamayacağını belirtmek istiyordu. Tarihsel gerçekler bu düşünceye pek uygun düşmüyor; bir kere, Batı, istediği gibi sömürebilmek için Doğu’yu tanıma konusunda çok çaba harcamıştır. Gerçekçi bir tutumla Doğu’nun toplumsal ve ekonomik yapısını anlamaya çalışmıştır ve bana kalırsa Doğu’yu ancak onu sömürmesine yetecek kadar tanıyabilmiştir. Bu bakımdan Batı, Doğu’yu durgun ve ekonomik yapısı zayıf bir dünya olarak yorumlamıştır. Evet bu bakımdan gerçekçi bir yorumla yaklaşmıştır Doğu’ya; ama ben Batı’nın, Doğu’daki gerçek özü sezebileceğini onu bir Doğulu gibi içinde hissedebileceğini sanmıyorum. Evet, Doğu’nun nasıl bir Doğu olduğunu Batı anlayamaz; ama Doğu, artık Batı’yı anlamaya başlıyor, artık Kipiing’in yaşadığı dönem çok gerilerde kaldı, artık İngilizler ne Hindistan’ı pençelerinde tutabiliyorlar, ne Çin, ne de Orta Doğu üzerinde oyunlar oynayabiliyorlar. İngilizlerin mirasına konduğunu düşünen ve belki İngilizleri bile bu nedenle kızdıran Amerikalılar bile, tarihlerindeki ilk yenilgiyi alıyorlar, Kamboçya’dan atılıyorlar, Vietnam’dan atılmak üzere son de, Batı’yı tanımaya başlıyoruz.

Batı’yı tanımak demek, elbette ona, eskilerin deyimiyle ’Küffar’ demekle, bütün batılıları Kafir olarak bir yana bırakmakla olmaz. Kemal Tahir de gerçekçi bir insan olarak, gerçekçi bir romancı olarak, Batı kültürünü ve onun kaynaklarını bütün derinliğiyle tanımanın önemini anlamıştı. Özellikle bir romancı olarak bu ihtiyacı birçok sanat adamından daha kuvvetle duyuyordu. Ben, bir süre Kemal Tahir’in sohbetlerinde onun roman üzerindeki düşüncelerini dinlemiş olduğum için, mesela Deniel Defoe’nun Batı’da ilk romancı sayıldığını ilk olarak kendisinden öğrendim. Madame Bovary’nin gerçek dramının ne olduğunu Kemal Tahir’den öğrendim: sadece bir roman yazdığı halde Choderlos de Laclos’nun dünyanın büyük romancıları arasında yer aldığını ondan duydum.

Kemal Tahir de sanıyorum, Batı’yı öğrenme sorununda yüzyıllık bir geleneğin etkisiyle yola çıkmıştı. Birçok Doğulu aydın gibi Türk aydını da kendini anlayabilmek için aynı biçimde, Batı’dan yola çıkmıştır. Kendini ve toplumunu açıklayabilmek için Batı’daki örneklere benzetmeler yaparak çözümlemeler yapmıştır. Kemal Tahir de kültürel yaşantısına böyle başlamıştı. Bir bakıma başka çıkış noktası da yoktur. Roman gibi, Batı’ya özgü bir yazı dalında insan işe nereden başlayabilir? Bu çaba Kemal Tahir’den çok önce başlamıştı. Tanzimat ile birlikte Türk insanının duyarlığını bütün boyutlarıyla vermek isteyen, insanımızın özelliklerini bütün boyutlarıyla incelemenin heyecanını duyan yazarlar, insanı edebiyat ürünleri de tanımanın gerekli olduğunu hissettiler. Çünkü o güne kadar Türk insanının birey olarak nasıl düşündüğü, neler hissettiği pek bilinmiyordu, edebiyat dünyasında bu temalar pek belirgin olarak ortaya çıkmamıştı. Üstelik yaygın düşünce sistemlerinin çoğunda insanın kendi kişiliğini tanıması değil, kendi kişiliğinden kurtulması, kendi kişiliğini aşması sorunu önemliydi. Türk aydınları insanın birçok sorunuyla ilgili çözümleri, geçmiş yazarları çok ilgilendirmediğini gördüler ve hatta bu yüzden geçmiş kültürü bu bakımdan biraz fazla suçladılar; eski yazarların belirli kalıplar içinde söz söyleyen ustalar olduğunu ileri sürdüler. Tanzimat dönemiyle birlikte sorunlarının çözümlerini Batı’da aramaya başladılar. Romancılar da yanı davranışı benimsediler; çünkü insan bilim adamı olmasa da, romancı da olsa birçok araştırmaya ihtiyaç duyuyordu ve kendi kültüründe böyle araştırmaları bulamıyordu.

Kemal Tahir de Tanzimatçıların, Edebiyatı Cedidecilerin yolunda yürüyerek Batılı bir aydın tipi olabilirdi; ama Kemal Tahir’de Batı’nın çok iyi bildiği ve en Batılı sayılan aydınlarımızın bile çoğu zaman bilmezlikten geldiği bir özellik vardı: Kemal Tahir, gerçek bir sanatçı olduğu için durmadan kendini ve dünyayı değiştirmeye çalışın bir insandı. Yani durmadan kendiyle ve dünya ile hesaplaşan bir insandı. Bu hesaplaşmalar sonunda kendinde ve sanatında gerekli değişimleri cesaretle yapardı. Dünya ile hesaplaşmasını ona açıkça ilan ederdi. Eskiler bu tür davranışa cesaret-i medeniye derlerdi sanıyorum. Yani öyle sıradan bir cesaret değildi bu; vahşinin, cahilin cesareti değildi, medeni insanın cesaretiydi.

Sanıyorum Kemal Tahir bir aydın olarak, bir yazar olarak, yani insanın ve dünyasını tanımak isteyen biri olarak ilk hesaplaşmalarından birini, hapishanede yapmıştı. Hapishanede Türk insanının zengin bir kesitiyle karşılaştığı zaman yapmıştı. Evet belki Batı’ya açılırken, Batı’dan yola çıkarken kendi insanımızı daha yakından tanımak için, onun derinliğini, genişliğini öğrenmek için Batı’nın sadece yöntemlerini bilmek istiyorduk. Ama bu işte biraz amacımızı aşmıştık, yetiştirdiğimiz a.ydın tipiyle halkından, insanından kopmuş bir yaratık ortaya çıkarmıştık.

Kemal Tahir romanlarında bu çelişkiyi bütün açıklığıyla belirtir. Onun köy yaşantısıyla ilgili romanlarının kahramanları büyük şehire onun kendisinden uzak, akıl almaz düzenine kuşku ve güvensizlikle bakar. Kemal Tahir, şehir insanını da anlatırken yer verdiği köylü tipleriyle bu çelişkiyi gene belirtir. ’Bozkırdaki Çekirdek’ te köy enstitüsü kurarak köyü kurtarmaya gelenler, kendilerinin cumhuriyet aydınları değil, hala bir çeşit Osmanlı sayıldığını, köylünün kendilerine bu gözle baktıklarını görerek dehşete düşerler. Köy insanına göre bu cumhuriyet denilen şey, Osmanlının yeni bir düzenidir. Bilmiyorum, belki de enstitücüler, kendilerine biraz daha tarafsız bir gözle baksalardı, bu yargı karşısında o kadar dehşete düşmeyebilirlerdi. ’Yorgun Savaşcı’da Anadolu’yu kurtarmak için İstanbul’ dan yola çıkan yorgun ittihatçılar halk tarafından genellikle ilgisizlikle ve kuşkuyla karşılanırlar. Hatta kasabalı, köylü onlara ’ittihatçı gavuru’ olarak karşı çıkar.

Kemal Tahir aydının bu durumundan gene aydını sorumlu tutuyor. Çünkü aydının halkı tanıma imkanı vardır. Ama Batı’nın kalıplarını insanımızın şartlarını hiçe sayarak uygulamak isteyen aydınlarımız gerçekten aydın olma imkanını ’Bozkırdaki Çekirdek’ te gördüğümüz gibi boşuna harcarlar. ’Batı uygarlığı her gün tıraş olmakla başlar” diye düşünürler işin başlangıcında.

Kemal Tahir Türk aydının bu çıkmazdan kurtulmasını isterken romantik ve gerçekdışı hayallere de kapılmıyor; kendisiyle ve toplumla her an hesaplaşan insan olarak kendini aldatmıyor Kemal Tahir. ’Bozkırdaki Çekirdek’ romanında köylüyü ve politikacı yı iyi tanımayan Halim Akın aydın takımının yanılgısını temsil ediyor, ama müfettiş Şefik Ertem de köy insanın. tanımadan girişilen ’esdidü’ işini sökmeyeceğini görüyor. Yani olumsuz davranışlar aydın kesiminden geliyor, ama olumlu tipler de hemen her zaman aydınlardır. Çünkü Kemal Tahir gerçekten gerçekçi olan bütün yazarlar gibi, sömürülen, ezilen, horlanan, insan yerine konulmayan bir kalabalık içinden gerçek kahramanlar çıkamayacağını bilir.

Kemal Tahir’in olumlu kahramanları, mesela Cehennem Yüzbaşı Cemil, mesela gazeteci Murat, bizim gene toplumumuzun Batılı denebilecek kesiminin insanlarıdır. Evet onlar da özlerinde Doğuludurlar, ama bu başka bir tür doğluluktur, insanımıza ve onun kaynaklarına eğilen ama gene de yeni bir Türkiye kurulması gereğine inanan aydınlardır. Kemal Tahir gerçekçi bir yazar ve bence daha önemlisi gerçekçi bir insan olarak toplumumuzun, dönemini tamamlamış olan eski Doğulu günlerine döndürülemeyeceğini bilir. Bence eski günlerin özlemini yaşayan Doğucular, Kemal Tahir’de boş yere kendi hayallerinin yansımalarını görmeye çalışmaktadırlar. Kemal Tahir, özellikle köyle ilgili romanlarında köylüyü sömüren ve onun din duygularını kötüye kullanan yaman tipler çizmiştir ki, hiçbiri aklımızdan çıkmaz.

Kemal Tahir eserlerinde kullandığı diliyle bile, gerçek bir ilerici olduğunu göstermiştir. Onun dili bir yandan halkın yaşayan dilidir, bunu eski kaynaklarına kadar incelemiş ve bize bugünün dili olarak sunmuştur. Bir yandan da en ileri en arınmış Türkçeyi kullanır Kemal Tahir. Memur kelimesini yazarken onu apostrofla ortadan ikiye biçmez. Her şeyin sahte_sine düşmandır; Batı’nın sahtesine olduğuna kadar Doğu’nun sahtesine de düşmandır. Ve gerçek bilgi nereden gelirse gelsin, ister Batı’dan ister Doğu’dan, Kemal Tahir için makbuldür. Ne var ki, Batı özentisiyle yetişenler, gerçek insanımızı ortaya çıkaran araştırmalar yapacak yerde, ezberledikleri formüllere uygun insanların ülkemizde yaşadığını hayal etmişlerdir, bize olmadık kılıklar giydirmeye kalkmışlardır. Bu kılıklar içinde ne derece gülünç ve zavallı olduğumuzu gördüğü içindir ki Batı bizim için bir çıkmazdır Kemal Tahir’e göre. Onların bize giydirdiği sosyoloji, ekonomi, psikoloji bizi bu hale düşürdüğü içindir ki Kemal Tahir, bir konuşmasında da belirttiği gibi kendi kendisinin sosyologu psikologu ve felsefecisi olmayı gerekli görmüştür ve bunu Türk romancısına öğütlemiştir. Ve Kemal Tahir kendi kaynaklarımıza eğilerek Doğu’yu tanımayı başarmıştır. Sanıyorum bu kaynakları’ değerlendirirken Kemal Tahir gibi gerçekten aydın bir görüşe sahip olmak gereklidir aslında, yoksa ortaya gerçekten acık lı tipler bu tehlikenin ne gibi sonuçlar doğuracağını en belirgin örnekleridir. Bu karmaşık işin üstesinden gelmek için Kemal Tahir kadar güçlü ve Kemal Tahir kadar dürüst olmak gereklidir. Yani Kemal Tahir’e özenmek başka birçok kişiye özenmekten daha zor bir iştir. Eski günlerin özlemini yaşayanlar, Doğu-Batı sorununda ’Biz Osmanlıyız, bizde daha çok adam bulunur.’ sözüne sığınıp Kemal Tahir’den yardım bekliyorlarsa, önce onun kahramanları gibi her şeyle hesaplaşmaya girişmelidirler.

Batı’ya özenen Türk aydını da bütün girişimlerine rağmen bir çeşit ruh ve düşünce tembelliğine sürüklenmiştir sonunda. Görünüşle yetindiği için, kendine özgü düşünce özgürlüğünden yoksun olduğu için Doğu’ya getirmeyi özlediği dinamizmi gerçekleştirememiştir. Ve en acıklısı Batı’nın gerçek değerini de hiç bir zaman sezememiştir. Mesela edebiyat alanında Batı’dan aktarılan örnekler bu durumu bütün zavallılığıyla ortaya sermektedir. Anlayamadığı bir kültürün ağırlığı altında ezilen bu tür aydın sonunda bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız tartışmaların içinde yaratıcı yeteneklerini yitirip gitmiştir. Böylelerine Batı’nın da saygısı yoktur, ama Kemal Tahir gibi büyük ve gerçek bir insanla karşılaştıkları zaman durum çok başka olur. Kipling bu durumu aynı şiirinde şöyle anlatıyor:

Fakat iki güçlü adam karşı karşıya durdukları zaman, ikisi de dünyanın birer ucundan gelseler de,

O zaman ne Doğu kalır ne Batı, ne de sınır; artık onların ne doğdukları yer önemlidir, ne de hangi soydan oldukları.

*Tutunamayanlar sayfa 687/688
**Oğuz Atay’ın daktilosundan çıkmış aslından aktarılan orijinal metin

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Marksizmin üç ana kaynağı ve Diyalektik Materyalizm – John Pickard

Genel olarak Marksizmin üç ana kaynaktan biçimlendiği kabul edilir. Kaynaklardan biri, Marx’ın, Fransız politikasına, özellikle de Fransa’daki 1790’ların burjuva devrimi...

Kapat