“Bunlar böyledir işte!” Değişik Gözle Bakınca – Sait Faik Abasıyanık

Sait Faik AbasiyanikBar tenha sayılırdı. Daha arada tek tük gelenlerin çoğu kapıdan bakıp oturmadan geri dönüyorlardı. Tenha zamanında barın ışıkları büsbütün çok geliyordu göze. Caz susuyordu. Pistin etrafındaki masalarda ikişer üçer oturan kadınların en ufak bir harekette gözleri kapıdaydı.

Tam kapıya karşı gelen masada oturan Lâle, el çantasının kapağı gerisinde tuttuğu aynada, kendine yeniden acele bir çekidüzen verdi. Çantasını kapatırken arkadaşı Sevime döndü:
— Saat kaç? Sevim yukarı kaçan tuvaletini, göğüsleri altından, parmak uçlariyle, beline doğru çekip düzelterek:
— Daha erken, dedi. Sonra saatine baktı. Ona yirmi var… Lâle masanın üstünde duran cigara paketine uzandı. Bir cigara alıp paketi arkadaşının önüne doğru itti.
— Erkenmiş… O sırada başuçlarmda beliren bir garson, her ikisinin de ci- garalarını yaktı. Kül tabağını değiştirirken gözlerini kapıya diken kadınlara:
— Daha çok erken, dedi. Birazdan kalabalıklaşır…
Kadınlar başlariyle garsonu doğruladılar. Tekrar gözlerini kapıya çevirdiler. Garson uzaklaştı. Lafı Sevim açtı:
— Senin Günay neredeyse gelir… Öteki omuz silkti:
— Canı isterse gelsin!
— Bize de mi?
— Laf! Canı isterse tabii. Kendi bilir! İsterse gelmesin… Sevim güldü.
— Belli! Gözlerin kapıdan ayrılmıyor… Lâle dudak büktü:
— Ne olacak? Sıkıntıdan! Vakit geçmiyor ki!..
— Öyle mi?
— Öyle tabii…
— Ama hoş çocuk Günay. Hem iyi çocuk. Yakışıklı da…
— Ne olmuş yakışıklı olmuş da…
— Beğenmediysen haber ver. Bilelim de ona göre!.. Karşıdan, Amerikan barın gerisinden, kolunu kaldırarak işaret eden barmen seslendi:
— Lâle hanım, telefon! Lâle, Sevime cevap vermeden fırladı. Amerikan barın gerisindeydi telefon. Bar müdürünün odasında. Az sonra döndü. Yerine oturdu. Neşesizdi. Sevim:
— Kim? diye sordu.
— Hiç! Günay.
— Gözünaydın…
— Boşver Allahaşkına!
— Ne diyor?
— Hiç! kıvır zıvır.
— Canım söylesene? Lâle sandalyesine yeniden yerleşti:
— Hiç. Aldırma Allahını seversen. Bir arkadaşıyla berabermiş. On buçukla, on bir arası gelirim diyor.
— İyi ya. Ne desin çocuk? Lâle cigarasım tazeledi:
— Ne bileyim? Üstüme düşme n’olursun!
Sevim meraklanmıştı:
— Neyin va senin kuzum bu akşam?
— Hiç? Neyim olsun?
— Öyle sıkıntılı gibisin?
— Aldırma. Geçer…
— Çocuk fena bir şey söylememiş ki sana? Lâle duraladı. Gözleri cigarasının ucuna takıldı bir zaman. Mırıldandı:
— Söylemedi… Söylemedi ama, bilmem ki? Onun bu zayıf, bu kararsız hali arkadaşını iyice kuşkulandırdı:
— Sakın bir aptallık edeyim deme, diye kadın onun gözlerinin içine bakarak eğildi. Çocukluk etme, sonra karışmam… Lâle masanın üstündeki kibrit kutusunu parmakları arasında döndürde döndüre devam etti:
— Bilmem işte… Nasıl diyeyim sana?.. Başka bir şey söylemeliydi. Doğrusunu istersen, ne? Ben de bilmiyorum! Ama kaç gündür bekliyorum. Başka bir şey söylesin diye…
— Laf! Unut bu saçmalıkları…
— Değil! Hiç de saçma değil. Bugün beraberdik. Eskiden olsa meselâ üstüme düşer, olmaz dersem kızardı istediği şeylere. Bugün birkaç defa denedim oralı olmadı. Son günlerde soğudu o benden.
— Deli, sen de… Geçer bunlar!..
— Bilirim ben. Hissederim. Soğudu benden dedim ya… Salonun yarı ışıkları söndü. Caz başladı. Eski bir tangoydu çalan. Bir öğrenci Lâlenin, bir futbolcu Sevimin önünde dikildiler. Tango bitince, saksafoncu piyanonun üstüne bıraktı saksafonu. Kadınlar acele adımlarla yerlerine döndüler. Caz tekrar sustu. Kapıdan üç kişi girdi o sırada. İkisi İngiliz kumaşından spor ceketli, çizmeli, biri günlük kılıklı, üç kişi. Çizmeliler delikanlılık çağındaydılar daha. Üçüncü adam her bakımdan onların akranı değildi. Kâhyaları, şoförleri olabilirdi olsa olsa. Barın hemen hemen bütün garsonları gelenleri karşılamak için koşuştular. Gelenler büyük pamuk çiftçilerinin çocuklarıydı.
Çarçabuk toparlanan caz sevilen bir slovv’a başladı: I’d beetı kissed before. Yeni gelen üç kişi bir an girmekle girmemek arası kapının içinde duraladılar… Önden giren çizmelisi yeni başlayan caza ayağıyla bir iki tempo tutup, şarkıyı baş tarafından hafif mırıldandı. Sonra etraflarını saran garsonlar arasından koluyla yol açıp ilerledi. Bir iki adım atınca arkadaşlarına döndü:
— Siz bir yer beğenip oturun. Ben bu parçayı kaçırmayayım… Pisti geçti. Lâle’nin önünde durdu. Kendini beğenik bir edayla kadını selâmladı:
— Lâle hanım, benimle bir dans edersiniz herhalde? Lâle kalktı:
— Benim işim bu, dedi… Ayakta durabilecek gibi olduktan sonra, sizinle de, herkesle de ederim… Oğlan hoşlanmadı bu konuşmadan, somurttu.
— Beni herkesle bir tutmazsınız sanırdım… Kadının gözleri kapıdaydı hâlâ. Bir yandan da çalan parçayı mırıldanarak ayaklarına basmasından korktuğu delikanlının adımlarını kolluyordu. Bir müddet cevap vermeden, şarkıyı mırıldanmakta devam etti.
— Pek âlâ, dedi az sonra. Delikanlının yüzüne ilk defa doğru dürüst bakarak sözünü tamamladı: Sen başka tabiî. Seninle seve seve ederim. Gücenmedin ya bana? Neşelenmişti sanki. Bunları söylerken değiştiğine şaştı. Bir oyuna başlıyordu şimdi. Sanatının ustalıklarını deneyebileceği bir oyuna. O güne kadar biri barın gediklisi, öteki bardaki kadınlardan biri olarak tanırlardı birbirlerini. Erkeğe sokuldu biraz. Birden teklifsizliği daha da arttırdı:
— Yeni mi geldin Aydından?
— Yoo! Dün geldim.
— Aşkolsun! Demek dün akşam beni aramadın öyle mi? Şöyle yan gözle avına baktı. Erkeğin vücuduna değen her yerinden sözlerinin etkisini ölçtü. Tamamdı. Delikanlının gururu okşanmıştı şimdi. Kadının önemsiyeceğini umarak:
— Dün akşam Göl’deydik diye kabardı. Kurtulamadık!
İzmirde bir gazino.
Kadın vücudunu onun vücudundan ayırdı. Açıldı. Gözlerini onun gözleri içine dikerek sitem etti:
— Kimbilir kiminle aldattın beni dün gece orda? Çok mu güzeldi bari? Delikanlı dün geceyi baştan sona anlatmaya hazırdı:
— Sorma, diye başladı. Önce rakıyla başladık. Sonra viski. Derken şampanya… Hâlâ kendime gelemedim… Kadın sokuldu tekrar:
— Sen sorduğuma cevap ver? Yanınızdaki kadınlar benden güzel miydi? Aydınlı elinden geldiği kadar umursamaz görünerek yarım ağızla gülümsedi:
— Geç canım!.. Caz sustu. Lâle delikanlının elini bırakmadan masasına doğru ilerledi birkaç adım. Sonra pistin ortasında ondan ayrıldı. Masasına doğru hızlandı. Pistin ortasında kalan erkek şaşkın, Lâlenin arkasından yetişti. Mırıldandı:
— Şey… Bir şey içsek… Lâle geri döndü. Gülümsedi. Erkek tekrar etti:
— Bizimle bir bol içersin herhalde? Kadın delikanlının arkadaşlarının oturduğu masaya baktı:
— Tabiî dedi. Neden içmeyeyim? Sonra ona danışmaya lüzum görmeden, kendi masalarına dönmüş oturan Sevime yöneldi:
— Gel Sevim! Sevim kararsız bekledi. Delikanlı atıldı:
— Tabiî, tabiî. Sevimi ayıracak değiliz. Affedersin, akıl edemedim. İçkiliyim ne de olsa… Lâle güldü: — Aldırma canım. Sevim de arkadaşınla oturur diye söyledim. Sevim kalktı. Garsonlar Aydınlıların masasında çarçabuk kadınlara yer hazırladılar. Baş garson karşılarında dikildi. Delikanlı Lâleye baktı. — Tabiî, bol, dedi Lâle. Sonra garsona döndü: Hişşşt bana bak! Kazıklamaya kalkmasınlar, ona göre…
Bu ilgiden hoşlanan erkek güldü:
— Meyve de… Garson eğildi:
— Üzüm? Şeftali?
— Üzüm de, şeftali de.
— Size? Ne emredersiniz?
— Bize anasonlu ayran!.. Hep birlikte kahkahayla gülüştüler. Garson bozmadı.
— Baş üstüne. Çerez? Lâle atıldı:
— Öff! Uzatmasana canım! Ne getireceksen getir işte… Garson çekildi. Aydınlı dans ederken tamamlıyamadığı dün akşamın hikâyesine başladı:
— Dün akşam, üçümüz, belki bir ton içtik beraber. Önce rakıyla başladık… Öteki çizmeli delikanlı sözünü kesti:
— Cüşş ayı! Ne bu? Bir ton! Manda mısın mübarek! Ölçülü konuş… Tekrar hep birlikte kahkahayı bastılar. Birinci boller içildi. İkinciler geldi. Erkeklerin kadehleri yenilendi. Sevim yavaşça Lâlenin kulağına eğildi:
— İyi yapmadın. Günay neredeyse gelir… Lâle, Sevim’in kadehini eline tutuşturdu.
— Keyfimi kaçırmanın sırası mı şimdi? İç bakalım… Caz başladı. Dansa kalktılar. Dansın sonunda Lâle delikanlıya, “Locaya çıkalım” dedi. Herkesin gözü önünde rahat etmiyor insan.” Masa olduğu gibi kaldı. Garsonlar locaya üçüncü bolleri getirdiler. Lâle locanın önünde, kapıya karşı oturuyordu. Gözleri ikide bir kapıdaydı hâlâ. Erkekler çakırkeyifti. İlk delikanlı dün geceden, pamuklarından, otomobilinden anlatıp duruyor, Lâleye de asılmaktan geri kalmıyordu. Lâleye:
— Göl’e gittin mi hiç? dedi bir ara.
İzinli gecelerinde, Günayla bazan giderlerdi ama, Lâle yapmacık bir özentiyle boynunu büktü:
— Bizim Göl’e gidecek vaktimiz mi var. Allahaşkına? Her gece burada kapanıp kalıyoruz.
— Ben patronun gönlünü ederim hafta arasında…
— O zaman giderim tabiî… Az sonra delikanlı konuyu değiştirdi:
— Denize gidiyor musun? Öğleden sonra Günayla denizdeydiler. Açık tuvaleti denizle, güneşle içli dışlılığını saklamıyordu.
— Bir yere gittiğim yok vallahi. Koca yaz geçti. İki üç defa ya gittim, ya gitmedim. Delikanlı kasıldı:
— Benim spor Oldsmobil’le geldik. Aydından. Lâle:
— Biliyorum, dedi. Fes rengi değil mi? Aydınlı sandalyesinde geriye kaykıldı:
— Daha seni atamadık ama o arabaya!.. Masadakiler tekrar yüksek sesle gülüştüler. Delikanlı devam etti:
— Yarın Çeşmeye kadar hep birlikte bir uzansak, ne dersin? Ha..? Lâle elindeki kadehi çaktırmadan yere döktü:
— Olur tabiî. Yarın sabah otele telefon et… Delikanlı söze hiç karışmayan üçüncü adama sordu:
— Ne kadardı Çeşme?
— 96 kilometre. Tekrar Lâleye döndü:
— Onda yola çıksak, on bir buçukta rahat rahat plâjdayız. Lâle tekrarladı:
— Olur. Sen otele telefon et. Sevimle ben hazırlanır bekleriz… Delikanlı konuyu genişletti:
— Ne araba vallahi. Bir senedir Aydından buraya birinci vitese düştüğümü bilmem… Lâle, Sevimin masanın altından hafif ayağına bastığını duydu. Başını kapıya çevirdi. Baktı: Günay gelmişti. Delikanlı kapıdan bir iki adım atıp, sakin durdu. Barın içine bir göz gezdirdi. Aradığını bulamayınca, Amerikan bara döndü. Lâlenin barın bütün gürültüsünü bastıran kahkahaları bundan sonra başladı. İlk kahkahayla localara doğru dönen Günay, Lâlenin, geldiğinden habersizmiş gibi locasındaki erkeklere kadeh kaldırdığını, her tarafı sarsıla sarsıla güldüğünü gördü. Kahkahaları duymamazlıktan gelerek, sırtı piste dönük, Amerikan bara yerleşti. Az sonra Lâleyi kendisini kollarken yakalayacağından emindi. Barmen:
— Buyurun Günay bey, dedi. Hoşgeldiniz. Nasılsınız? Günay:
— Teşekkür ederim Yusuf, dedi. Rakı içtim dışarda. Karıştırmayayım. Yusuf hafif eğildi:
— Nasıl isterseniz. Susuz bir kadeh rakıyı, bir tabak şamfıstığıya birlikte Günayın önüne sürdü. Locadaki erkekler Lâle ile Günayın yakınlıklarını bilirlerdi. Arkadaşları Aydınlıyı dürterek Amerikan barı gösterdiler. Aydınlı Günayı gördü. Lâleye döndü:
— Bak, kim geldi. Karşılamıyacak mısın? Lâle gürültülü bir kahkaha daha attı:
— Bana gelmedi ki! Burası bar. Canı isteyen gelir. Günay kahkahayı duyunca döndü. Locadakilerle göz göze geldi. Lâleyi de, karşıdan karşıya tanıdığı Aydınlıları da sakin, hafif bir gülümseme ile selâmladı. Hiçbir öfke, kıskançlık kokusu yoktu selâmında. İşte Lâleyi büsbütün yıkan bu selâm oldu. Locaya giren garsona çıkıştı:
— Su gibi getirme şu bolleri sen de… Arkasından daha gürültülü bir kahkaha atıp kadehini kaldırdı. Kadınların bu türlü kahkahaları kadar acıklı şey azdır yeryüzünde… Yusuf, tekrar sırtını piste dönen Günaya yaklaştı:
— Üzülmeyin beyim, dedi. Bunlar böyledir. Günay kadehinin içine bakarak omuz silkti:
— Bir şey yok ki üzülecek!
— Aklınca kıskandıracak sizi…
Günay sözü değiştirmek istedi:
— Bir şey iç benden. Onun bileceği şey… Bir cigara yaktı. Bi cigara da Yusufa uzattı. Yusuf tekrarladı: — Bunlar böyledir işte. Sonunda cibilliyetlerini belli etmeden rahat edemezler! Günayı ilgilendirmedi bu sözler. Tuvaletten dönen kadınlardan biri yanından geçerken takıldı:
— Enişte, yalnızsın galiba! Günay kadına döndü:
— Ne o, acıdın mı?
— Niye acıyacak mışım? Beter ol! Kazın uzaklaştı. Günay piste dönük kaldı. Ne tuhaf? Hiç hatırlamadığı, ilk defa girdiği bir yerdeymiş gibi geliyordu ona. Ne işim var burada diyeceği geliyordu kendi kendine. Localarda kadınlarla erkekler, sarmaş dolaş kadeh kaldırıyorlar, gülüşüyorlardı. Localardan birinde de bir kadın, bütün kadınlardan çok içiyor, bütün kadınlardan yüksek sesle gülüyordu. Tanıyor gibiydi o kadını. Hepsi o kadar…
— Yusuf, diye seslendi barmene. Barmen yaklaştı:
— Beni şöyle böyle üç senedir tanırsın değil mi? Adam gözkapaklarını kısarak şöyle bir hesapladı:
— Üç sene oldu galiba…
— Ne tuhaf! Ben geçen sene gene böyleydim… Barmen anlamadan doğruladı:
— Böyleydiniz tabiî… Günay devam etti:
— Hayır, onu demedim. Geçen sene gene Lâle buradaydı değil mi?
— Buradaydı. İki sene oldu o İstanbul’dan geleli.
— Ama ben geçen sene bara gelirken Lâle gelmezdi aklıma. Çıkıp gittikten sonra da Lâleyi hatırlamazdım…
— Tabiî. O zaman bir şey yoktu ki aranızda!.. Günay Yusufun dediğini duymamazlıktan gelerek devam etti:
— Sonra, bir sene kadar önce, Lâleyi bütün kadınlardan ayrı gördüm bir gece. Gülse, başım ağrıyor dese, topuğu takılsa, ne bileyim, her ne yapsa aklımda kaldı. Onu gördüm, onu işittim.
Ama şimdi değişik gözle bakınca eskisi gibi oldu gene. Öteki localardaki kadınlardan ayıramıyorum onu da… Yusuf doldurduğu iki kadeh votkayı Amerikan barın önünde servis bekliyen garsonlardan birine doğru itti. Tekrar Güna- ya döndü:
— Yoo! dedi. Neme lâzım. Allah için söylemeli. Güzel kadın Lâle. Öteki kadınlar onun eline su bile dökemezler… Günay kadehini devirdi. Pantolon cebinden çıkardığı bir on liralığı Yusufa uzattı.
— Güzel olmak başka, bu iş başka Yusuf, dedi. Hesabımı alıver. Yusuf paranın üstünü bir tabağın içinde geri verdi.
— Ne o? dedi. Lâlenin inmesini beklemeyecek misiniz? Daha erken sayılır… Günay Yusuf’un bahşişini ayırdıktan sonra paranın üstünü aldı.
— Erken değil. On bir buçuğa geliyor. Ne zamandır on ikiden önce yatağa girmedim. Bu akşam gidip bir doya doya uyumalı… Hadi eyvallah! Kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Yusufun arkasından, “Güle, güle” dediğini duydu. Lâle onun gitmeğe hazırlandığını görünce, ne yaptığını düşünmeden, yetişemem korkusuyla, yanındaki erkeği iterek locadan fırladı. Locanın merdivenleri barın giriş kapısındaki hole inerdi. Holde Günay’la karşılaştılar. Günay’m önüne geçti:
— Nereye?
— Gidip yatacağım.
— Bu saatte mi?
— Niye olmasın? Kadın ellerini Günayın ceketinin yakaları altına götürdü.
— Off! Bırak şimdi bunları. Aksileşme n’olursun.
— Ne yaptım? Bir şey yapmadım ki!
— Başlama gene. Hadi geç içeri, otur… Günay sustu.
— Sahiden kıskandın mı?
— Söylesene?
— Off! Böyle buz gibi durma karşımda. Konuş hadi.
— Ne diyeyim bilmem ki?
— İstersen hemen bırakayım onları. Hadi geç otur. Şimdi inerim. Günay onun ellerini eline aldı.
— İstemez, diye mırıldandı. Geçti artık. Beyhude kendini zorlama. Kırılmayalım birbirimize… Kadın topuğunu hafif yere vurdu.
— Off! Bu benim aptallıklarım! Sarhoşum da. Daha bu akşam gitme n’olursun.
— Üzülme. Elimden bir şey gelmez. Eskisi gibi olamayız artık.
— Biliyordum zaten ben… Erkek açıklamada bulunmayı lüzumsuz buldu.
— Öyleyse, Allahaısmarladık. Başka zaman konuşuruz. Kadın bitkin mırıldandı:
— Yarın telefon et olmaz mı?
— Bakalım, fırsat bulursam ederim. Günay ayrıldı. Lâle dönüp locanın merdivenlerini çıktı. Merdivenlerin üst başında Sevimle karşılaştılar. Sevim sordu:
— Ne oldu? Gitti mi?
— Gitti.
— Üzülme. Yarın gene gelir… Lâle durgunlaşmış bir sesle:
— Gelmez artık, dedi. Bir daha gelmez. Ben bilirim. Birlikte locaya girdiler. Aydınlı kolunu Lâle’nin beline attı.
— Gel bakalım benimki… Lâle ne yaptığını bilmeden kolunu itti:
— Sus be aptal!.. Bozulan adam kolunu tekrar Lâle’ye uzattı:
— Haa? Ne dedin? Lâle delikanlım kolunu elinden tutup yavaşça indirdi. — Affedersin, dedi. Sarhoşum galiba. Beni çok içirme n’olursun! O gece bir daha gülmedi.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nietzsche: “Rastlantılardan, dış uyarımlardan elden geldiğince kaçınmalıdır insan…”

Her türlü okuma benim için dinlenmeden sayılır; dolayısıyla beni kendimden çekip alan, başka bilimlerde, başka ruhlarda gezmeye çıkaran, artık önemsemediğim...

Kapat