Sabahattin Ali: “Her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir?”

‘…hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hala kabul edemiyor musunuz.? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden herşeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgecseler bu böyle olmaz. Herkes tabii olanı kabul eder, ortada ne hayal sukutu ne inkisar kalır.. Bu halimizle hepimiz acınmaya layıkız; ama kendi kendimize acımalıyız… Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki, ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur…’

“Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey.”

Yazarın en çok okunan Kürk Mantolu Madonna adlı eseri, Sabahattin Ali’nin 1940-1941 yılları arasında hakikat gazetesinde yayımlandığı, 1943 yılında kitaplaştırdığı bir “büyük hikaye”dir. Sabahattin Ali, gazeteyle anlaşıp yayımlatmaya başladığı ve  kalanını da günü gününe yazmış olmasına rağmen  parası ödememiş, bir de üstüne üstlük gazete sahibi  “hikayeniz tutulmadı” gibisinden laflar söyleyince  sinirlenip hikayeyi kısa kestiği belirtilir.
Sabahattin Ali yazıları genelikle  siyasal, toplumsal içerikli olduğundan bu hikaye  beklendiği gibi siyasi olmaması, insan ve  sosyal yaşamıyla  ilgili dikkat çeken sağlam tespitlere gitmesine rağmen o dönem edebiyat çevresi tarafından “ısmarlama aşk hikayesi” gibi görülüp, pek beğenilmiyor. Ancak Nazım Hikmet, Raif beyin defterine kadar olan bölüm, sonraki aşk hikayesiyle harcadığı için sitemde bulunuyor.
Herkesin bir nebze kendisini bulacağı edebi yapıt, yazarın hayatını göz önüne aldığımızda içinde gizem, tutku, duygusal yanı gelişmiş, sözel olarak güçlü fakat bir takım talihsiz olaylardan kendini koruyamamış bir yazar portresiyle karşılaşırız.  Bu kitapta yer alan bazı olgu ve olaylar yer yer yazarın yaşamıyla örtüşüyor.

Kitabın kahramanı olan Raif isimli bir çevirmen, ölmeden önce bıraktığı bir defterde içine kapanık yaşamında ruhsal olarak ne büyük fırtınalar yaşadığı ve bunları dile dökemeyip günlüğüne aktardığı; büyük aşkının yarattığı duygularının anlatıldığı bir aşkın hikayesi işleniyor. Raif efendi’nin kendi halinde keskin sükûnetinin ardında gizlediği hayatını ve sevdiği kadına  ulaşmak için verdiği tutkulu mücadele yaşamsal çelişkileriyle beraber aktarılıyor.

Kitaptan bir sayfa

Öğle üzeri yemeğe giderken, onun yerinden kımıldanmadığını, masasının gözlerinden birini açarak önüne kâğıda sarılmış bir ekmek ve bir küçük sefertası gözü çıkardığını gördüm. “Afiyet olsun!” diyerek odayı terk ettim. Günlerce aynı odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiçbir şey konuşmadık. Başka servislerdeki memurlardan birçoğuyla tanışmış, hatta akşamüzeri beraber çıkarak bir kahvede tavla oynamaya bile başlamıştık. Bunlardan öğrendiğime göre, Raif efendi müessesenin en eski memurlarındandı. Daha bu şirket kurulmadan evvel, şimdi bizim bağlı olduğumuz bankanın mütercimiymiş, oraya ne zaman geldiğini kimse hatırlamıyordu. Başında oldukça kalabalık bir aile bulunduğu, aldığı ücretle ancak geçinebildiği söyleniyordu. Bu arada kıdemli olduğu halde, şuna buna bol bol para savuran şirketin, onun ücretini neden artırmadığını sorunca, genç memurlar gülerek: “Hımbılın biridir de ondan. Doğru dürüst lisan bildiği bile şüpheli!” diyorlardı. Halbuki Almancayı gayet iyi bildiğini ve yaptığı tercümelerin pek doğru ve güzel olduğunu sonradan öğrendim. Yugoslavya’nın Suşak limanı üzerinden gelecek dişbudak ve köknar kerestelerinin evsafına veya travers delme makinelerinin işleme tarzına ve yedek parçalarına dair bir mektubu kolayca tercüme ediyor, Türkçeden Almancaya çevirdiği şartname ve mukavelenameleri şirket müdürü hiç tereddüt etmeden yerlerine yolluyordu. Boş kaldığı zamanlarda masanın gözünü açıp, oradan dışarıya çıkarmadan, dalgın dalgın kitap okuduğunu görmüş ve bir gün: “Nedir o, Raif bey?” diye sormuştum. Sanki bir kabahat yaparken yakalamışım gibi kızarmış, kekeleyerek: “Hiç… Almanca bir roman!” demiş ve hemen çekmeyi kapatmıştı. Buna rağmen şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı…

Kitaptan Bazı Alıntılar

“.. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız : ‘acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?’ fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. Bu alemin tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul alemi merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur. Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. “

“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘bu böyle olmayabilirdi! ’ düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.”

“bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı.. Bunların, bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için: ‘adam sen de, söyleyip de ne olacak sanki? ‘ demiştim. Eskinden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: ‘bu beni anlamaz! ‘ demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: ‘işte bu beni anlar! ‘ diyordum..”

“yavaş yavaş, bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen mahpus gibiydim. Günlerin, ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz, şuursuz, iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinmiyordum.
İnsanlara kızmama imkan yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim? “

‘Her gün daima ögleden sonra oraya gidiyor koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır fakat büyük bir sabırsızlıkla asil hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor; rastgele gözüme çarpmis gibi önünde durduğum ‘Kürk Mantolu Madonna’yi seyre dalıyor ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.’ Kimi tutkular rehberimiz olur yasam boyunca. Kollariyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere yasamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) Dair yanıtlanması zor sorular soruyor.

“her şeyi içinde boğmaya mecbur olmak, diri diri mezara kapanmaktan başka nedir? Ah maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?”
‘Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana, bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.’

“Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.”

“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor.”

‘İnsanlar birbirinin maddi yardımlarına ve paralarına değil, sevgilerine ve alakalarına muhtaçtırlar..bu olmadıktan sonra, aile sahibi olmanın hakiki ismi ‘bir takım yabancılar beslemek’ tir..’

“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.”

“Aşk bence istemektir”

‘benim beklediğim aşk başka! ‘ dedi. ‘O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek! ‘

“Herşeye hazır bulunan ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?”

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”
“Ben ev halkına niçin bu yalanı söylediğini değil, bana niçin hakikati söylediğini merak ediyor fakat bundan biraz da gurur duyuyordum: Bir insana başkalarından daha yakın olmanın gururunu.”

“Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu.”

“İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum.”

“Dünyada bana hiçbirşey, tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.”

“O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.”

“Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?”

“Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu…”
“Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.”
“Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmemezlikten gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat için küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?”

“Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi?”

“İnsanlar arasında çeşit çeşit kendini gösteren bütün sevgiler, sempatiler bir nevi aşktı. Yalnız yerine göre isim ve şekil değiştiriyorlardı. Kadınla erkek arasındaki sevgiye hakiki ismini vermemek bir nevi kendimizi aldatmaktan başka birşey değildi.”

“Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir.”

“Aşk dağıldıkça azalan birşey değildir.”

“Kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.”

“Hayat beni kaybetmekle hiçbirşey ziyan etmeyecekti.”

“Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.”

“Yaşamak tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek; hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir an’a bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak… ve bilhasa bütün bunları anlatacak bir insanın olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak….”

“… Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin, ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi kimseye kızmasına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız , hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür? .”

‘…çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra, ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşılamayacağını fısıldıyordu.”

‘Hayatımızın bir takım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın trenin penceresinden dışarı bakabilir. Bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur, ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü bir çok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk.’

“… İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirilerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

“Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan sırf mukavemet edilmez bir hissin bir peşin hükmün tesiriyle nasıl bu beni anlamaz demişsem bu sefer bu kadın için gene hiçbir esasa dayanmadan fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak işte bu beni anlar diyorum.”

“Demek beni kıskanmıyorsunuz ha? ” dedi. “Beni sahiden bu kadar çokmu seviyorsunuz.?

“Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…”

‘Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum. Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar… Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın… Seni seviyorum… Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum…’
seviyorum…’

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen dokuz cani – Carlos Rivero Collado

Roosevelt, Wilson, Cordell Hull, Marshall, Kissinger, Begin, Rabín, Peres ve Obama Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü... Kimin onuruna, dinamiti icat...

Kapat