İlk Kürtçe film Min Dît’ın yönetmeni Miraz Bezar: “Ben aptal değilim, her şeyi görüyorum”


Ulusal ve uluslararası 7 ödül alan Min Dît (Gördüm) adlı Türkiye’de çekilen ilk Kürtçe filmin yönetmeni Miraz Bezar yıllarca yok sayılan bir dili duyuruyor şimdi sinemalarda. Spotu, ‘meçhul’ denilen ama aslında yeri yurdu belli olan ‘fail’e tutuyor. Sonra da “Açılım deyip beni aptal yerine koymasınlar, her şeyi görüyorum” diye ekliyor.

Söyleşi: Tuğba Tekerek 

Şeş’ten, Rojbaş’tan sonra şimdi bir de Kürtçe cümle öğrendik; min dît; ben gördüm. Oysa yıllarca gözlerimizi sımsıkı kapatmıştık… Ama varolanlar gözlerimizi kapatınca kaybolmadı. Failler meçhul değil, yerleri yurtları belli insanlardı.

Antalya Film Festivali’nde Behlül Dal Jüri Özel Ödülü alan ilk Kürtçe film Min Dît, tüm bunları anlatıyor. Çocuklar da dahil yaşananları herkes gördü, yaraları görmezden gelmeye devam edersek, bugünün çocukları da öncekiler gibi kaybolacak, diyor.

Filmin yönetmeni Miraz Bezar Diyarbakırlı. Dokuz yaşına kadar Ankara’da büyümüş, babasını bir trafik kazasında kaybettikten sonra annesiyle beraber Almanya’ya gitmiş. Dayılarının işkence gördüğü politik bir aileden geldiğini anlatan Bezar Türkiye’yle de siyasetiyle de bağını hiç koparmamış. Beş yıl önce Almanya’da sinema okulunu bitirir bitirmez Türkiye’deki ilk Kürtçe filmi çekmek için soluğu Diyarbakır’da almış. Bezar Diyarbakır’a gelişini anlatırken “Burada güvenebileceğim bir ailem vardı, Evrim gibi sevdiğim fikir alışverişinde bulunabildiğim birisi vardı” diyor. 2005’te Evrim Alataş’la birlikte filminin öyküsünü oluşturmaya başlamış, çekimi, montajı, dağıtımı, her biri ayrı dertler yumağı olan filmi beş yılın ardından seyirciyle buluşturmayı başarmış.

Film gösterime girdikten kısa bir süre sonra Taraf’ta Kürtler Vadisi’ni anlatan Evrim Alataş’ı kaybettik. Bu kaybın hüznü havada asılı dururken Miraz Bezar’la, Min Dît’i Diyarbakır’ı, çocukları ve Evrim Alataş’ı konuştuk.

Ben dün filmi izlerken arkamda bir kadın hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gösterildiği her salonda da böyle ağlayanlar oluyormuş…

Yaşadıkları şimdiye kadar anlatılmadığı için… Diyarbakır’da kız arkadaşıyla sinemaya gelen bir genç hüngür hüngür ağlıyordu. Nürnberg Film Festivali’nde tanıştığım genç bir bayan vardı. Kendisi 21 yaşında, daha 4-5 yaşlarındayken göç etmiş. O da ağlıyordu. Çünkü onun hikâyesiydi. Onun köyü de yakılmıştı. O, o nedenle oradaydı. Bu filmde Kürtlerin hikâyeleri kendi dillerinde ve kendi bakış açılarından anlatılıyor. Beni en çok tatmin eden noktalardan biri de bu. Birilerine yaşadıklarını başkasının sahiplendiği duygusunu verebilmişsem ne mutlu.


Miraz Bezar’ın ilk uzun metrajlı filmi olan “Min Dit” (Ben Gördüm), Diyarbakır’da çatışmaların yaşandığı günlerde anne ve babasını kaybeden iki çocuğun hikayesini anlatıyor. Filmde, Şenay Orak, Muhammed Al ve Hakan Karsak rol alıyor. 46. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması’nda ilk kez bütün karakterlerin Kürtçe konuştuğu yerli yapım olarak gösterilen film, “Behlül Dal Jüri Özel Ödülü”nü kazandı.
San Sebastian Film Festivali’nde “Gaztea Youth Award” ve Ghent Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülüne layık görülen film, Hamburg Film Festivalinde de yönetmenine “Genç Yetenek” ödülünü getirdi. Filmin ortak yapımcılığını ödüllü yönetmen Fatih Akın üstleniyor.

Filmde bir savaş yaşanırken ortada kalan çocuklar var. Devlet çocuklara sahip çıkmıyor ama öbür taraf da sahip çıkmıyor. Sanırım durumun böyle gösterilmesi bazı Kürtleri rahatsız etmiş.

Çocuklara sahip çıkılamıyor çünkü savaş ortamı… Film de onu anlatıyor. İki taraf da kendi gözünden baktığı için bunu eleştirebiliyor. Şoven kesim diyor ki “Bunlar yaşanmadı, sen yalan söylüyorsun”. Öbür taraf da hikâyeye bakmadan diyor ki, “Ya olur mu, ben bu çocuklara sahip çıkmış olurdum”. Ben de diyorum ki, hayır ikinizin de gözden kaçırdığı bir nokta var. Savaş ortamında bir şekilde bu çocuklar gözden kaçıyor. Filmin sorunu başka, izleyenlerin sorunu başka.

Filmin sorunu ne?

Evrim’le bunu hep konuşurduk; ben üçüncü bir yolun mümkün olduğuna inanırım. Bunu bugün PKK de yapamaz, devlet de yapamaz. Devlet yapmak istemiyor, PKK de şu an üçüncü yolu tek başına üretemez. Üretebilmesi için halkın desteği lazım.

Bu film PKK’yi eleştirmiyor. Bu film “Her şeyi PKK’ye bırakmayalım, kendimiz de inisiyatif alalım” diyor. Çocukların filmin sonunda sivil itaatsizlik eyleminde bulunmaları, bir şekilde kendi sorunlarını çözmek için fikir üretip çaba sarfedip, üçüncü bir yol kurmaları, kendi geleceklerini başkalarına, sadece PKK’nin eline bırakmayışı… Min Dît bunun filmi diyebiliriz.

Film kimi eleştiriyor?

Aslında filmin en büyük eleştirisi. Türkiye’de olup bitenlerden haberdar olmayan insanlara yönelik. O kadar ağır şeyler yaşadık bu ülkede, ama yaşananları bugün bile bağırsanız duymuyorlar. Hâlâ “Aman tanrım ne Kürtler gelsin ne İslamcılar gelsin. Darbe olsun da her şey olduğu gibi kalsın” diyenler var.

Siz yıllarca Almanya’da yaşadıktan sonra bu film için Diyarbakır’a geldiniz. Oradan gördüklerinizle, buraya geldiğinizde gördükleriniz arasında nasıl bir farklılık vardı?

Ben daha sert bir şehir bekliyordum. Ama bakıyorsunuz o sertlik içe atılmış. Ancak eylemler olduğu zaman dışa vuruluyor. Bu beni acıttı çünkü insanlar gerçekten yaşadıklarını içine atıyor. Sizin ailenizden birisi vefat ederse, siz aslında bunu duyurmak istersiniz, paylaşmak istersiniz. Bunu yapamıyorsunuz. Hakkınızı savunamıyorsunuz. Kocanızı kaybeden, götüren kişiyi görmüşsünüz ama bir şey yapamıyorsunuz. Bunu senelerce, toplumsal olarak kanıksamışsınız. O yüzden inanılmaz derecede bir burukluk yaşanıyor.

Ama aynı zamanda bir özgüven de oluşuyor. Onu açık söylemek lazım. PKK insanlarda “Evet, o benim temsilcim, ben hakkımı alamıyorum, ama o var” duygusu yaratıyor. “Ben şu anda Kürdüm diye bu fakir şartlarda yaşıyorum ama dağda benim için savaşan PKK’m var” Bilhassa bunu çocuklarda görüyorsunuz.

Çocuklar başka neler anlatıyor bu konuda?

Çocuklar için Öcalan onların babası gibi. Bunu hissediyorsunuz… Bunu da gayet doğal karşılamak lazım. Çünkü onları ezen bir toplum var.

Her şeyi yaptık mı acaba?

Evrim Alataş’la beraber bu filmi yapma fikri nasıl ortaya çıktı?

Evrim, benim akrabam, dayım Fikri Kutlay’ın karısı. Ben daha film okulundayken konuşurduk, beraber bir şeyler yapalım diye. Okulu bitirdikten sonra Diyarbakır’a geldim. Burada hem güvenebileceğim bir ailem vardı, hem Evrim vardı. Güvenebileceğin, sevdiğin bir insanla beraber fikir alışverişinde bulunabiliyorsun. Filmin öyküsünü yazarken oturup konuşuyorduk, ben bir şey anlatıyordum, o bir şey anlatıyordu, böylece konuları bağlıyorduk.

Evrim film setine geliyor muydu?

Çok ilgisini çekiyordu, zamanı oldukça hep geliyordu. Çünkü Evrim’in gelecekte kesinlikle yapmak istediği bir şeydi sinema. İki ay önce senaryo teklifleri geldiğini, onların üzerinde çalıştığını söylüyordu, “Hele bu enfeksiyonu atlatayım” diyordu. Evrim zaten hastalığı ne kadar ağırlaşsa da son ana kadar sürekli üretti. Sürekli kafasında yarını düşündü: Bunu atlatacağım ve şunu yapacağım sonra şunu yapacağım.

Akşamları, haftasonları biraraya geldiğimizde ben filmin nasıl gittiğini anlatıyordum. Galalardaki tepkileri anlatıyordum. En son pazar akşamı biraradaydık, filmin dağıtımıyla ilgili sorunlardan bahsediyordum. Bunları konuştuğumuz için de son yazısını Min Dît ve sahipsizlik üzerine yazdı.

Filmi bitirmiş olmaktan ve tüm Türkiye’de gösterilecek olmasından dolayı mutluydu, değil mi?

Evet, bence mutluydu. Ne yazık ki bu filmle aynı süreçte onun hastalığı yeniden ortaya çıktı. O mücadeleyi paylaştık. Ben Antalya olayı için çok mutlu oldum. Evrim’in onore edilmiş olması çok önemliydi. Evrim hepimiz için Altın Portakal’la da yaşayacak.

Antalya Film Festivali’ndeki protestolarla ilgili ne hissediyordu?

Mücadele etti. Derdini anlattı. Oysa çok yorgundu. Sonra otelde “Ya Miraz, bilemiyorum, elimizden gelen her şeyi yaptık mı acaba?” diye sordu.

Bir JİTEM’ci ağlasın

Min Dît benim için değil, Türkiye için bir dönüm noktası, diyorsunuz. Bu virajı döndükten sonra neler olacak?

Bu film için “A ne güzel, film yapmaya başladılar artık, gayet hoş, ileriye bakalım” diyenler var. Böyle olmuyor. İleriye bakmak güzel ama geçmişi olmamış saymak da korkunç. Bu ülke binlerce köyü yaktı. Nasıl olur da biz kendi toprağımızda yaşayan insanların köylerini yakarız, nasıl bir köylüye dışkı yedirebiliriz ve bunun cezasını hiç kimse çekmez. Burada da Güney Afrika’daki gibi hakikat komisyonları gibi şeylerin olması lazım. Olsun ki, toplumsal barış oluşsun. Birbirimizi anlayabildiğimizi görelim. Ben bir işkencecinin, bir JİTEM’cinin ağladığını, gerçekten pişman olduğunu görmek istiyorum. Bunlar olsun ki o da kendini anlatabilsin.

Fatih Akın Ergenekon’u izliyor

Filmin post-prodüksiyon sürecinde size Fatih Akın destek oldu. O farklı tarzda filmler yapıyor. Fatih Akın’la sizi buluşturan şey neydi?

Arkadaşlık… Bir de Fatih başka türlü filmler yapabilir, ama olgun bir insan, Türkiye’de yaşananları iyi takip eden birisi. Almanya’da punk kültürün içinde büyümüş bir genç, alternatif düşünmeyi sahiplenmiş. Ben ona filmi gösterdiğimde Ergenekon davası daha yeniydi ama o çok iyi takip ediyordu. Ve biliyordu bunun gerçek olduğunu.

Siz dağıtım sürecinde de sorunlar yaşamışsınız. Antalya Film Festivali’nde yaşanan gerginlikten sonra dağıtımcıların filmi dağıtmak istemediği doğru mu?

Evet evet. Bunu açıkça söylediler. “Bu yaşananların bizim sinema-larımızda yaşanmasını istemiyoruz” dediler. “Şimdi bu filmi çıkarırsak gergin bir ortam olur” dediler.

  Kürt olarak umutlanmak hata

Filmde Diyarbakır’ın çocuklarını anlattınız. Onların geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Çocuklar çaresiz. Küçük yaşta da olsalar çok iyi anlıyorlar ki, durumun tek nedeni Kürt olmaları… Bir varoşta günde iki lirayla geçinecek, belki de dilenecek durumda olmalarının nedeni, Kürt olmaları ya da Kürt oldukları için köylerinin yakılmış olması… Bu çaresizliğin içindeki genç, politize olmuş bir gençtir. Ama aynı zamanda o dünyadan nasıl çıkacağını bilemez. Sokakta geçirir hayatını, kolay yoldan para elde etmek ister. Politize olmuş ama aynı zamanda yozlaşmaya itilmiş bir çocuktur. Filmde anlatmadığımız bir unsur var. Diyarbakır’da son 10 senedir genç kesimde yoğunca esrar kullanılmaya başlandı. Sistem bilinçli bir şekilde onları oraya doğru yöneltiyor.

Açılımın geleceği için umutlu musunuz?

Umutlu olmam için tutunacağım bir şey yok. Bana yudum yudum hak verildiğinde sevinecek durumda değildim. Ben şimdi yüzde 10 barajı diye dayatmasam, sen yapmayacaksın. Bunlar beni umutlandırmıyor, yoruyor. Açılım diyorsun, binlerce insanı gözaltına alıyorsun. Ben de “Sen demokrasiye giden bir Türkiye değil, kendi Türkiye’ni istiyorsun” diye yorum yaparım. Aptal değilim, okuyorum, görüyorum, min dît. Kürt olarak umutlanmak hata.

Kaynak:  Taraf 18.04.2010

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam kararlarını veren askeri hakim boğularak öldü!

68 kuşağının öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararlarını veren dönemin Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin...

Kapat