İNTİHARIN PSİKODİNAMİĞİ: İNTİHAR OLGUSUNUN GERÇEKLEŞMESİNDE ÖNEMLİ ÜÇ ETMEN

Araştırmalar, arada bir canlarına kıymaktan söz eden kişilerin genellikle böyle bir girişime geçmediği biçiminde halk arasında var olan inancın yanlışlığını ortaya koymuş ve intihar eden kişilerin yarıdan çoğunun, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde çevrelerini bu tasarılarından haberdar ettiklerini göstermiştir. İntihar tasarılarından söz etmek bir imdat çağrısıdır. Böyle yapmakla kişi, bir yandan içinde bulunduğu durumun güçlüğünü ve canına kıyma konusundaki kararsızlığını açıklamakta, öte yandan yakınlarını uyararak onları yardımını aramaktadır. 

İntihar olgusu, psikiyatrik hastalarda görülen ölürolerin başta gelen nedenidir. İntiharın bilimsel yönden incelenmesi oldukça güçtür. Her şeyden önce, intihar etmiş olan kişiler artık yaşamadıklarından duygusal dünyalarını inceleme imkanı ortadan kalkmıştır. Ayrıca, aşağıda tartışılacağı gibi, intihar olgusunun yapısı da oldukça karmaşıktır. intihar olgusunun gerçekleşmesinde genellikle üç etmenin rol oynadığı kabul edilir: (1) intihar kavramına karşı toplumun grup olarak geliştirmiş olduğu tutum; (2) kişinin kendi dışından gelen zorlanmalar; ve (3) bu etmenlerin bireyin karakteri ve kişiliğiyle etkileşimi.

1) Toplumsal Etmenler:

İntihar oranı bir toplumdan diğerine değişir. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1967 yılı istatistiklerine göre, Finlandiya, Macaristan ve Batı Almanya’ da intihar oranının 100.000′ de 30 kişi olmasına karşılık Filipinler’de bu oran lOO.OOO’de 1’e düşmektedir. İnsanbilimciler, bazı ilkel toplumların intihar olgusunun varlığından bile haberdar olmadıklarını gözlemlemişlerdir. intihar oranının bazı toplumlarda oldukça düşük olmasına karşılık bu olgu, bazı kültürlerde benimsenmekle de kalmamış, belirli koşullar ortaya çıktığında girişilmesi zorunlu bir davranış biçimi olarak kabul edilmiştir. İskandinavya’nın eski cenkçi insanları ve antik Yunanlılar intihar etmeyi kutsal bir olay olarak karşılamışlardır. intihar günümüzde bile, bazı Güney Pasifik Adalarında onurlu bir davranış olarak değerlendirilir. Çağdaş toplumlardan Japonya’ da intihar olayı bazı özel koşullarda, örneğin bireyi ya da toplumu küçük düşürücü bir duruma tepki olarak ortaya çıktığında, toplumun onayıyla karşılanır. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde çok sayıda Japon köylüsü, yaklaşan düşman güçlerine tutsak olmamak için intihar etmişlerdi. Çağdaş dünya toplumlarının çoğu intihar olaylarını onaylamazlar. Hatta bazı gruplar intiharı günah ya da suç olarak nitelendirirler. intihar olaylarının tarihçesini incelemiş olan Dublin, bu konuya eski çağlarda da büyük bir ilgi duyulmuş olduğunu, ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar bilimsel bir biçimde ele alınmamış olduğunu saptamıştır (1963). İlk kez Fransız toplumbilimcisi Emile Durkheim 1887′ de yayımlamış olduğu “Le Suicide” adlı ünlü monografında, bu sorunu istatistik verilerle ve toplumsal yönleriyle geniş ve ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Durkheim bu incelemesinde, topluma bağlılık oranı fazla olan kişilerde intihar olaylarının, grup özdeşleşmesi yapamamış kişilere oranla daha seyrek görüldüğünü, intihar oranının evlenememiş ya da boşanmış kişilerde evli olanlardan, dindar olmayanlarda dinine bağlı kişilerden daha yüksek olduğunu açıklamıştır. Aynı incelemede, ekonomik bunalım ya da savaş yenilgisi sonrası gibi toplum değerlerinin bozulduğu dönemlerde de intihar olaylarının arttığı saptanmıştır. Durkheim bu bulgulardan, kişinin özdeşleştiği toplum grubuyla olan bağlarının zayıflamasının ve grubuna yabancılaşmasının (anomie) intihar olaylarında başlıca etmen olduğu sonucuna varmıştır. Ünlü toplumbilimcinin de gözlemlemiş olduğu gibi, yukarıda tartışılanların karşıtı nedenlerle ve kişinin üyesi olduğu toplum grubuna ve değerlerine yakın bağlılığı sonucu ortaya çıkan intihar olayları da vardır. Diğerlerine oranla çok seyrek görülen bu tür intihar olaylarında, kendilerini ateşe veren Budist rahipleri örneğinde olduğu gibi, kişi bağlı olduğu grubun amaçları uğruna kendisini feda eder. Durkheim’in vardığı sonuçlar sonraki yıllarda yapılan birçok araştırmada da doğrulanmıştır .. İçinde yaşadığımız y.üzyılda da intihar olaylarının ekonomik bunalımlar süresinde arttığı, ülkelerin gelişme dönemlerinde ya da savaş gibi herkesin ortak bir amaç çevresinde toplandığı durumlarda azaldığı gözlemlenmiştir. Londra kentindeki intiharları inceleyen Sainsbury, toplumdan kopma duygusunun bu olayların oluşumunda en önemli etmen olduğu kanısına varmıştır (1956). Hong Kong kentindeki intihar olaylarını incelemiş olan Yap da bu kentteki intihar olgularının, özellikle kırsal bölgelerden göç etmiş kişiler arasında en yüksek oranda olduğunu saptayarak, toplumsal etmenlerin önemini bir kez daha doğrulamıştır (1958). Bazı araştırıcılar ise, bazı toplum gruplarında adam öldürme ve intihar olaylarının ters orantılı olduğunu, yani adam öldürme oranının fazla olduğu gruplarda intihar oranının azaldığını ya da bunun karşıtı durumları gözlemlemişlerdir (Havinghurst, 1969). Adam öldürme .olaylarının sık görüldüğü toplum gruplarında düşmanlık duygularının dışa vurulmasının, bu duyguların kişinin kendi üzerine yönelmesini engelleyici bir etmen olduğu düşünülebilirse de, bazı toplumlarda intihar ve adam öldürme olaylarının aynı oranda yüksek ya da düşük olması böyle bir yorumu destekler görünmemektedir.

İntihar Ederek Ölen 16 Ünlü Yazar ve Şair

2) Zorlanma Etmenleri:

İnsanı kendi ·canına kıymayı düşündürecek kadar güçlü zorlanmaları Coleman (1972) üç grupta toplar: Kişinin (a) ilişkilerinde ortaya çıkan bunalımlar, (b) yenilgiye uğrayarak kendi gözünde değersizleşmesi, (c) yaşamının anlamını ve umudunu yitirmesi. Özellikle sonuncu etmene intihar olaylarının çoğunda rastlanır. İnsanlar içinde bulundukları güç koşulların gün gelip sona ereceğini ve birçok şeyin düzeleceğini umut edebildikleri sürece yaşamlarını sürdürmek için çaba gösterirler. Buna karşılık, öldürücü hastalığa yakalandıkları için günleri, hatta saatleri sayılı olan bazı insanların salt kişisel nedenlerle intihar ettikleri görülmüştür (Farberow, Schneidman ve Leonard, 1963). 3) Kişisel Etmenler: Bir insanın karşılaştığı zorlanmalı durumlara göstereceği tepki, kişiliğin dayanıklılık gücüne bağlıdır. Birçok insan baş edernedikleri zorlanmalada karşılaştıklarında, “İşler daha da kötüye giderse intihar edip kurtulabilirim!” düşüncesiyle son bir kaçış yolunun varlığını kendilerine amınsatarak avunurlarsa da bu, onların intihar etmeyi tasarladıkları anlamına gelmez. Buna karşılık, yetersiz bir kişilik yapısına sahip olan biri, üstesinden gelemeyeceğine inandığı bir durumla karşılaştığında yaşamına kıyabilir. Freud önceleri depresyonu ve onu izleyen intiharı, içleştirilmiş sevgi objesine yöneltilmiş saldırganlık olarak yorumlamış (1959), ancak sonradan ölüm içgüdüsünün etkinlik kazanarak kişinin kendi üzerine çevrilmesi biçminde açıklamıştır. Schilder, intiharın tek boyutlu bir olgu olmayıp karmaşık bazı psikolojik mekanizmaların ortak bir ürünü olduğu görüşündedir (1951). Ona göre intihar, bir diğer insana yöneltilmek istenen kızgınlığın kişinin kendi üzerine çevrilmesinin yanı sıra, sevgisini esirgeyen bu insanı cezalandırma ya da onunla bir tür barış yapma isteğinin ve aynı zamanda, baş edilemeyen güçlüklerden kaçışın anlatımıdır. Bernfeld ise intihar konusundaki klasik tanımında şöyle der: “intihar eden kişi, gerçekte bir başka insanı öldürmek istemektedir. intihar eylemine geçebilmesi için, bu insanı güçlü bir biçimde içleştirmiş olması gerekir.

Ancak o zaman kişi, kendini öldürmekle, önceleri sevdiği ve sonradan nefret ettiği bu ikinci insanı da ortadan kaldıracağına inanabilir. Ayrıca, öldürme isteğinden ötürü duyduğu suçluluğun karşılığını da ödemiş olur (1933)”. Çocukluk döneminde normal sevgi ilişkilerinden yoksun kalmış kişilerin, ileriki yaşamlarında da kimse tarafından sevilmedikleri ve istenmedikleri duygusunu sürdürmeleri intihar olaylarında önemli bir etmendir. Yapılan kapsamlı araştırmalar, intihar ile ebeveynden birinin ölüm yıldönümü arasında istatistik yönden anlamlı bir korelasyonun varlığına işaret etmektedir (Bunch ve Barraclough, 1971). Kişinin kendine olan saygısı ve benliğinin entegrasyonu yitirilmiş olan objeye bağımlı kaldığında, intihar yeniden birleşmenin tek yolu olarak görülebilir. intihar girişimi anında kişinin içinde bulunduğu ruhsal durum da böyle bir davranış biçiminin seçilmesinde önemli bir rol oynar. Güvenini ve çaba gösterme gücünü yitiren kişi, çoğu kez içine kapanarak başına gelenleri anlamaya ve bir çıkış yolu aramaya çalışır. Ne var ki, ağır zorlanmalar karşısında insanın mantıklı düşüncesi de bozulur. intiharların % 75 iHi SO’inin ağır depresyon durumları sonucu ortaya çıktığı ve depresyonun temel öğesinin yoğun karamsarlık duygusu olduğu göz önünde tutulduğunda, kişinin diğer çıkış yollarını neden düşünernediğini anlamak güç olmaz. Bazı durumlarda kişiye egemen olan mantık dışı düşünceye, çöküntü yerine kızgınlık, düşmanlık ve öç alma duyguları eşlik edebilir. Bu tür intihar güdüsü özellikle, kişinin geride bıraktığı yakınlarını ölümünden sorumlu kılabiieceği durumlarda ortaya çıkar. Yine aynı nedenlerle, bazı intihar olayları dramatik ve göstermed bir nitelik taşır. Kentin en yüksek binasından ya da kulesinden atlayan, kalabalık bir seyirci kitlesinin karşısında canlarına kıyan kişilerin belki de tüm dünyaya olan kızgınlıklarını ilan ettikleri ve o güne dek silik ve önemsiz kalmış varlıklarına, bir an için herkesin dikkatini çekmeyi umut etmiş oldukları düşünülebilir. Tuckman ve arkadaşları 742 intihar olayı üzerinde yaptıkları bir incelemede, bu kişilerin% 24’ünün veda mektupları bıraktığını saptamışlardır (1959).

Araştırıcılar, yazılan notların içeriğini dört grupta toplamışlardır:

1) Yakınlarından özür dileyen, onlara sevgi ve gönül borcunu açıklayan olumlu mektuplar.
2) Çevresindekilere duyulan kızgınlığı doğrudan açıklayan ya da kendini lanetierne biçiminde içe yöneltilmiş olarak dile getiren olumsuz mektuplar.

3) Duygusal yönü olmayan, çoğu kez polis vb. kamu kurumlarına hitaben yazılmış ya da başlıksız nötr mektuplar.
4) Olumlu duyguların ve içe yöneltilmiş düşmanlık duygularının birlikte açıklandığı karışık duygulu mektuplar. intihar konusunda yapılan araştırmaların bir bölümü de sonuçlanmamış girişimleri konu almıştır. Çoğu insan, yarıda kalmış intihar girişiminde bulunmuş kişinin, çevresindeki bir diğer insanı ya da insanları istediği bir duruma getirmek amacıyla bu eyleme giriştiği inancındadır.

Bu konuda geniş bir araştırma yapan Stengel ve Cook’un (1958) vardıkları sonuçları aşağıdaki biçimde özetleyebiliriz:

1) intihar girişimi, amacına ulaşmış intihardan farklı bir olgudur ve ayrı bir davranış biçimi olarak incelenmeyi gerektirir.
2) intihara girişen kişi, bu eylemiyle çevresindekilere simgesel ve bilinçdışı bir yalvarışta, adeta bir imdat çağrısında bulunmaktadır. Güçlüklerine başka bir çıkış yolu bulamadığı için böylesi bir eyleme geçerek çözüm aramaktadır. Bu tür intihar girişimlerinde kişi, çoğu kez farkında olmaksızın, kendisine ulaşılabilme ve yardımına koşulabilme imkanlarını açık bırakır.
3) Gerçek bir intihar girişimi kişinin yaşamına, özellikle yakın çevresiyle ilişkileri yönünden, önemli değişiklikler getirir. Eylemi sonucu çoğu kez hastaneye kaldırılan kişi orada bir süre kalır ve çevresindeki olaylar eskisinden farklı bir biçimde işlemeye başlar. Bu değişiklikler kişi tarafından kolayca benimsenir. Çünkü o da değişmiş, süperegosunun isteklerine uyarak suçlarının karşılığını ödemek istemiştir. Bu nedenle, ölümle oynadığı kumar sonucu elde ettiği şeyi, yani yaşamını, yürekliliğinin karşılığı ve ödülü olarak kabul eder ve benimser.

KARL MARX: İNTİHAR, İNSANIN KENDİ VAROLUŞU ÜZERİNE SÖYLEYEBİLDİĞİ SON SÖZÜDÜR!

Araştırmalar, arada bir canlarına kıymaktan söz eden kişilerin genellikle böyle bir girişime geçmediği biçiminde halk arasında var olan inancın yanlışlığını ortaya koymuş ve intihar eden kişilerin yarıdan çoğunun, doğrudan ya da dolaylı bir biçimde çevrelerini bu tasarılarından haberdar ettiklerini göstermiştir. İntihar tasarılarından söz etmek bir imdat çağrısıdır. Böyle yapmakla kişi, bir yandan içinde bulunduğu durumun güçlüğünü ve canına kıyma konusundaki kararsızlığını açıklamakta, öte yandan yakınlarını uyararak onları yardımını aramaktadır. Ne var ki, bu çağrı çoğu kez yakınları tarafından değerlendirilemez ya da ciddiye alınmaz. intihar etmeyi tasarlayan kişi, umudunu tümden yitirmek üzere olduğundan, bu çağrısıyla yakınlarından umduğu destek ve anlayışı bulmak için son bir girişimde bulunur; karşılık alamazsa tasarısını gerçekleştirir. Birçok intihar olgusunun büyük afektif bozukluklada Hintili olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla bu tür intiharların belirleyici etmenlerinin psikolojik olduğu kadar biyolojik olduğu da söylenebilir. Çünkü depresif hastalarda yapılan psikoterapi çalışmalarında, intihar eğiliminin önemli ölçüde biyokimyasal değişikliklere ikincil bir tepki olduğu gözlemlenmiştir. Bu nedenle, ciddi intihar eğilimleri gösteren kişilerin çoğunda psikoterapinin tek başına yeterli olamayacağı ve psikoterapinin yanı sıra somatik tedavilerin de uygulanması gereği birçok çalışmacı tarafından vurgulanmıştır.

Engin Geçtan
Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz