Kapitalizm ve Ücret Düzeni – Bertrand Russell

Yeryüzü, insanların çoğunun ortadan kalktığını görmekle kıvanç duyacakları kötülüklerle doludur. Buna karşın, bu kötülükler alıp yürümekte ve bunları kaldırma konusunda etkili hiçbir şey yapılmamaktadır. Bu çelişki, deneyimsiz reformcularda şaşkınlık; insan kuruluşlarını değiştirmenin güçlüğünü bilenlerdeyse düş kırıklığı doğurmaktadır.

Bütün uygar ülkelerin büyük bir çoğunluğu savaşı en büyük kötülük olarak görmektedir. Ancak bunun bilincine varılması savaşa engel olamamaktadır. Zengin olmayanlar açısından, servetin eşit olmayan dağılımı bir kötülüktür. Üstelik bunlar nüfusun onda dokuzunu oluşturmaktadır. Ancak buna karşın, bu düzen de hiçbir değişime uğramadan sürüp gitmektedir.

İktidar sahiplerinin zorbalıkları, insanlığın çok büyük bölümlerinde gereksiz bir acı ve talihsizlik kaynağı olmaktadır. Ama iktidar, yine azınlığın elinde kalmakta ve daha da merkezileşmeye doğru yönelmektedir.
Önce, şimdiki kurumların kötü yanlarını ve geçmişin sayıları az olan reformcularının pek sınırlı başarılarının nedenini incelemek; bundan sonra da, yakın gelecekte daha uzun süreli ve daha sürekli başarı umudu için birtakım düşünceler önermek istiyorum.

Daha iyi bir dünya isteyen herkes savaşı bir meydan okuma olarak görmüştür. İnsanlığı böylesine korkunç bir felaketten kurtaramayan düzenin bir yerinde bir sakatlık olmalıdır. Bu da, geleceğin büyük savaş tehlikeleri her zaman için en azına indirilmedikçe, düzeltilemeyeceği anlamına gelmektedir. ‘ Ama savaş, kötü bir ağacın ancak en son meyvesidir. Çoğu erkek, barış sırasında bile birörnek bir çalışma yaşamı sürerler. Çoğu kadın da, daha çocukluk çağları geçmeden, tüm mutluluk olanaklarını yok eden, ağır ve sıkıcı işlere mahkûm olurlar. Pek çok çocuk düş gücünü harekete geçirecek ve düşüncesini genişletecek her şeyden habersiz olarak büyür. Daha talihli olanlar, haksız üstünlükleriyle, bağımlı kaldıkları kitlelerin tiksintisini uyandırma korkusundan kurtulamayarak sıkıcı ve ezici olurlar. En üsttekinden en alttakine kadar hemen bütün insanlar ekonomik bir çabanın içindedirler: Hakları olanı alma ve olmayanı ellerinde tutma çabası. Gerçekte ya da isteklerimizde, görüşümüze maddesel mallar egemendir. Bunlar genellikle bütün yüce gönüllü ve yaratıcı güdüleri dışarıda tutarlar. Sahip olma duygusu —ki bu alma ve elinde tutma tutkusudur— savaşın en büyük kaynağı ve siyasal dünyanın acısını çektiği bütün hastalıkların temelidir. Bu tutkunun gücünü ve günlük yaşamımızdaki önemini azaltacak olan yeni kurumlar insanlığa sürekli yarar getirecektir.

Açgözlülük eğilimini sıfıra indirecek kuruluşlar yaratılabilir. Ancak bu, bütün ekonomik düzenimizin yeniden ve bütünüyle kurulmasına bağlıdır. Kapitalizm ve onun ücret düzeni ortadan kaldırılmalıdır. Bunlar dünyanın canlılığını yiyip bitiren ikiz canavarlardır.

Bunların yerine insanın yağmacı güdülerini gemleyecek ve bazılarının çalıştıkları halde yoksul kalmalarına, bazılarının da tembel tembel oturdukları halde zengin olmalarına yol açan ekonomik adaletsizliği en aza indirecek bir düzene gereksinimimiz vardır.

Ama bunların hepsinin üstünde de, insanların hem yoksulluğa karşı güvenli, hem de gölgesinde yaşadıkları sanayinin denetiminde kişisel girişimlere karşı yetenekli kılarak işverenin zorbalığını ortadan kaldıracak bir düzene gereksinimimiz vardır. Bütün bunları daha iyi bir düzen başarabilir.

Bu düzen de, nedensiz yere katlandığı sıkıntılardan artık yorulan bir demokrasi tarafından kurulabilir.

İktisadi bir düzenin kendisine amaç olarak alacağı dön hedef belirleyebiliriz: Birincisi, malların en çok miktarda üretilmesi ve teknik ilerlemenin kolaylaştırılması; ikincisi, dağıtım adaletinin sağlanması; üçüncüsü, yoksulluğa karşı güvencenin sağlanması; dördüncüsü de yaratıcı güdüleri özgürlüğe kavuşturup mülkiyet güdülerinin azaltılmasıdır.

Bu dört amaçtan en önemlisi, sonuncusudur. Güvence, bu amaca götüren bir yol olarak önemlidir. Şimdikinden daha çok maddi güvenlik ve daha çok adalet verebilmesine karşın devlet sosyalizmi, herhalde yaratıcı güdüleri özgürlüğe kavuşturmakta ya da ilerici bir toplum yaratmakta başarısızlığa uğrayacaktır.

Şimdi var olan düzenimiz bu dört amaçta da başarılı olamamıştır. Bu düzen, maddesel malların en yüksek düzeyde üretimini sağladığı için savunulmaktadır. Ancak bunu bile, oldukça kısa görüşlü olarak, hem insanı hem de doğal kaynakları hesapsızca harcama pahasına yapmaktadır.

Kapitalist girişimin, bugünün ve geleceğin madde üretimini en son sınırına kadar yükseltmenin önemine insafsızca bir inanç beslediği doğrudur. Bu inanca uyarak, yeryüzünün yeni bölgeleri sanayileşmenin önünde eğilmek zorunda kalmaktadırlar. Afrika’nın geniş toprakları Rand, Rodezya ve Kimberley’in altın madenleri için işçi toplama bölgesi haline gelmiştir. Tek bir neden yüzünden Afrika halklarının ahlakları bozulmakta, yoksul halk vergilendirilmekte, başkaldırmaya zorlanmakta, Avrupa’nın bütün kötülük ve hastalıklarına açık hale getirilmektedir.

Güney Avrupa’nın sağlıklı ve çalışkan ırkları, sıcağın ve teneke mahalle yaşamının kendilerini ölüme değilse bile, cansızlığa mahkûm ettiği Amerika’ya göçmeye kandırılmaktadırlar. Yaşadıkları yaşamın kentlilere verdiği zararı ise biz kendimiz çok iyi bilmekteyiz.

İnsan zenginlikleri için gerçek olan aynen doğal kaynaklar için de geçerlidir. Dünyanın madenleri, ormanlar, ekin alanları çok uzak olmayan bir gelecekte bütünüyle tükenecek bir biçimde sömürülmektedir. Madde üretimi yönünde dünya çok hızlı bir aşamaya girmiştir. Ne olursa olsun, kaça çıkarsa çıksın, dünyanın tüm enerjisi mutlaka bir şey üretmek için yanşa girmiş durumdadır. Ancak işe bakin ki, şimdiki düzenimiz de ilerlemeyi güvence altına aldığı gerekçesiyle savunulmaktadır!

Amaç edinilmesi gereken diğer üç hedefe gelince, bu konuda da şimdiki ekonomik düzenimizin daha başarılı olduğu söylenecek. Kapitalizmin ve ücret düzeninin pek çok açık kötülüğü arasında en göze çarpanı, ekonomik adaletsizliğe yol açması, işverenin zorbalığına geniş alanlar tanınması ve yağmacılık güdülerini özendirmesidir.

Genel bir deyişle, yağmacılık güdüsü konusunda doğada iki tür servet elde etme yolu olduğunu söyleyebiliriz: Üretim ve soygunculuk.

Şimdiki düzenimizde soygunculuk yolu yasaklanmışsa da, toplumun servetine bir şeyler katmadan zengin olma yollan yine de vardır. İster saun alma, ister miras yoluyla olsun, toprak ve sermaye mülkiyeti sürekli bir gelir elde etmeye hak tanımaktadır. Pek çok insanın yaşamak için üretimde bulunma zorunluluğuna karşılık, ayrıcalıklı bir azınlık hiçbir şey üretmeden, refah içinde yaşayabilmektedir. Bunlar, en şanslı olmanın yanı sıra, en çok saygı gören insanlar da olduklarından, bunların arasına girmek için genel bir istek ve bu yolla kazanılan gelirlerin hiçbir haklılığa uymamasını kabul konusunda genel bir gözü kapalılık vardır.

Rant ve faizin getirdiği pasif zevkten ayrı olarak, servet edinme yolları genellikle yağmacılık yollarıdır. Bir kural olarak, yararlı buluşlar ya da toplumun genel servetini arttıran diğer birtakım hareketlerle insanlar servet sahibi olamazlar. Bu, daha çok başkalarını kandırma ya da sömürme yeteneğiyle elde edilir.

Düzenimiz, bu dar sınırlı mülkiyetçi ruhu yalnızca zenginler arasında yaratmakla yetinmemektedir. Sürekli yoksulluk tehlikesi, pek çok insanı zamanının ve düşüncesinin önemli bir bölümünü ekonomik hesaplara ayırmaya zorlamaktadır. Bunun, toplumun servet üretimini arttırdığını savunan bir kuram vardır. Ancak ileride açıklayacağım nedenler yüzünden, bu kuramın tümünün yanlış olduğuna inanmaktayım.

Şimdiki düzenimizin en çok göze çarpan kötülüğü belki de ekonomik adaletsizliğidir. Büyük servetler mirasına konan insanların, yaşamaları için çalışmak zorunda olan insanlardan toplumun getirdiği yararlarda daha çok hakları bulunduğunu savunmak saçma bir şeydir. Ekonomik adaletin herkese eşit bir gelir gerektirdiğini söylemiyorum. Bazı işler, yararlı olabilmeleri için daha çok gelir gerektirirler. Ama insan belirli bir hizmet karşılığı olarak ya da işinin gerekleri dışında bir nedenle payından çoğunu alıyorsa, orada ekonomik adaletsizlik var demektir. Bu nokta öylesine açıktır ki, üzerinde başka bir şey söylemeye gerek yoktur.

Tekellerin tröst, kartel ve işveren sendikaları biçimindeki çağdaş gelişmeleri, kapitalistin toplum üzerine mali bağımlılık yükleme gücünü son derece arttırmıştır. Bu eğilim, kendi kendine yok olmayacaktır. Bu ancak, kapitalist rejimden kar etmeyenlerin yapacakları belirli bir hareket sonunda yok olabilir.

Ne yazık ki proleter ile kapitalist arasındaki ayrılık, sosyalist kuramcıların düşündükleri kadar kesin değildir. İşçi sendikalarının çeşitli kuruluşlarda hisse senetleri vardır; dost toplum olarak büyük kapitalistleri seçmişlerdir ve pek çok işçi aldığı ücreti yatının yoluyla arttırmaktadır. Bütün bunlar ekonomik düzenimizde yapılacak kesin bir köklü değişimin güçlüğünü çoğalır. Ama buna karşılık böyle bir değişikliğin arzulanmasını da azaltamaz.

Fransız sendikalistleri tarafından öngörülen ve her ticaret kolunun kendi kendini yönetici ve bütünüyle bağımsız olacağı bir düzen de, merkezi bir otoritenin denetiminden uzak kalacağı için ekonomik adaleti sağlayamayacaktır. Bazı iş kolları diğerlerinden çok pazarlık edebilme durumundadır. Örneğin, kömür ve ulaşım sanayileri ulusal yaşamı felce uğratabilir ve bunu yapma tehdidiyle istediklerini koparabilirler. Diğer yandan, okul öğretmeni gibi kişilerin grev yapmaları pek az endişe yaratacağından, bunlar pazarlıkta zayıf duruma düşerler. İlgililerin kendi çıkarları için kullanacakları başıboş kuvvet düzeniyle adalet sağlanamaz. Bu nedenle de, sendikalistlerin devletin ortadan kaldırılması istekleri ekonomik adaletle bağdaşan bir şey değildir.

Zamanımızda insanların çoğunluğunun yaşamlarından bütün girişimciliği ve özgürlüğü çekip alan işverenin işçiye yol verme hakkı oldukça, işverenin zorbalığı kaçınılmaz bir durumdur. Bu hakkın, insanların çalışmaya itilmeleri için gerekli olduğu söylenir. Oysa insanlar uygarlaştıkça, umutla beslenen özendirmenin, korkuyla beslenenin yerine geçmesi arzulanan bir şey olmaktadır.

İnsanların kötü iş yapıklarında cezalandırılmaları yerine, iyi iş yapıklarında ödüllendirilmeleri çok daha iyidir. Bugün, bir kişinin cinayet gibi çok kötü bir suçtan başka nedenlerle işinden atılmadığı devlet memurluğunda böyle bir düzen uygulanmaktadır. Çalışmak isteğinde bulunan herkese geçimini sağlayacak yeterli bir ücret verilmelidir. Bunun gerçekleşmesinde, usta olduğu işin o anda tutulan bir iş olup olmadığı dikkate alınmalıdır. O kişinin işi o anda tutulan bir iş değilse, bunun yerine kendisine tutulan bir iş öğretilmeli ve bunun masrafı kamu tarafından ödenmelidir.

Örneğin, neden otomobil ortaya çıktı diye faytoncular açıkta kalsın? Bu kişiler bir suç işlemiş değillerdir ki! İşlerinin artık alıcı bulamaması bütünüyle kendi dışlarındaki nedenlere bağlıdır. Açlıktan ölmeye bırakılacak yerde, bu kişilere otomobil kullanma dersleri verilmeli ya da kendilerine uygun başka bir iş öğretilmelidir. Bütün sınai değişikliklerin birtakım ücretlilere yüklediği sıkıntılar nedeniyle şimdi emekçi yönünde bir teknik tutuculuk eğilimi, yeni yöntemlere ve yeni buluşlara karşı bir nefret görülmektedir. Ama bu değişiklikler eğer toplumun sürekli yararına olacaksa, bunlar artık eski işlerinde kullanılamayacak işçilerin zararına yapılmamalıdır. İnsanlığın tutucu güdüsü bütün üretim süreçlerindeki değişikliği gerektiğinden daha da ağırlaştıracaktır. Buna bir de değişikliğin haksız işlemlerinin, örgütlenmiş emeğe zorladığı kaçınılabilir tutuculuğu eklemek çok yazık olacaktır.

İşten atılma korkusu olmadan insanların iyi çalışmayacakları söylenmektedir. Bunun çalışanların pek azı için geçerli olduğuna inanıyorum. Bunun geçerli olduğu kişiler de, daha çok hoşlandıkları bir işe girseler ya da daha akıllıca bir eğitime tabi tutulsalar, kolaylıkla çalışkanlar arasına girebilirler. Bu gibi yöntemlerle çalışmaya ikna edilemeyenler patolojik vakalar olarak ele alınmalı ve ceza yerine sağlık tedavisi görmelidir. Güvenlik ise, pek çok insana yeni bir bedensel ve ahlaksal sağlık olanağı getirecektir.

İşveren zorbalığının en tehlikeli yüzü, insanların çalışma saatleri dışındaki etkinliklerine karışma konusundaki yetkisidir. Dininden, siyasal eğiliminden hoşlanmadığı ya da özel hayatının ahlaklı olmadığı gerekçesiyle bir işveren işçisini işten çıkartabilmektedir. Arkadaşları arasında bir bağımsızlık ruhu yaratmaya çalışan bir işçi de işinden atılabilir.

Bir işçi, pek çok kişiden daha fazla eğitim gördüğü ve bu nedenle daha tehlikeli olduğu gerekçesiyle de iş bulmakta güçlük çekebilir. Bugün bu durumlar olağandır.

Devlet sosyalizmi düzeninde, bu kötülük geçiştirileceği yerde daha da ağırlaşır. Devlet tek işveren olduğu için, şimdi çeşitli kişilerin çatışan düşünceleri arasında çıkan önyargıdan, onun o zaman kaçınmasına olanak kalmaz. Devlet, beğendiği inanç düzenini zorlayabilir ve zorlayacağına da kuşku yoktur. Böyle bir düzende düşünce özgürlüğü cezalandırılacak ve bütün ahlaksal bağımsızlık sönüp gidecektir.

Bu kötü yan her kati düzende vardır. Çeşitliliğin bulunması ve tam bir düzenlemenin olmaması çok gereklidir. Azınlıklar da yaşamalı ve düşüncelerini bağımsızca geliştirebilmelidir. Bu sağlanmazsa, baskı ve konformizm güdüsü bütün insanları bir hamur gibi yoğuracak ve genel yaşamdaki ilerlemeyi olanaksız kılacaktır.

Bu nedenlerden dolayı, çalışmak isteyen bir insan yoksulluk çekmeye bırakılmamalıdır. Özel yaşantıya ya da düşünceye hiçbir müdahale yapılmamalıdır. Gerçekte, zorbalık ve korkuya dayanmayan ekonomik bir düzen ancak böyle bir temel üzerine kurulabilir.

Ekonomide reform yapacak kişinin gücü, emeğin üretkenliğiyle de sınırlıdır. İnsanların yalnızca geçimlerini sağlamak için uzun saatler çalışma zorunluluğunda olmaları, aristokratlıktan başka bir uygarlığın olamaması sonucunu doğurur. Düşün yaşamına ayıracak boş zamana sahip insanların olabilmesi için, azınlığın keyfine feda edilecek başka kişilerin bulunması gerekmektedir. Ancak makine çağının ilerlemesiyle, böyle bir düzenin gerekli olduğu zamanlar artık geride kalmıştır.

Bugün mantıklı bir ekonomik düzenimiz olsaydı, düşünsel gereksinimleri olan herkes bunları doyurma yolunu bulabilirdi. Günde birkaç saatlik el emeği karşılığında bir insan kendini geçindirecek miktarda bir üretimde bulunabilir. Lüksten de vazgeçmeyi kabul ediyorsa, toplumun artık ondan başka bir şey beklemeye hakkı yoktur. Az bir ücret karşılığında daha az çalışmaya razı olacak ve boş zamanını istediği biçimde kullanacak herkese açık olmalıdır bu.

Hiç kuşkusuz, bu yolu seçenlerin çoğu, tıpkı şimdi zenginlerin yaptıkları gibi, boş zamanlarını yalnızca eğlenceyle geçireceklerdir. Ama böyle bir toplumda, bunların başkalarının emeğiyle geçinen asalaklar oldukları söylenemez. Zaten boş zamanlarını bilime, sanata, yazına ya da temel bir ilerleme getirecek başka bir işe verecek bir azınlık her yerde vardır. Örgütlenme ve düzen bu konulara ancak zarar verir. Yapılacak tek şey, fırsat sağlamak ve insanların iyi değerlendiremedikleri fırsatların sonucundan doğan kaya da yakınmamaktır.

Ama pek çok kişinin tembellik ya da alışılmadık tuhaf tutkular dışında, tam bir günlük para kazancı için bütün gün çalışmayı seçer. Büyük çoğunluğu oluşturan bu insanlar için en önemli şey, günlük işlerinin olabildiği kadar ilgi çekici, bağımsız ve girişimciliğe yer verir olmasıdır. Belirli bir asgarinin elde edilmesinden sonra, bunlar, gelirden çok daha önemlidir. Bunlar, lonca sosyalizmiyle, yani bir ticaretin toplumun geri kalan bölümüne olan ilişkisi bakımından devlet denetimine tabi sanayinin kendi kendini yönetme biçimiyle de sağlanabilir. Bence, bunun başka bir yolla sağlanmasının olanağı yoktur.

Bay Orage ve New Age (Yeni Çağ) tarafından öngörülen lonca sosyalizmi ‘siyasal’ eyleme karşı bir polemikle ilgili olup, işçi sendikalarının doğrudan doğruya ekonomik hareketinden yanadır. Bu görüşünü sendikalizmle paylaşmaktadır ve yeni olan her şeyini ondan almıştır. Ama ben, bu tutum için belirli bir neden göremiyorum: Siyasal ve ekonomik hareketler bana aynı derecede gerekli görünmektedir. Bunlardan her birinin kendine özgü zamanı ve yeri vardır.

Bugünkü kapitalist devleti sosyalist amaçlar için kullanmaya kalkışmak tehlikelidir. Ama devlet makinesini ekonomik kuruluşlarda görmek istediğimiz değişiklikle birlikte olarak değiştirme siyasal hareketinde de bir gereklilik vardır. Bu ülkede her iki değişim de birden bir devrimle olmayacaktır. Eğer geleceği varsa, her ikisinin de adım adım yaklaşmasını beklememiz gerekmektedir. Biri olmadan diğerinin ilerleyeceğini ise hiç sanmıyorum.

En sonunda görmek istediğimiz iktisat düzeninde devlet, ekonomik rantın tek alıcısı olmalı, özel kapitalist kuruluşlar da gerçekten çalışanların kendi kendilerini yöneten gruplarıyla yer değiştirmelidir. İnsanın bir gün çalışıp tam gündelik alması ya da yarım gün çalışıp yanın gündelik alması kendi keyfine bağlı olmalıdır. Bir insanın gördüğü işe artık gereksinim yoksa, bu kişinin parası kesilmemeli, ama çalışmaya istekli olduğu sürece, eğer gerekiyorsa, karşılığı kamu tarafından ödenerek kendisine yeni bir iş öğretilmelidir. Daha hoşa giden bir iş vererek üstesinden gelinemiyorsa, çalışmak istememesi ya da eğitim yollarıyla tedavi edilmelidir.

Belirli bir sanayinin işçileri tek bir özerk birlik halinde çalışmalılar ve herhangi bir iş dışarıdan denetime bağlı olmamalıdır. Devlet bunların ürettiklerinin fiyatını saptamalı, ama sanayinin diğer konularda kendi kendini yönetmesini engellememelidir. Devlet fiyatları saptarken, her sanayi kolunun kendi buluşları sonunda elde edeceği yeniliklerden kar etmesine izin vermeli, ama dış ekonomik durumlardaki değişiklikler sonunda hak edilmemiş kayıp ve kazançlara engel olmalıdır. Bu yoldan ilerleme, her türlü özendirmeyi sağlayacak ve hak edilmemiş yoksulluk tehlikesini azaltacaktır. Büyük ekonomik örgütler var olmakta devam ettiği halde, bugün erkek ve kadınların duydukları kişisel iktidarsızlık duygusunu yok edecek bir yetki yayılması olacaktır böylece.

Bazı insanlar böyle bir düzenin istenilen bir şey olduğunu kabul ederlerse de, bunu yaratmanın olanaksız olacağını, bunun için de daha yakın hedefleri izlememizi söylerler.

Siyasal bir partinin uzak bir hedefi ile birlikte, daha yakın bir gelecekte gerçekleştireceği amaçlan, bir sonraki toplantıda ya da parlamentoda ele alacağı konuları olması iyi bir şeydir. Bana kalırsa Almanya’daki Marksist sosyalizmin kusurlu yani şuydu: Parti sayıca kuvvetli olduğu halde, devrimi beklediği süre içinde talep edeceği küçük konuları olmadığından zayıftı. En sonunda da, daha az uygulanma yeteneğine sahip bir politika isteyenlerin Alman sosyalizmini ellerine geçirip yarattıkları değişiklik tam anlamıyla büyük bir yanılgı olmuştur. Yetersiz de olsa, doğru yolda ileri adım olan kısmi reform hareketlerine başvurmak yerine, militarizm ve emperyalizm gibi kötü bir politikaya ‘evet’ denilmiştir.

Buna benzeyen diğer bir yanılgı da, savaş öncesi Fransız sendikalist politikasına yerleşmiş bulunuyordu.

Her şey genel grevi bekleyecekti. Yeterli hazırlıklardan sonra bir gün bütün proletarya çalışmayı reddedecek, mülkiyet sahipleri bunların karşısında yenilgiyi kabul edecekler ve aç kalmaktansa bütün üstünlüklerini bırakmaya razı olacaklardı. Bu, dramatik bir kavramdır. Oysa dram gerçekçi görüşün en büyük düşmanıdır. Çok seyrek rastlanılan durumlar dışında, insanlar önceden yaptıkları bir işten bütünüyle değişik bir şeyi yapmak üzere yetiştirilmezler.

Genel grev başarılı olsaydı, galipler, anarşizmlerine karşın hemen bir yönetim kurmak, yağmacılığa engel olmak için polis gücü sağlamak ve devrimcilerin çeşitli kollarına diktatörce buyruklar yağdıracak geçici bir hükümet kurmak zorunda kalacaklardı.

Sendikalistler ise, genel ilke olarak bütün siyasal etkinliklere karşı oldukları için, gerekli adımlan atarken kuramlarından ayrıldıklarını anlayacaklardı. Hem zaten politikadan uzak olduklarından, gerekli eğitimi de görmemiş olacaklardı. Bundan dolayı sendikalist bir devrimden sonra bile, gerçek iktidar aslında sendikalist olmayanların eline geçecekti.

Kesin olmayan bir tarihte devrim ya da genel grevle birdenbire gerçekleştirilecek olan bu programa yapılacak başka bir itiraz da, arada yapacak bir şey olmadığı için, heyecanın yarışacağı ve bekleme bıkkınlığını ders haline sokacak bir yan başarının bile bulunmamasıdır.

Bu yöntemlerle başarıya ulaşacak tek hareket, ezilmiş ulusların başkaldırma örneğinde olduğu gibi, programın da, duyguların da çok basit olacağı bir harekettir. Ancak, kapitalist bir İngiliz ile ücretli bir İngiliz arasındaki sınır çizgisi, bir İngiliz ile bir Hint yerlisi arasındaki çizgi gibi belirli değildir. Toplumsal devrimi savunanlar, toplumu oluşturan halkın ne kadar bir çoğunluğunun çıkar ve eğilimlerinin yan yarıya sermaye ve emek yönlerinde yattığını bilmediklerinden siyasal yöntemlerinde yanılmışlardır. Bu gibi insanlar kesin bir devrim siyasetini çok büyük güçlüklere uğratmaktadırlar.

Bu nedenlerden dolayı, hemen yarın tamamlanamayacak ekonomik düzenlemelere kalkışanlar, eğer başarılı olmak istiyorlarsa, hedeflerine (sonuca götürmeyecek de olsa) kendi başlarına yararlı olabilen önlemler aracılığıyla adım adım yaklaşmaya çalışmalıdırlar. Bunlar, sonunda yapacakları işlere insanları hazırlayan eylemler olmalı ve yalnızca uzak bir cennet umudu değil, yakın bir gelecekte gerçekleşebilecek başarılar da olmalıdır.

Bütün bunların gerçek olduğuna inanmama karşın, gerçekten canlı ve köklü bir reformun yakın gelecekten daha ilerisini gören bir görüşe, insanların istedikleri taktirde, insan yaşamını ne yapabileceklerinin gerçekleştirilebileceğine de inanmaktayım.Bu tür bir umut olmadan insanların, muhalefeti yenmek için gerekli enerji ve heyecanlan, amaçlarının halktan yana olmadığında direnecek yanları olmayacaktır.

Yaşam koşullarının köklü bir düzeltilmesine içten inanan her insan önceleri alay, sonra suçlanma, daha sonra da kandırılma ve fesatçılıkla karşılaşacaktır. Bu üç sınavdan sıyrıksız olarak ne kadar az insanın geçebildiğini denemelerimizle biliriz.

Bunlardan özellikle sonuncusu, reformcuya yeryüzünün tüm krallıkları gösterildikten sonra çok güç, hatta olanaksızdır. Bunun üstesinden gelecek olanlar, ancak en son hedeflerini kendilerine açık ve belirli bir düşünce yoluyla canlı hale sokabilenlerdir.

Ekonomik düzenler genel olarak maddi malların üretimi ve dağıtımıyla ilgilidir. Şimdiki düzenimiz üretim alanında israfçı, dağıtım alanında ise adaletsizdir. Bu düzen, toplumun çoğunluğunu ekonomik güçlerin kölesi biçiminde bir yaşama zorlar. Azınlığa da diğer insanların. yaşamları üzerinde hiç kimsenin elinde olmaması gereken bir yetki verir. İyi bir toplumda yaşamak için gerekli olan malların üretimi yaşamın önemli ve ilginç bölümüne bir başlangıçtır. Bu durum, gerekli malların üretimi işinde çalışmaktan zevk duyanlar dışındakiler için de böyledir. Ekonomik gereksinimlerin, şimdi olduğu gibi insana egemen olması hiç de gerekli değildir. Bu, şimdi kısmen servet eşitsizliği ile, kısmen de zenginlerin dışında iyi bir eğitim gibi gerçek değeri olan şeylerin elde edilmesinin güçlüğü nedeniyle gerekli hale gelmiştir.

Toprak ve sermayenin özel mülkiyete konu olması ne adalet açısından, ne de toplumun gereksinimlerini üretmenin ekonomik yolu olduğu açısından savunulabilir. Ama buna karşı ileri sürülebilecek daha önemli itirazlar, kadın ve erkeklerin yaşamlarını güdük bırakması, başarıyla yöneltilen saygıya acımasız bir mülkiyet tanıması, insanların zaman ve düşüncelerinin önemli bir oranını maddi mallan elde etmek için ayırmaya yönlendirilerek uygarlığın ve yaratıcı enerjinin ilerlemesine korkunç bir engel olmasıdır.

Bu kötülüklerden özgür bir düzene geçiş birdenbire olmayabilir. Ekonomik özgürlüğe ve sanayi alanında kendi kendini yönetime adım adım yaklaşmak da vardır. Düşündüğümüz kuruluşları yaratmakta karşılaşılacak herhangi bir diş güçlük bulunduğu da gerçek değildir. Örgütlenmiş emekçiler bunları kurmak isterse, yollarında hiçbir şey onlara karşı duramaz. Güçlük yalnızca insanlara umut verebilmek, acısını çektikleri kötülüklerin gereksiz olduğunu görmelerine yarayacak düş gücünü vermek, bu kötülüklerin nasıl düzeltilebileceğini onlara öğretmektir.

Bu, enerji ve zamanın üstesinden gelebileceği bir güçlüktür. Ama örgütlenmiş emekçilerin liderlerinin görüş genişlikleri, düş güçleri, kurulu düzende birkaç yapay değişiklikten başka umutları yoksa, elbette ki bu gerçekleştirilemez. Devrimci hareket gerekli olmayabilir, ancak devrimci düşünce ve bu düşüncenin sonucu olarak da, köklü ve yapıcı bir umut gereklidir.

Politik İdealler
Bertrand Russell

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Oscar Wilde’ın Hayatı ve Yazarlığı – Elizabeth Hollander

Kapat