“İnsanları bilmeliyiz, anlamaya çalışmalıyız, değil mi?” Yorgiya’nın Mahallesi – Sait Faik

Sait Faik AbasiyanikDünya yüzünde gördüğüm şehirlerin mahallelerini hep böyle perişan, dalgın, meyus dolaşırdım; tahlil edemediğim öyle tuhaf yumuşaklıklar, acılar duyardım. Bana öyle gelirdi ki, her geçtiğim mahalleden bir şeyler isterdim. Kapı önünde yarı çıplak, arzu içinde bir genç kız görürdüm. Cam siler, ev süpürür, hah silker, yahut elinde bir bıçakla bir soğan soyardı. Derisinden burnuma aşina bir koku gelir. Bu eve yerleşmek, bu kıza akşamlan, yarın yapacağı yemeklerin erzakını getirmek, bu kızın boynuma atılması. Çocuklar görürdüm; benimdiler, o genç kızın kokusunu taşırlardı. Çamaşırlar görürdüm; tüterdi, uçardı, yabancı değildiler.

Bir erkek çocuk kalın bilekleri, altın tüylü ensesi, perişan saçları, çıplak ayakları, sarı mintanıyla sanki arkadaşımdı. Beraber balık, dut satmıştık. Beraber kavga etmiş, günlerce görüşmemiştik. Bir akşamüstü, ikimizin de içinde insanlığımızın en temiz hissi belirmişti. Bu, arkadaşlık hissiydi. O akşam kimler-den, nelerden bahsetmemiştik? Uzun günler, kavgalı iken, birbirine değen gözlerimizde neler okuduğumuzu anlatıp gülmüştük. Seviştiğimizi o zaman nasıl anlayıvermiştik. Kavgamızın sebebi ne kadar silik, gülünç, uzak, sevimliydi.
Her mahallede bir koku, bir dost, bir ev, bir kız, bir oğlan, bir nine, bir ana, bir saadet bırakmış çıkardım. Döner mahalleye bakar; bir kahramanlık, bir yabancı hayat tanımak, yaşamak arzusuyla ayrılırdım.
Her yerde belki yaşamadan yaşadım. Bir evde doğdum. Komşuda esmer bir kız sevdim. Sabahleyin uyandığım zaman onun belirsiz hayaliyle uyanırdım. İçimde o vardı. Nereye gidersem beraber giderdi. İşimde karşımdaydı. Onu akşamleyin komşu kızlarıyla kapı önünde gördüğüm zaman; ne vakit bütün mahrumiyetlerine, kederine, sevincine, derdine, dertsizliğine katılacağımı; onunla nasıl beraber üzüleceğimi, sonra nasılye içinde düşünmeden görür gibi olur, duyardım. Herkeste olduğu gibi bende de bir şey olurdu. Kalbim tak eder, durur gibi olur, sonra başlardı hızlı hızlı atmaya… Kim böyle söylemez? Hangi insanoğlu, içinde bu acayip, bu tatlı duraklayıp koşuşmayı duymadı?

Çoktan beri böyle mahalleleri dolaşmıyordum. Şehrin büyük caddesinin o cazip havasına karışmış sürüklenirken Yorgiya’yı tanıyınca mahallesini, evini de tanımak arzusu yeniden bende canlandı. Sanki yirmi yaşma dönmüştüm. Ama bu dönüş, o zamanki oluş değildi. Bu nihayet bir bilmeyerek tesir altında taklitti. Mahallelerde muhayyel sevgililerle yasaya yasaya asıl sevgiliyi bulmak nasip olmamıştı bana…
Bir çipil akşamüstü, beş parasız, uzak bir semtten uzak evime dönmek için yayan yürümeye mecbur kalışımın gününde o güzel tramvay, o içindeki insanlar, o buğulu, ıslak camlar, nerede bu, nerede onlar?..

Karidesçiler, elektrik amelesi, ekmekçi, sirkeci, marangoz çırağı, garson, berber, akordeoncu, kitara, bar artisti, revü figüranı, terzi çırağı gibi esnafın birbiri üzerine yığıldığı yokuşta birbirine karışmış her din ve mezhep, Türk, Rus, Ermeni, Rum, Nasturi, Arap, Çingene, Fransız, Katolik, Levanten, Hırvat, Sırp, Bulgar, Acem, Efganlı, Çinli, Tatar, Yahudi, İtalyan, Maltız daha her türlü milletin birbirine karıştığı bu garip mahalleden sel yatağına her akşam küçük figüran kızlar iner. Onların ve terzi kızlarının arkasından berber çırakları yürür; berber çıraklarının arkasına da burma bıyıklı bir Arnavut takılır. Perdeleri çekilmiş bir evden evvela bir gramofon sesi, sonra bir çığlık duyulur. Bir adam evin camlarını kırar. Bir erkek, bir polise bir havagazı lambasının ışığında cebindeki bütün parasının aşırdığımdan şikâyet eder. Mahalle sessiz, karanlıktır. Ama evlerin içinde, hatta bazı ağaçların arasında hayat fıkır fıkır kaynamaktadır. İki insanın dudak dudağa verdiği büyük; esrarengiz saatlerde bir sarhoş sesinden ürken genç âşıklar kaçarlar. Bekçi sevişenleri inadına rahatsız eder, “Kimse öpüşmesin artık” der gibi düdüğünü öttürür. Gülizar öyle acı bir sesle:

Kara kara kazanlar Kara yazı yazanlar Cennet yüzü görmesin Aramızı bozanlarder ki, aşağıdan mamanın kart oğlan sesi: “Ziba’nm bülbülü de susmak bilmez ki” karşılığını verir; mangalı karıştırır, haykırır:
— Susacak mısın kart sesli karı!
Gülizar ana avrat karıştıran bir küfür savurur. Dost, ayakkabılarını giyerken fırlar:
— Bana mı söyledin ulan o lakırdıyı?
— Sana neye söyleyeyim, be delikanlı?
— Bana söyledin… Bana söyledin…
— Yok yahu! Sana söylemedik be! Aşağıdaki kocakanya.
— Aşağıdaki kocakarıya buradan laf atılır mı kahpe?
— Değil sana be!
— Bana dedin. De erkeksen bir daha!
— Ulan sana söyledim be! Ne olacak? Herif tükürür gibi bir tu dedikten sonra:
— Bana ha! Bana! Benim anama kimse lakırdı söylememiştir. Senin de, evinin de, mamanın da, kocakarının da…
Para vermemek için uydurulan bu bahaneden sonra Çamur Şaban kapı dışarı edilir. Gülizar, mamaya:
— Ben biliyordum onun ne çamur olduğunu ya! Bana çık diye sen söyledin. Bir başkası teşrif ederse ben hakkımı alırım. Para almak benim vazifem değil ki, siz alacaktınız.
— Sus orospu! Ben seni bilmez miyim? Kim bilir herife ne söyledin? Senin ağzın ne çirkeftir ben bilmez miyim? Geçen gün bedava ciğer verdiği zaman da iyi çocuktur, diyordun bana ama. Şimdi kötü mü oldu? Hadi geç! Bize sökmez o!
Gülizar bir ufacık delikanlının emprimesini çekmesine sinirlenmiş:
— Dur ulan be! Vay anasını! Bu da hep sinirlendiğim zaman yılışır be!
Ah bu Ziba Sokağı!
Ne zaman sevgilimi evine bırakıp yokuş yukarı çıkmaya savaşsam yolumu şaşırır, bu sokağa saparım. İçimi bir külhan-beylik havası sarar:
— Ah anam! Derim birisine…
O kaşlarını kaldırır, başka evin penceresindeki bir arkadaşına:
— Az pilav koy!
Diye bağırır.

Çarşının bittiği yerde birdenbire peyda olan kocaman bir karanlık meydandan onun silinip kaybolduğunu, yine gözüküp bir aralığa saptığını, bir ışığın yavaş yavaş gösterdiği meydanın ortasına yığılmış küçücük barakaları, gözlerim karanlığa alışınca fark ederdim. Birkaç gün için yapılmış, yarın başka bir memlekete, başka bir işe gidecek bir muhacir işçi kafilesi evlerine benzeyen bu meydanda uzun müddet kalırdım. Düşünürdüm: Evine artık girmiştir. Fistanını çıkarmıştır.
Çarmıhtaki İsa’ya göğsünde bir çarmıh yaparak belki derhal uyumuştur. İşte uyuduğunu düşünerek dönerim. Her zaman da yolum bu Ziba Sokağına düşer. Ne hoş yüzlü bir kahveci vardır sol tarafta. Bir dört yol ağzında kadınlarla birlikte oturulan, güzel kahve pişirilen “Menekşelerden biçilmiştir şalvarı” şarkısı çok söylenen bir kahve… Kahvenin içinde bir adam. Belki de bir orospuyu deliler gibi seven delikanlı budur.

* * *

Köpekli adam, yazısından birçok yerleri atladı.
— Niye okumuyorsun? Diye sordum.
Öyle bir işaretle cevap verdi ki, buralarını kötü mü buluyordu, yoksa okumak mı istemiyordu, anlayamadım. Bir aralık o kalkınca -artık gizli şeyleri okumayı âdet ettiğimden mi nedir- alıp okudum. Şöyle bir pasaj vardı:
Sevgilisi ile bir kavga sonunda karakollara düşmüş. Sevgilisini dövmüş. O pasajları ben de atlıyorum. Çünkü dostumu böyle çırılçıplak soymak, hatırasına hürmetsizlik olacağından, bütün bunları şiddetli ihtirasa bağışladığım için yazmıyorum. Yalnız bu parçadan şuraları bana bir tuhaf zihniyeti göstermesi itibarıyla enteresan gözüktü de alıyorum:
Sonra bir aralık karakola ensesi dümdüz tıraşlı, kumral saçlı, lacivert elbiseli, hoş tavırlı, bir delikanlı getirdiler. İsmi “Filim Hayri”imiş. Sonraları onu çok iyi tanıdım. Sabıkalı Filim Hayri hakkında onun tarafına eğilmeden söz açmama imkân yoktur. Bir sabıkalıyı övmek istemem ama bir sabıkalı beni överse hoşuma gider. Bütün kabahatlerimde “Âşık oğlandır, kusuruna bakılmaz” dediği için mi bilmem, hep onun tarafına meylederim. Hem neden Filim hakkında müsamahakâr davranmayacakmışım? Filim, yaptıklarının cezasını bir defa bile çekmemezlik etmedi ki. Bazen başkalarınınkini bile çekti.
Filim Hayri’ye neden Filim demişler orasını pek bilemiyorum. Yalnız çok numaracıdır. İnsanın ağzından girer, burnundan çıkar. Arkadaşları “Onun ne manzaraları vardır” derler.
Bir zamanlar, sinemalarda bir komik, bir manzara, ondan sonra da dram gösterilirdi. Belki de bu lakap o zamandan kalmadır. Filim, otuz beşi aşmıştır. Ama göstermez.
Hapishane de görmeseydim yirmi yaşında gözükecektim, der. Küçük, çirkin, münasebetsiz bir yüzü vardır. Yalnız küçük gözleri pek sevimli, pek de zekidir.
Filim Hayri’nin metresi Çamlıcalı Ayşe’nin yüzündeki ustura yarasıyla, Ziba’daki kahveci Laz Hasan’ın burnunun yansı Filim tarafından manzarası iyi olmadığı için kesilmiştir.
Filim, fena rejisör değildir! Sanki dünya yüzündeki bütün sakatlıkları, namussuzlukları o düzleyecek, o namuslu edecektir. Birçok evin camlan onun tarafından kırılmıştır. Evler hava alsın, içeriye biraz temiz hava girsin diye bu işi yaptığını karakolda söylemiş, imza atamadığı için parmağım kâğıda basmıştır.
Yalnız Beyoğlu’ndaki sinemada bir ceketin ceplerini karıştırdığını yüz defa inkâr etti.
Ben hep bunları sonradan öğrendim. O akşam yaptığı mühim bir şey değildi. Bir polis sordu:
— Seninkinin evinin camlarım kırmışsın?
— Kırarım efendim. Tabii kırarım. Karım!..
— Karım da olsa kıramazsın ya? Karın değil. Evli misiniz?..
— Hayır, evli değiliz ama karım sayılır.
— Sen saydıktan sonra…
— Ya kim sayacaktı?
— Şimdi bırak onu… Kırdın mı?
— Kırdım efendim.
— Sebep?
— Eve adam almış.
Genç polis garip garip baktı:
— Alır a birader. Orası umumi ev oğlum. O da kahpe…
— Yok efendim, orasını affedersiniz. Katiyen kabul etmem. Benim karım orospu değildir. Katiyen kabul etmem.
O zamana kadar ayakta duran, Filim Hayri’yi getirmiş olan İstanbul çocuğu açıkgöz bir bekçi:
— Doğru, memur bey, dedi, katiyen öyle kadın değildir.
— Anlamıyorum yahu! Kerhanede be! Bekçi de, Filim Hayri de bağırıştılar:
— Olsun… Bekçi izahat verdi:
— Çok iyi bir kadındır. Ama bu herif çok kıskanç. Bu kadına birisi baktı mı, katiyen müşteriye çıkmaz. Eh zaruret! Herif bırakırsa ne yapacak? Namusuna namuslu karıdır.
Filim Hayri:
— Kabahat bende, dedi. İki hafta ihmal etmiştim.

* * *
Köpekli adam; içeriye girdiği zaman beni defterin öbür taraflarını okuyor buldu. Güldü. Ben defterime birtakım notlar almıştım. Sildirdi.
— Buralarım yazmadanız, dedi.
— Hayır, hayır dedim. Bir şey yazmak için değil. Bu zihniyet hoşuma gitti de… Sizin bizzat şahit olduğunuz bir hakiki vaka olduğunu tahmin ediyorum. İnsanları bilmeliyiz, anlamaya çalışmalıyız, değil mi beyefendi? Yani konformist olmamayı, âdetlerin, ahlakların, her şeyin sulp halde olmadığını, hatta taşın, toprağın bile aşınıp şekil değiştirdiğini bilmeliyiz.
— Hakkınız var, dedi. Bakın ben ne hale geldim? Halbuki ben de yarı külhanbey, yarı entelektüel, yarı deli, yarı akıllı, hayatın içinde var olduğumu anlıyor, anlatıyordum. Şimdi köpeklerimle…
Bir işaretle sözünü kestim.
— Yok, dedim, beyefendi, melankoliye düşmek yok. Köpeğine bakıp sustu. Bir iki dakika sustuk. Sonra yine o
başladı bu sefer konuşmaya:
— Bir akşam vakti her zamanki içtiğim birahaneye bir erkekle iki kadın girdiler. Burası üç katlı bir birahaneydi. Ben orta katında mihmandım. Buranın garsonu elli yaşlarında, babacan, tatlı bir adamdı. İki insanı birbirine tanıştırmaktan ayrıca bir zevk duymasa bile bunda bir mahzur görmezdi. Bu işi para ile de yapmazdı. Her zamanki bahşişe beş kuruş bile ilave edilmeden… Gelen kızlardan birisi, donuk beyaz yüzlü, çok genç çehreli, bir azize halli, gözleri çekik, güzel, durgun bir kızdı. Yanlarındaki erkek, daha çok, bu kızla meşgul oluyordu. Öteki kız, biraz hizmetçi halli, kara yağız, kestane rengi gözlü, fevkalade oynak, uzun boylu, çok genç, biraz iri bacaklı, boynunda bakır bir haç parıldayan, yaman çapkın bakışlı bir mahluktu. Her akşam yalnızdım. Param vardı. Onunla içmek, eğlenmek, gezmek, oturup kalkmak kadar leziz hiçbir şey olamayacağı içime doğdu. Hemen o akşam ahbap olduk.
“Şimdi buradaydı, gitti” dedi, “Ama yarın akşam muhakkak gelecek.”
Ertesi akşamı iple çektim. Bir sürü kadın, erkek uğradı. O uğramadı. Artık ümidimi kesmiştim. Yalnız ara sıra garson Yani’ye “Canım Yani” diyordum, “Şu Yorgiya gelmeyecek mi?” Garson da artık alışmıştı. Ben sormadan o sorardı “Yorgiya gelmeyecek mi?” Gülüşürdük. Bir akşam çıkageldi. Beni görünce güldü. Masama çağırdım. Dışarıya koştum. Mandalinalar, portakallar, şu kızmemesi dedikleri şeylerden…
Sözünü kestim:
— Tabiri mazur görün: Hacıağalar gibi… Acı acı güldü:
— Öyleymiş meğer, dedi. Öyleymişim meğer. Hayır, azizim. Bir saadet duyuyordum. Anlatamıyorum. Bir dostluk, bir beraber yaşama havası, hiç olmazsa bir zaman… Burasını geçelim canım! Ne dediğimi ben de bilmiyorum. Ha!.. Üç dört tane de muz aldım. Elma aldım. İki bonfile ısmarladım. Bir şişe kırmızı şarap açtık. Küçük mahalle kızı pürneşe idi.
— Kaç yaşmdasınız matmazel? dedim.
— On dokuz, dedi. Siz?
— Otuz beş.
— Babam yerindesiniz.
— Olsun… Fena mı? Seni hem baba, hem sevgili, hem ağabey gibi severim. Daha iyi ya! dedim.
O akşamdan sonra artık ayrılmadık.
— Paralar suyunu çekinceye kadar, değil mi? demiş bulun-dum.
— Susunuz rica ederim, dedi. Onu nasıl beklediğimi kimseler bilemez. Bir insan nasıl beklenir?
Onun kapıdan girmesiyle şimdiye kadar içimde hapsettiğim insafsızlık, huzursuzluk, melankoli uçup giderdi. İnsanlar birdenbire içimin mahallesinin caddelerini, meyhanelerini doldururlardı. Bir hafta sonra onun mahallesini, hayatım, her şeyini öğrenmiştim. Bu hikâye tamamen uydurmadır ama böyle bir şey sevgilim hakkında pekâlâ varitti. Okuyayım ister misiniz? Yoksa siz mi okursunuz?

Verin ben okuyayım!

1946
Büyük Doğu Dergisi

Yorum yapın