Oğuz Atay:”Genellikle aksam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu”

Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikayeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç Yahudi, bir de genç kadın. Seyyar hikaye satıcılığı yapıyorduk. İsimiz pek parlak sayılmazdı; çünkü istasyonumuza tren çok seyrek uğruyordu. Ayrıca, yalnız posta trenlerinin geldiği günler iyi is yaptığımız söylenemezdi. Öğleden sonra gelen posta trenlerinde daha çok elma, ayran ve sucuk-ekmek satılırdı. Bu saatlerde genellikle biz hikayeciler uyurduk. Böylece gece için de dinlenmiş olurduk: çünkü bizim bütün ümidimiz, gece yarısından sonra gecen tek eksprese bağlıydı. Öteki seyyar satıcılar bu saatlerde uyanıp gelemezlerdi çoğu zaman. Bizim de (hikayeciler) uyuyarak gece ekspresini kaçırdığımız olurdu. Oysa istasyon şefiyle de aramız iyiydi; fakat nedense genellikle bizi uyandırmayı ihmal ediyordu istasyonun bu tek memuru. Ona da hak veriyorduk bir bakıma: Makasçılık yapıyordu, telgraflara bakıyordu, bütün işaretleri düzenliyordu; trenlere bilet satmak, kapıları açmak, kapamak..

Bütün isler tek bir adamın üzerindeydi. Ona yaranmak için sık sık bedava hikayeler veriyorduk; gene de bizi uyandırmayı unutuyordu bazen. Çoğu zaman, kendiliğimizden uyanmak zorundaydık. Bütün gün de hikaye yazdığımız düşünülürse, bunun pek kolay bir is olmadığı ortadaydı. Evet, öğleden sonraları uyuyorduk; ama genellikle aksam üzeri ilham geliyordu ve gecenin geç saatlerine kadar yakamızı bırakmıyordu. Bu `yakamızı bırakmıyordu’ sözüyle alay ediyordu istasyonun şefi; biz de böyle anlarda, onun tek başına çalıştığını, her ise tek basına yetişemeyeceğini unutarak şiddetle eleştiriyorduk onu: İstasyon şefliği odasına bitişik kulübelerimize kadar zahmet edemez miydi ekspresin geldiği sıralar? Ayni işyerinde çalışan memurlar sayılırdık bir bakıma. Üstelik bazı geceler, yemeği bile unutarak elle yazdığımız hikayeleri, istasyon şefinin odasındaki tek daktiloda temize çekiyorduk. Hikayeciliğe ilk ben başladığım için daktilo yazarken ilk sırayı bana veriyorlardı arkadaşlarım. Fakat ben sıramı genellikle genç yahudiye veriyordum. Bu zayıf ve hastalıklı genç yahudiyi çok seviyordum.

Evet, bir bakıma demiryolu idaresinin memurları sayılırdık: kulübelerimiz de istasyon binası için ayrılan alana kurulmuştu, üstelik hepsi bir örnekti ve istasyon binası ile ayni mimari özellikleri taşıyordu. İstasyon şefi gülerek, “memur hikayeciler” diyordu bize. Sonra o bitip tükenmez tartışma başlıyordu: Hayır biz memur konumu içinde düşünülemezdik: Bir kere parça başına ücret alıyorduk. Ayrıca bu ücret, ekspres yolcuları tarafından ödendiği için resmi bir ödeme sayılmazdı. Siz esnaf hikayecilersiniz diyordu istasyon şefi bize. Aslında ben memur ya da esnaf olarak nitelendirilmek istemiyordum; biz sanatçıydık. Ayrıcalı bir durumda olmalıydık. Ne var ki ayran, elma ve sucuk-ekmek satıcılarının uyanık olduğu gecelerde birbirimizi iterek yolculara mallarımızı beğendirmeye çalışırken ‘ayrıca bir durumda’ olduğumuz söylenemezdi.

Biz de öteki satıcılar kadar bağırıyorduk malimizi satmak için. Tabii genç yahudinin pek sesi çıkmıyordu; genç kadın da yiyecek satıcılarıyla perona inen yolcular arasında sıkışıp kalıyordu. Zaten satacak çok malimiz da yoktu. İstasyon şefinin köhne daktilosunda her hikayeden ancak bir iki kopya çıkarabiliyorduk. Son kopyalar da oldukça silikti, bunlara pek alici bulamıyorduk. Hikayeler bir iki kere satılmadı mi eskiyor, onlara müşteri bulmak güçleşiyordu. Çünkü güncel konuları isleyen hikayeler yazıyorduk ve bir iki günlük modası geçmiş hikayeleri uzattığımız zaman yolcular yüzlerini buruşturarak, “Bunları biliyoruz, yeni şeyler yok mu?” diyerek bayat hikayelerimizi suratımıza fırlatıyorlardı. O zaman da elma ve ayran satıcılarına kaptırıyorduk sıramızı.

Başka güçlüklerimiz de vardı: tren her zaman bizim kulübelerin önünde durmuyordu. Birinci perona çoğu zaman yük vagonlarını yaklaştırıyordu istasyon şefi. Bu yüzden ekspres, ikinci hatta, üçüncü perona (bunlara `peron’ denirse) yanaşmak zorunda kalıyordu. Yiyecek satıcıları bu durumu daha önceden öğrendikleri için, treni oralarda bekliyorlardı. Biz hep son dakikada uyandığımız için, uyku sersemi çoğu kere önce yük vagonlarına çarpıyorduk telaşla.

Sonra vagonların çevresini dolaşmak, rayların arasından gece karanlığında dikkatlice geçmek gerekiyordu. Trenin durduğu yer de iyi aydınlatılmıyordu. Özellikle bu, bizim için çok önemliydi: Küçük hasir sepetler içinde tomarlar halinde duran hikayelerimiz, hemen satılmıyordu. Her yolcu tomarları (genellikle hırpalayarak) acıyor, hiç olmazsa sayfalara bir göz atıyordu. Karanlık isimizi zorlaştırıyordu. Satırları iyi görmedikleri için bastan savma bir göz gezdirdikten sonra geri veriyorlardi.

Satışlar iyi gitmiyordu. Savaş yıllarıydı. Ekmek bile pahalıydı. Ayrıca, sık sık karartma yapılıyor, istasyonun olgun ışıkları eserlerimizi büsbütün aydınlatmaz oluyordu. Böyle gecelerde çalışmak da anlamsızlaşıyordu. Kara perdelerini sıkı sıkıya örttüğümüz pencerelerimizin gerisinde, mavi kağıtlara sardığımız lambaların donuk ışığında, satılıp satılmayacağı belirsiz kısa hikayelerimizi yazmaya çalışıyorduk. Allatan, aldıkları mali doğru dürüst incelerden, üstelik iki misli para vererek kapışan yataklı vagon yolcuları vardı.

Bunlar yemeklerini yemekli vagonda yedikleri için bizim pis ayrancılara, elmacılara ve sucuk-ekmekçilere (özellikle onlara) aldırmazlardı. Ülkede taze olarak hikaye satılan tek istasyon olduğu için bizim ünümüzü de duymuşlardı. Onlara her zaman ilk kopyayı ayırırdık, titiz müşterilerdi. Ne var ki onların da rahat yataklarından kalkmaları kolay değildi. Gene de bir kolayını bulmuştuk: Yataklı vagon memurlarına bir kaç kuruş vererek yolcuları bizim istasyonda uyandırmalarını sagliyorduk. (Ayrica her gelişlerinde bedava birer hikaye aliyorlardi bizden. Okuduklarini pek sanmıyorum. Herhalde elden dusme satıyorlardı). Yatakli vagon yolculari da olmasa halimiz harapti. Bunlardan bazilariyla iliskiler de kurmustuk. Acikli durumumuzu bildikleri icin, onlari gecirmege gelen dostlarinin getirdikleri pasta, kurabiye gibi yiyecekleri bize de verdikleri olurdu.

Genellikle geceleri calistigimiz icin çok acikiyorduk. Hikayeleri geceleri yaziyor, geceleri temize cekiyor, geceleri satmaya calisiyorduk. Ekspres uzaklastiktan sonra yorgun argin istasyon binasina doner; bekleme odasinda, yatakli vagon yolcularinin verdikleri kurabiyeleri yerdik. Bazen oteki saticilar da gelirdi bizimle birlikte. Ayranci, satamadigi ayranindan ikram ederdi bize; nasil olsa ertesi sabaha kadar eksiyecekti ayrani. Bize biraz aciyorlardi galiba. Elmaci da -her zaman degil- bir elma soyardi bizim icin. Biz onlara satamadigimiz hikayelerimizi veremezdik: Hicbiri okuma yazma bilmiyordu. Sadece sucuk-ekmekci bazen hikayelerimizden -hangimizinki olursa olsun- isterdi, son kopyalardan olmak sartiyla: Ince kagittan oldugu icin sigara sariyordu hikayelerimize.

Bazen, neseli oldugum zamanlar, yani satslar iyi gitmisse, yiyecek saticilarina hikayelerimi okurdun. (Genc kadin buna karsiydi). Sucuk-ekmekciyle elmaci daha ilk satirlarda uyuklamaya baslardi, fakat sonuna kadar kalirlardi bekleme odasinda. (Hikayenin sonuna dogru da uyanirlardi.) Ayranci butun dikkatiyle dinlerdi beni; bu ilgi hosuma giderdi. Elimden geldigi kadar hikaye kahramanlarinin konusmalarini canlandirmaya calisirdim okurken. Sonunda sucuk-ekmekci basini sallar, kotu gunler yasiyoruz diyerek icini cekerdi. Olur boyle seyler derdi elmaci da: Insan neler goruyor yasadikca. Saticilarin acikli oykulerini anlatan hikayeler de yazmistim. Bunlari dinlerken ayranci bile uyuklardi.

Istasyon şefinin de yazdiklarimiza aldirdigi yoktu: fakat nedense, her hikayemizden muhakkak bir kopya alir ve bunlari ozenle dosyalayarak ayri bir dolapta saklardi: Yonetmelikler boyle gerekiyormus. Demiryollari idaresinin topraklari icinde yazlildiklari icin 248. maddenin kapsamina giriyormus bizim durumumuz. Kanun maddelerinden soz edilince ben elimde olmayarak kizardim: Bizim durumumuzu duzeltecek, bize de istasyon topraklari icinde serefli bir yer verecek yasalar yok muydu? Bizi sucuk-ekmek yasalariyla bir tutan anlayisa her zaman karsiydim. Gene uzun bir tartisma baslardi. Istasyon şefi dolaplardan kara kapli kitaplar indirir, yiyecek saticilari hakkinda Sagligi Koruma Yasalarinin uygulandigini ileri surerdi.

Bence durum gittikce kotulesiyordu. Genc yahudi gittikce zayifliyordu. Bence gizli bir hastaligi vardi. Onu tedavi ettirecek paramiz yoktu. Demiryollari hastanesi de bizi kabul etmiyordu. Ben kiziyordum istasyon şefine: Bizi 248. maddenin kapsamina sokarak elimizdn hikayeleri neredeyse zorla almasini biliyordu. Daha kestirme bir ulasimi saglamak icin bizim istasyona ugramayan bir demiryolu yapilacagi soylentileri de dolasiyordu. Artik sadece posta trenleri ugrayacakti buraya.

Uzuntuler icindeydim, ustelik asık olmustum. Elbette, ucuncu kulubede oturan genc kadina asık olmustum. Bir gece, bizi tanimayan bir yatakli vagon memuru onu iterek vagon kapisindan disari atmisti. Seyyar saticilarin yatakli vagona girmesi yasakti. Genc kadin tozlu yerlere dusmus, sepeti, hikayeleri ortaliga sacilmisti. Onu teselli ettim, saclarini oksayarak aglama, dedim. Peronda ikimizden baska kimse yoktu. Oteki saticilar cabuk satmislardi mallarini, hemen ayrilmislardi istasyondan; son zamanlarda onlarla aramiz iyi degildi: Yatakli vagonlara kapali siselerde, Sagligi Koruma Yasalarina uygun olarak hazirlanmi gazoz, saydam kagitlara sarilmis sucuk-ekmek filan satmak istiyorlardi.

Yatakli vagon memurunu da ayarlamislardi. Yarabbi, her gun neden yeni sıkintilar cikiyordu? Bu doymak bilmeyen yatakli vagon yolculari da, yemekli vagonlarda o kadar yemek yedikten sonra -kim bilir neler yiyorlardi- geceyarisindan sonra gene acikiyorlardi. Allahtan gecici bir tuzuk maddesi bulmustuk ve henuz yatkli vagona yaklasmaya cesaret edemiyorlardi bu yuzden. Bu munasebetsiz yasa da bir ay sonra yururlukten kalkiyordu. Ikimiz -genc kadinla ben- gece sogugunda titreyerek birbirimize sarilmistik. Bizi bu kasabaya hangi ruzgar atmisti? Ne kotu sartlar altinda calisiyorduk. Yiyecek saticilariyla, tren memurlariyla, aclikla ve şefaletle ugrasmaktan sanatimizi dogru durust yapamiyorduk.

Her seyden once dogru durust kitabimiz bile yoktu. Kitap almak icin büyük sehire gidecek tren paramiz bile yoktu. Bu sartlar altinda bizden ne beklenebilirdi? Dusundukce durumumuzun umitsizligini ve garipligini daha iyi anliyordum: Aslinda istasyon binasinin yaninda bize ktu gibi odalar vermekle demiryollari idaresi hic de bizim yararimiza calismamisti. Gunduzleri gurultuyle duduk calarak gecen trenler yuzunden surekli uyuyamiyorduk.

Yazdiklarimizin da degeri bilinmiyordu: Gecen gecelerden birinde genc ve duzgun yuzlu bir yatakli vagon yolcusu, kendisine daha once sattigimiz hikayelerin bir kismini taninmis bir elestirmene gosterdigini ve bu unlu yazarin da hikayeleri çok basmakalip ve modasi gecmis buldugunu soylemisti. Yagmur ciseliyordu, sepetteki hikayelerin dis sayfalari islaniyordu. Sonbahardi. Ince ve her tarafi sokulmus kazagimin icinde titriyordum. Bu sartlarda daha iyi ne yazabilirdim? Birden genc yatakli vagon yolcusuna sinirlenerek buz gibi bir sesle, isterseniz geri verin hikayeleri, paranizi da alin demistim. Aslinda yalan soyluyordum: Cebimde meteligim yoktu.

Bunlari dusunerek dalip gitmistim. Çevremin farkinda degildim. Tren uzaklasmisti. Birden kollarimin arasinda genc kadini gordum. Bana sokulmus, basini gogsume dayamisti. Onu optum. Hikaye sepetlerimizi koluma taktim, uzaktan isıklari gorunen istasyonumuza dogru yurudum. O gece genc kadinla uzmitsizligin ve yalnizligin verdigi karisık duygular icinde sevistik.

Simdi bu satirlari yazarken, oteki saticilarin, asık suratli istasyon şefinin ve raylarin arasinda sıkisip kalmis kulubemde yazmis oldugum bir gunluk hikayelerimin ucuz duyarliligina kapilmis olmaktan korkuyorum. Evet genc kadini seviyordum, sık sık onun kulubesine giderken yahudinin evinin onunden gecmek zorunda kaliyordum ve bu durumdan sıkiliyordum. Genc yahudinin de hastaligi ilerlemisti. Artik her gece, eskisi gibi hikaye satmaya cikamiyordu; hikayelerinin sayisi da gittikce azaliyordu. Son gunlerde onun hikayelerini de ben yazmaya baslamistim. O kadar halsizdi ki bu yardima bile itiraz edemiyordu.

Kendini iyi hissettigi zamanlar masanin basina geciyor çok kisa hikayeler yaziyordu. Istasyon şefi bunlari az buluyor ve simdi hatirlayamadigim bir yonetmelik maddesine gore, kulubelerimizin kirasini cikarmamiz icin daha çok yazmamiz gerektigini ileri suruyordu. Yazdigimiz konulara, hatta yazis bicimimize bile karisir olmustu.

Ben o siralarda ask hikayeleri yazmaya baslamistim. Istasyon şefi, dedikodulara yol acacagini ileri surerek bunlara da engel olmak istedi. Onun butun hareketlerine boyun egiyorduk. Buradan atilirsak, boyle icinde yazma kulubeleri olan baska bir tren istasyonu nereden bulacaktik? Sevgilim, istasyon şefinin yemeklerini pisirip sokuklerini dikiyordu, mesele cikmasin diye. Istasyon şefi bizi kucumsuyordu, yanilmiyorsam aslinda her zaman kucumsemisti.

Simdi de demiryollarinin sayesinde ekmek yedigimizi ileri surerek sadece bu konuda hikaye yazmamizi istiyordu. Kendisini ornek veriyordu: Hic istasyon şefi demiryollarinin disinda is yapiyor muydu? Ona bos yere her gun demiryollari ile ilgili konular bulmanin zorlugunu anlatmaya calistim. Aslinda bizim bu ise yanacmayacagimizi biliyordu. Guc sartlar altinda surdurmege calistigimiz yasayisimizda yeni bir endise kaynagi yaratmak icin ust makamlara aleyhimizde raporlar yazacagini soyleyerek bizi tehdit ediyordu. Oteki saticilarla da bozusmustuk. Ulkenin bu issiz kosesinde birkac kisiden ibaret kucuk toplulugumuzda huzur icinde yasamayi beceremiyorduk.

Icimin yoruldugunu hissediyordum. Her gece yarisi yarim kalan uykular, tren dudukleri, anlayissiz ve cahil ya da rahat ve kendini begenmis bir musteri kalabaligina yeni hikayeler bulma zorunlulugu, hastaligi gittikce agirlasan genc yahudi ve gittikce huysuzlasan istasyon şefimiz.. hangi tarafa yetisecegimi bilemiyordum. Sevgilim de yorgun ve bezgindi; onun da hikayelerine yardim etmek zorundaydim.

Dusuncemin bulandigini seziyordum. Istasyon disindaki dunya ile iliskilerim gittikce zayifliyordu. Gunlerin nasil gectigini izleyemiyordum artik. Hikayelerim icin guncel olaylar bulmakta, insanlari ve maceralari birbirine baglamakta eski becerim kalmamisti. Önemli olaylari bile ogrenemiyordum çoğu zaman. Evet bazi olaylari biliyordum: Savas bitmisti. Cephelerden akin akin donen askerler geciyordu trenler dolusu. Onlardan kirik dokuk bilgiler toplayarak savas hikayeleri yazdim bir sure. Bu arada bir çok seyi hatirlayamiyordum: Savas bizim ulkemizde mi gecmisti? Yoksa uzak collerde mi savasilmisti? Topraklarimiz genislemis miydi, daralmis miydi? Genc yahudi bitkin gulumsemesiyle karsilik veriyordu bana: Bizim istasyon hep ayni yerde kaldigina gore, bunlarin onemi var miydi? Top sesleri duymadigimiza gore, savas hicbir zaman bizim istasyona yaklasmamisti.

Sonra, hikayelerime asık suratla goz gezdiren yatakli vagon yolcularinin yuzlerinden savas biteli çok oldugunu anladim. Bir yolcu da sehir isimlerinde önemli yanlisliklar yapmaya basladigimi soyledi bir gun. Yoneticilerimizin adlarini da birbirine karistiriyor ya da unutuyordum. Oyle ya yillardir insan adlarini hic yuksek sesle soylememistim. Istasyon toplulugumuzda yillardir birbirimize seslenmiyorduk. Boyle bir geregi hic duymamistik. Istasyonun adi bile, sadece yan duvara, badananin ustune yazildigi icin silinip gitmisti, unutulmustu.

Gereginde kelimeleri aramak icin bir sozlugumuz bile yoktu. Her gun yazmak zorunda oldugum hikayelerin disinda kalan kelimeleri hatirladigimdan da kuskuluydum. Yiyecek saticilariyla konusmuyorduk. Istasyon şefi de aksiligini artik yalnizca hareketleriyle ifade eder olmustu. Genc yahudi artik konusamayacak kadar hastaydi. Istediklerini basiyla isaret ederek belirtiyordu. Genc kadinla sessizce sevisiyorduk. Bu duruma kisa surede alistim.

Aslinda gecen surelerin kisaligi hakkinda kesin bir yargiya varamiyordum. Alismaktan baska carem yoktu bu duruma. Artik çok genc degildim. Hikaye yazmaktan baska bir is de bilmiyordum. Artik büyük sehire gidemez, kendime yeni bir hayat kuramazdim. Istasyon disindaki dunya ile iliskilerimiz de gittikce kendiliginden azaliyordu. Gazetelerin pahalanmasi ve artik trenden baska araclarla tasinmasi yuzunden once guncel olaylarla ilisigimizi kestik. Sonra yeni demiryolu hatti acildi ve ekspres haftada bir gun ugramaya basladi. Bu benim de isime geliyordu. Artik bir cirpida biten ve beni telasla pesinden kosturan kisa hikayeler yazmak istemiyordum.

Butun gun odamdan cikmadan yaziyordum. Yalniz bitisıkteki kunduracinin gurultusu aklimi karistiriyordu. Cunku artik genc yahudi yoktu; bir sure once olmustu. Aslinda ben yanima genc kadinin tasinmasini istiyordum. Ne var ki istasyon şefi, ben daha bu isteigimi belirtmeye firsat bile bulamadan bir gun -bir sure once- kunduraciyla gorundu. Adam da hemen yerlesti. Bu dag basinda onun da isi bizimkinden iyi sayilmazdi. Kunduraciya genc kadinin kulubesine gecmesini teklif etmeyi dusunuyordum. Bu dusuncem de sanirim çok uzun surmustu. Cunku bir gun onun kulubesine gittigim zaman, yani ona bu teklifimi bildirmek icin.. neyse biraz aklim karisti. Fakat soyle olmustu: Yani genc kadin bir sure once gitmisti. Evet kulubesi bostu. Benim uzun hikayelerimden birini yeni bitirdigim ve uyuyakaldigim bir gece, trene binip gitmisti.

O gunlerde kafam daha da karisıkti. Bu uzun hikayelerim nedense hic satmiyordu. Ben de haftada bir satis yaptigim icin galiba biraz fazla istiyordum. Hikayelerin de acik ve secik oldugu soylenemezdi. Gunlerimi yari ac yari tok geciriyordum. Bir gun -yani bir sure sonra- bir yolcu daha once -bir sure once- kendisine satmis oldugum hikaye hakkinda agir elestirilerde bulundu. Sayfa numaralari da karisıkti. Ben de ona bir haftadir ac oldugumu soyledim. Hayir soylemedim. Bunu baska bir yolcuya -bir sure sonra- soyledim. Bir sure onceki yolcuya her seyi bilerek yaptigimi anlatmaya calistim. Birçok seyi unutuyordum.Fakat elestiriler konusunda hassastim. Boyle zamanlarda, bir de çok endiselendigim zamanlarda eski canliligimi buluyordum. Sonra kaybediyordum -bir sure sonra.

Istasyon şefi beni atacagini, artik bir ise yaramadigimi soyledigi zamanlar endiseleniyordum mesela. Oysa, pek alici bulamamakla birlikte, daha iyi hikayeler yazdigimi saniyordum. Kundura tamircisi de dunyada olup bitenler hakkinda bir seyler anlatiyordu. Bunlarin neler oldugunu simdi tam olarak hatirladigimi sanmiyorum. Fakat karisık ve akil erdiremedigim bir dunyayi anlatiyordu tamirci. Ona okumaga calistigim hikayelerimi de dinlemiyordu. Oysa ben onlarin gittikce ifade edilmesi guc bir acidan gittikce daha büyük deger tasidigini seziyordum. Bunu tamirciye anlatamiyordum. Cunku gitmisti, beni yalniz birakmisti. Son konusmamizdan sonra -bir sure sonra tabii- istasyondan ayrilmisti.

Bu, son yazdigim hikayelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikayelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatirliyorum. Henuz hhepsini yazmis olmayabilir. Simdi bazi geceler, eski aliskanligimla, gece yarisi uyaniyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime -ya da genc kadinin sepetine, ya da simdi olmus bulunan genc yahudinin sepetine- ozenle yerlestiriyorum, demiryoluna cikiyorum. Artik tren gecmiyor buradan. Son gunlerde istasyon şefini nedense ortalarda goremiyorum. Izinli oldugunu saniyorum -cunku yillardir hic tatil yapmamisti. Onun elbiseleri de simdi benim uzerimde. Giderken yerine beni birakmis olmali. Trenler de nedense ugramiyor. Neyse, bunlar onemsiz ayrintilar.

Korkuyorum, cunku buradan gitmek istiyorum. Bakkal daha veresiyeyi kesmedi. Fakat bu durum artik bir sure daha bile suremez. Bakklandan utandigim icin soramadim, bir zamanlar -bir sure once- ayni cekingenlik yuzunden kundura tamircisine de soramamistim: Bir mektup yazmak istiyordum, ama adres bilmiyordum. Yani hicbir adres bilmiyordum.

Bana inanmazlardi, bunun icin utaniyordum. Bana herhangi bir adres soyler misiniz? diyemezdim. Oysa herhangi bir adres yeterliydi benim icin. Bir zorluk daha vardi o zamanlar. Simdi de var -yani bir sure gectigi halde- kendi adresimi de bu mektupta yazmak sorunu beni dusunduruyor. Bu hikayemi, ekspres ya da posta treni artik -belki de sadece belirli bir sure icin- gecmedigi halde, bir yolunu bularak okuyucularima -artik musterim kalmadi- iletebilsem bile, nerede bulundugumu nasil anlatacagim? Bu sorun da beni dusunduruyor. Ama gene de ona yazmak, hep onun icin yazmak, ona durmadan anlatmak, nerde oldugumu bildirmek istiyorum.

Ben buradayim sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

 Oğuz Atay: Korkuyu Beklerken’den Bır Hikaye

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Pablo Neruda ve şiirleri “Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman”

Matilde'ye Sone Seni sevdiğimi göreceksin sevmediğim zaman, çünkü iki yüzüyle karşına çıkar hayat. Bir sözcük sessizliğin kanadı olur bakarsın, ateş...

Kapat