“İki zamanın birleştiği yerde umutsuzluk vardır” Einstein’in Düşleri – Alan Lightman

Einstein’in DüşleriTabii nasıl her şey gelecekte yinelenecekse, su anda olan her şey de bundan önce milyonlarca kez yinelenmiştir. Kentte yasayanların çok azı, düşlerinde, her şeyin geçmişte olup bittiğinin bilincindeler. Bunlar mutsuz insanlardır. Karsılaştıkları yanlış hükümlerin, hatalı isteklerinin ve kör talihlerinin geçmiş zaman döngüsünde yer aldığını hissederler. Ölü gecenin içinde bu lanetlenmiş hemşerilerimiz çarşaflarıyla boğuşur, bir türlü huzura kavuşamaz, tek bir eylemi, tek bir davranışı bile değiştiremeyecekleri gerçeği onları dürtükler durur. Hataları, bu hayatlarında da, önceki hayatlarındaki gibi kılı kılına yinelenecektir. İste yalnızca bu çifte talihsizler zamanın bir döngü olduğunun işaretini taşır.

Bu dünyada iki zaman vardır. Mekanik zaman ve bedenin zamanı. İlki ileri geri sallanıp duran demirden bir sarkaç gibi katı ve madenidir. İkincisi ise körfezdeki bir balık gibi kıvrak ve kıpır kıpırdır. Birincisi verimsizdir, önceden belirlenmiştir. Öteki ise yol alırken kendi kararlarını kendisi verir.
Bazıları mekanik zamanın var olmadığına inanmışlardır. Kramgaase’deki dev saatin önünden geçerken onu görmezler, Postgasse’den paket gönderirken veya Rosengar-ten’in çiçekleri arasında dolaşırken saatin çanlarını duymazlar. Bileklerinde saatleri vardır ama yalnızca süs olarak ya da zaman parçalarını armağan olarak verenlere hürmeten. Evlerinde saat bulundurmazlar. Onun yerinde yürek atışlarına kulak verirler.
Ruh hallerinin ve tutkularının ritimlerini dinlerler. Böyle insanlar acıkınca yemek yerler, uyanınca islerine ya da eczaneye giderler, günün her saatinde sevişirler. Bu insanlar mekanik zaman kavramına gülüp geçerler. Zamanın düzensiz hareket ettiğine inanırlar. Yaralı bir çocuğu hastaneye yetiştirirken veya ahlaksız bir komşunun bakışları üzerinizdeyken zamanın sırtında bir ağırlıkla ilerlediğini bilirler. Yine bilirler, dostlarla yiyip içerken, hayır duası alırken veya gizli bir âsığın kollarında uzanmışken zamanın ok gibi ileri atıldığını.
Bir de bedenlerinin var olmadığına inananlar vardır. Onlar mekanik zamana bağlı olarak yasarlar. Sabah yedide kalkarlar. Öğle vakti yemek yer, aksam altıda sofraya otururlar. Randevularına tam zamanında, saate uygun olarak gelirler. Haftada kırk saat çalışır, Pazarları Pazar gazetelerini okur, Salı aksamları satranç oynarlar. Mideleri guruldadığında, yemek zamanının gelip gelmediğini anlamak için saatlerine bakarlar. Konserde içleri geçmeye başladığında sahnenin üstündeki saate bakarak eve gitmeye ne kadar kaldığını anlamaya çalışırlar. Onlar bedenin mucizevi olmadığına, kimyasal maddelerden, dokulardan ve sinir akımlarından oluştuğuna inanırlar. Düşünceler onlar için beyindeki yalnızca belirli sinir uçlarına kimyasal maddelerin akmasıdır. Üzüntü küçük beyinde asit yoğunlaşması sonucu oluşur. Kısacası, insan bedeni tıpkı bir elektronun ya da duvar saatinin bağlı olduğu yasalarla yönlendirilen bir makinedir. Bu nedenle beden, fizik diliyle yönlendirilmelidir. Eğer beden konuşuyorsa, bu su kadar kaldıracın ve kuvvetin konuşmasıdır. Beden, emrine girilecek bir şey değil emredilecek bir nesnedir.
Aare ırmağı kıyısında gece hava almaya çıkan biri, iki dünyayı birarada görebilir. Sandalcı, karanlıkta yerini saniyeleri sayarak, akıntıya göre saptıyor. “Bir, üç metre. İki, altı metre. Üç, dokuz metre. “Sesi karanlığı berrak ve belirgin hecelerle yarıyor. Birbirlerini yıllardır görmemiş olan iki kardeş Nydegg Köprüsü’nde bir lâmbanın altında içki içip gülüyorlar. St. Vincent Katedrali’nin çanı on kez çalıyor. Buna Euclid geometrisinin ispatlan gibi kusursuz mekanik bir yanıt olarak Schlaflaube üzerindeki evlerin ışıkları birkaç saniye içinde sönüyor.
Uzaktaki çan sesleri tarafından zamansız uykularından uyandırılan, ırmak kıyısında uzanmış iki âsık, gecenin gelişine sasırmış gibi tembel tembel bakmıyorlar.
İki zamanın birleştiği yerde umutsuzluk vardır. İki zaman kendi yollarına gittiğinde huzur vardır. Örneğin, bir davavekili, bir hastabakıcı, bir fırıncı her iki zamanda mucizevi olarak birer dünya oluşturabilirler ama aynı zaman içinde bunu yapamazlar. Her iki zaman gerçektir ama gerçekleri aynı değildir.

Zamanın, kendi üzerine kıvrılan bir daire olduğunu düşün. Dünya, kusursuzca, sonsuza dek kendini yineliyor. Çoğunlukla insanlar yaşamlarını yeniden yasayacaklarını bilmiyorlar. Tüccarlar bilmiyor aynı pazarlığı tekrar tekrar yapacaklarını. Politikacılar, zaman döngüsü içinde aynı kürsüden sonsuz kez bağıracaklarını bilmiyor. Ana babalar bebeklerinin ilk gülücüğünü sanki bir daha duymayacaklarmış gibi karşılıyor. İlk kez sevişen âsıklar utanarak soyunuyor, birbirinin vücutları onları şaşırtıyor. Nereden bilsinler, her bir gizli bakısın, her dokunuşun, eskisine benzer biçimde tekrar, tekrar yineleneceğini.
Marktgasse’de de bu böyle. Dükkâncılar nereden bilebilir her el örgüsü kazağın, isli mendilin, her çukurlatanın, her karmaşık pusulanın ve saatin yeniden tezgâhlarına geri döneceğini. Aksam karanlık çökünce, dükkâncılar ya evlerine, ailelerine gidiyorlar, ya da bira içmeye tavernalara. Kalabalık caddelerden geçen arkadaşlarına sesleniyorlar, her zaman dilimine emanet bir zümrütmüş gibi sarılıp okşuyorlar.
Nasıl bilebilirler hiçbir şeyin geçici olmadığını. Her şeyin yinelendiğini. Kristal avizenin çevresinde koşturan karınca başladığı yere döneceğini ne kadar bilirse onlar da o kadar farkındalar.
Gerberngasse hastanesinde bir kadın kocasına veda ediyor. Adam yatağın içinde, bos gözlerini karısına dikmiş. Son iki ay boyunca, kanser gırtlağından ciğerlerine, oradan da pankreasa ve beyne sıçradı. İki küçük çocuğu odanın kösesindeki iskemleye oturmuşlar. Avurtları çökmüş, bir deri bir kemik ihtiyar bir adam haline gelmiş babalarına bakmaya korkuyorlar. Karısı yatağa yaklaşıyor, kocasını alnından öpüyor, fısıldayarak veda edip çocuklarını alıyor, çıkıyor. Bunun son öpücük olduğundan emin. Nereden bilebilir zamanın yeniden başlayacağını. Yeniden doğacağını, liseye gideceğini, Zürih’deki galeride yine resimlerini sergileyeceğini, kocasıyla Fribourg’daki küçük kütüphanede tanışacaklarım, sıcak bir Temmuz günü yeniden Thun Gölünde yelkenle dolaşacaklarını, yeniden doğum yapacağını, kocasının tekrar sekiz yıl eczanede çalışacağını, bir aksam gırtlağında bir sislikle eve geleceğini. Bunun yine büyüyeceğini, kocasının zayıflayacağını, yine bu hastanede bu yatakta, bu anda her şeyin biteceğini. Nereden bilebilir?
Her seyin bir döngü olduğu dünyada, her el sıkış, her öpüş, her doğum, her sözcük tamı tamına yinelenecektir. İki arkadasın dostluklarının sona erdiği, bir ailenin para yüzünden bölündüğü anlar, çiftler arasındaki tartışmaların her kırıcı anı, üstün olanın kıskançlığı yüzünden kaçan tüm fırsatlar, tutulmayan her söz de öyle yinelenecek.
Tabii nasıl her şey gelecekte yinelenecekse, su anda olan her şey de bundan önce milyonlarca kez yinelenmiştir. Kentte yasayanların çok azı, düşlerinde, her şeyin geçmişte olup bittiğinin bilincindeler. Bunlar mutsuz insanlardır. Karsılaştıkları yanlış hükümlerin, hatalı isteklerinin ve kör talihlerinin geçmiş zaman döngüsünde yer aldığını hissederler. Ölü gecenin içinde bu lanetlenmiş hemşerilerimiz çarşaflarıyla boğuşur, bir türlü huzura kavuşamaz, tek bir eylemi, tek bir davranışı bile değiştiremeyecekleri gerçeği onları dürtükler durur. Hataları, bu hayatlarında da, önceki hayatlarındaki gibi kılı kılına yinelenecektir. İste yalnızca bu çifte talihsizler zamanın bir döngü olduğunun işaretini taşır. Her kentte, aksam ilerlediğinde, bos caddeler ve balkonlar bunların iniltileriyle dolar.

24 Nisan 1905
Alan Lightman
Einstein’in Düşleri
Çeviri: Ergin Koparan

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
“Orta yol yoktur. Beklemek olanaksızdır” Marksizm ve Ayaklanma – Vladimir Lenin (1917)

Ayaklanmaya hazırlanmanın ve genel olarak, ayaklanmayı bir sanat olarak görme biçiminin "blankicilik" olduğunu ileri süren oportünist yalan, Marksizmin çarpıtılmaları arasında,...

Kapat