Caz Yeşilinden Yeşil Caza Yeni Sermayenin Sanatla İmtihanı

“Hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar sanatsal, düşünsel üretime baktıklarında hep solu gördüler. Hep solcu yazarlar, şairler alkışlandı. Hep solcuların yazdıkları gençlere yol gösterdi, büyük salonları hep onlar doldurdu. Bir türlü “o seviyeyi” (o seviye her neyse) tutturamadılar. Başlarını çevirdiler Neruda çıktı karşılarına. Resim almak istediler Picasso çıktı. İnsanlığı merak ettiler Sartre dikildi karşılarına. Zaten Nazım Hikmet’in hiç yaşamamış olmasını istediler.”

Dönüp dolaşıp gelecekleri yerdeler artık. Yıllarca hem nefret ettiler hem de onların olduğu yerde olmayı istediler. Ve şimdi oradalar.

Örneğin İstanbul kitap fuarında parayı basıp gazeteleri için açtıkları “yeni ve kaliteli” standı “sanki küçük çaplı bir Hyde Park” olarak tarifliyorlar (E. Dumanlı, Zaman, 09.11.2009). Kendi okuyucusu değil ama diğerleri, benzemek istedikleri, yerine geçmek istediği kişiler bilsin istiyorlar, kendilerinin de dünyanın emperyal merkezlerindeki nadide parkları bildiğini, gezdiğini, gördüğünü.

Hyde Park’larını sevsinler. Gösteriş istiyorlar. Görünmek istiyorlar. Onlar gibi olmak istiyorlar. Alkol kullanmayan, ağzına ülkenin stratejik önemini, milli değerleri evrensel değerlerle buluşturmayı ve hoşgörüyü dolamış, kozmopolitlikte sınır tanımayan yeni sürüm Koçlar, Sabancılar, Şahenkler olmak istiyorlar.

Çünkü paraları var. Camilere halı ısmarlayıp rahatlama devri bitti. Yetmiyor artık. Son yirmi yılda teşviklerle, kayırmalarla büyüdüler. “İkinci kuşak şirket sahipleri genellikle babalarından farklı olarak yurtdışında tahsil görmüş, yabancı dil bilen kişilerden” oluştu (E. Dumanlı, Zaman, 24.10.2009). Şimdi lüks konutlarda yaşıyorlar, lüks arabalara biniyorlar, el yapımı işlemeli saatler takıyorlar, boyunlarını hafifçe sağa kıvırıp ellerini yanaklarına yasladıkları fotoğraflara pozlar veriyorlar.

Yeni bir düzlemde moderniteyle tanıştıklarını düşünseler de paranın gücüyle tanıştılar ve çok sevdiler. Doksanlara damgasını vuran restorasyon dönemi akıllarını başlarına getirdi. Çağı kavradılar. Çünkü bugün “tekarüb-i zaman” (sürat çağı) yaşanmaktadır. Çünkü artık paraları var, hem de çok paraları var. Uçağa atlayıp Hyde Park’ta iki tur atıp memlekete geri dönüyorlar. Ve parayı daha fazla görünür kılma ihtiyacındalar.

Bu nedenle hayıflanıyorlar: “Türkiye gerçeğini kavradık, ticaretin evrensel kurallarını hemhal ettik, rekabette öne geçtik de neden biz de onlar gibi kültür ve sanatı kanatlarımız altına alamıyoruz? Neden muhafazakâr sermaye kültür ve sanata mesafeli?” diye soruyorlar (E. Dumanlı, Zaman, 24.10.2009). Ya da bir diğeri çıkıyor ve isyan ediyor: “Belediyelerimiz, yayınevlerimiz kitap fuarlarına para akıtıyor, destekliyor ama onur konuğu olma zevkini hep solculara, hep solculara tattırıyorlar. Bize ne zaman sıra gelecek?” (İ. Pala, Zaman, 03.11.2009).

Ama bu isteklerde iki ayrı boyutun olduğunu görmek gerekiyor. Birinci boyut, sanatsal üretimde 20. yüzyıl boyunca belirginleşen sağ ve sol arasındaki farklılığa dairdir. Bir diğer boyut ise özgürleşmeyle ilgilidir.

Sermayenin sanata olan ilgisi, desteği sadece vergi indiriminden ibaret değildir. Nurdan Gürbilek’in deyimiyle sanata, kültüre ayrılan para patronu özgürleştirir. Çünkü iş başında olan reklamdır, vitrinde olmaktır (N. Gürbilek, Vitrinde Yaşamak, sf. 32). Bu durumu bizzat kendi gazeteleri çok özgün kelimelerle anlatmayı başarmaktadır: “Böyle bir festivale [Tanpınar Edebiyat Festivali] sponsor olan şirketin kazanacağı prestij ve sanatçıya yapacağı destek ötelenmeye değer mi?” (S. Özarslan, Zaman CumaErtesi, 31.10.2009). Gerçekten değmez.

Çünkü istedikleri, talep ettikleri, arzuladıkları vitrindir. Şimdi para onlardadır ve vitrinin değişmesi için bastırmaktadırlar. Çünkü vitrinde sergilenmek, parayı ve sahibini özgürleştirmekte, arkasındaki eşitsiz dünyayı görünmez kılmaktadır. Beşir Ayvazoğlu ne güzel anlatmış: “Vehbi Koç, eminim sanattan hiç anlamıyordu; ama çocukları sanata ve kültüre yatırım yapmanın hem hayatlarını zenginleştirdiğini, hem prestij kazandırdığını, hem de ekonomik değer ürettiğini çok iyi biliyor.” (B. Ayvazoğlu; Zaman CumaErtesi, 31.10.2009).

20. yüzyıl boyunca çok acı çektiler açıkçası. Hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar sanatsal, düşünsel üretime baktıklarında hep solu gördüler. Hep solcu yazarlar, şairler alkışlandı. Hep solcuların yazdıkları gençlere yol gösterdi, büyük salonları hep onlar doldurdu. Bir türlü “o seviyeyi” (o seviye her neyse) tutturamadılar. Başlarını çevirdiler Neruda çıktı karşılarına. Resim almak istediler Picasso çıktı. İnsanlığı merak ettiler Sartre dikildi karşılarına. Zaten Nazım Hikmet’in hiç yaşamamış olmasını istediler.

Geleneksel sanatlara sarıldılar ama sanata-kültüre yatırım yapan (!) sanat sevicileri de onları görmedi, görmezlikten geldi. Yani… Yani ne zaman önlerine baksalar hep kültür ve sanatla aralarındaki derin uçurumu gördüler. Eli kalem tutanları yıllardır bunun aşağılığıyla yazdı ve yaşadı.

Aslında son on yıl içindeki liberalleşmeyle rahatladılar. Kitap ekleri çıkarmaya başladılar ve ülkede ne kadar solcu varsa (solcudurlar, değildirler ya da kendilerini bu şekilde tanımlıyorlardır ya da tanımlamıyorlardır ama genel algıda yerleri soldadır) en az bir kez göründü dergilerinde. CumaErtesi ya da pazar eklerinin sayfalarını, hem gıpta ettikleri hem de ürktükleri burjuva dünyasının değerlerine sonuna kadar açtılar. Defileleri, moda haftalarını, derin mevzuları, rock gruplarını, film yönetmelerini konuk ettiler. En iyi görsel tasarım ödülü kazandılar.

Tıpkı kitap fuarındaki görkemli stantları gibi vitrini hep “yeni ve kaliteli” tutular. Hatta bu konuda o kadar istekli ve iddialı oldular ki örneğin albümü çıkan her rock grubun en az bir röportajı gazetelerinde, dergilerinde bulunabilir hale geldi. Halbuki bu liberalleşme (1996’da başlayan restorasyon dönemidir kendisi aslında) döneminden önce rockçı dediğin zındığın tekiydi.

Ama ne yaparlarsa yapsınlar “Anadolu Kaplanları” sanata yatırım yapmıyor! Sağ düşünce ticarette, siyasette olan endamıyla kültür-sanat alanında boy gösteremiyor. Sebebi de hazır: “Sol etten bir duvar ördü!” diyor bir tanesi (E. Dumanlı, Zaman, 25.10.2009). Bir diğeri ise “Ama artık çok iyi biliyorum ve defalarca tecrübe ettim ki bu eski tüfek 68 kuşağı dünyadan çekilip gitmeden o öteleyici anlayış da ülkemizin semalarından gitmiş olmayacak.” (İ. Pala, Zaman, 03.11.2009).

Hep imrenilen hem de nefret edilen bir hayranlığı içermektedir bu sözler. Hem kültürel-sanatsal üretimde referansınız sol (ki onlara göre sol görünen, siyasi ve ideolojik düzlemde sol olmayabilir) olacak hem de solu kendinize hep engel olarak göreceksiniz. Aslında hayranlığın içeriği anlaşılırdır: Gördükleri sol gibi vitrinde, gündemde, gözler önünde olmak, takdir görmek, yeri geldiğinde desteklenmek istiyorlar. Yöneten onlar ya! Okunan, tartışılan, özel hayatı dillere dolanan da onlar olmak istiyorlar. Lanetli liberalizmin lanetli hastalığına yakalanmışlar, “tekarüb-i zaman”da onlar da bir şey olmak istiyorlar.

Soldan kaçanların, soldan düzenin çarklarına devşirilenlerin sponsorluk düzeneğini şimdi kendileri için istiyorlar. Ve para onlarda olduğu sürece bunu da alabilirler. Hatta almalılar, çünkü nefret ettikleri, ürktükleri sol için sermaye desteği, yaratıcılığı körelten bir vitrin süsünden başka bir şey değil!

Gelelim sağ ve sanat meselesine. Sağın ya da muhafazakârlığın sanatsal üretimle arasındaki mesafe sadece parayla, cilayla, vitrinle mi ilgilidir? Çünkü meseleyi bu eksende tarif ediyorlar: “Sol, işe yaramaz bilgileri bile allayıp pullayıp bizi hayrete düşürecek bir vitrin ile gözümüze sokarken biz çok değerli bilgileri işporta malı haline dönüştürmekte ısrar ediyoruz.” (İ. Pala, Zaman, 03.11.2009). Yoksa ortada yapısal bir mesafe mi vardır?

Şimdilerde parayla kapatmaya çalışsalar da üstüne kafa yorsalar da sağ düşünce ile sanatsal, düşünsel üretim arasında yapısal bir mesafe bulunmaktadır. Nasıl olmasın ki! Sanatsal üretimin, örneğin edebiyatın gücü, etkisi insanı insana anlatmasından gelmektedir. Eğer siz dünyanızı çeşit çeşit insan hallerine kapatırsanız, bazı alanları yasaklı, içine girilmez ilan ederseniz sanatınız da bir süre sonra sığlaşır. Burada insan halleri ile ilk akla gelebilecek yasaklı durumlar keyif verici maddeler ya da cinsellik olabilir ama bu bir yanıltmacadır.

Sanatsal üretimde örneğin bir hafızın rap aşkını anlatabilmek için de insanın sınırlarına daha derinlemesine ulaşabilmek gerekiyor. Bunun için ise insanın yaratıcılığına kulak vermek, onu görmek ve öbür dünyanın da bu dünyada icat olduğunu hissedebilmek gerekiyor.

Malumdur! Yıllardır bankalar caz festivali düzenler, çeşit çeşit cazcıları getirirler. Garanti Bankası buna bir slogan bile buldu: Caz Yeşili. Şimdi sermaye değişiyor ya Yeşil Caz bulunur mu belli olmaz! Abdullah İbrahim’i davet edebilirler. Ya da Ömer Faruk Tekbilek üstüne Mercan Dede dinleyebilirler. Hatta dergâhtan çıkan yeni sesleri de festivale katabilirler. Para varken yapmalılar da…

Ama yine de sağın yapısal sorunları nedeniyle sanatla aralarındaki mesafe kapanmayacaktır. Dönem olacak, mesafe azalacaktır ama insanın derinliğini araştırmaya dalamayacakları için, tam da düşünceleri insanın derinliğini, yaratıcılığını dışladığı için hep bir uçurum kalacaktır.

Hadi yazarları, şairleri ve doğrudan siyasal kimlikleri olanları geçelim. Ama insanı bastırdıkları için örneğin bir Sadri Alışık, bir Münir Özkul çıkmayacaktır içlerinden. Bir Kemal Sunal gibi güldüremeyeceklerdir insanları.

Beğenelim beğenmeyelim, Yılmaz Erdoğan’ın BKM Mutfak Oyuncuları gibi genç ve dinamik bir toplulukları olmayacaktır onların. Uykusuz gibi bir karikatür dergileri olamayacaktır. Kriter tuttukları ödülleri Nuri Bilge Ceylan, Manga alacaktır. Hatta iç fırtınaları, çelişkileri ve insanlığıyla bir imamı beyaz perdeye en güzel Cem Özer yansıtabilecektir (Âdemin Trenleri). Ya da hafızlar hocalarından gizli gizli rap yapacaktır ve hedefleri “ileride Ceza olmak” olacaktır.

Ve paraları çoğalmış olsa da onların durdukları yerden bu insanların tamamı, hep solda görünecektir. Ve bizim durduğumuz yerden bakınca da hep bize yakın olacaktır sanat.

Tolga Binbay
(sol)

“Caz Yeşilinden Yeşil Caza Yeni Sermayenin Sanatla İmtihanı” üzerine bir yorum

  1. Ne güzel kendimizin ve gücümüzün farkında olmamız. Bütün bu sanatsal kabiliyete ve doğayı yorumlayıp yeniden yaratma kabiliyetine sahipken değişimi başkalarının gerçekleştirmesinden korkmak gereksiz. Para onlarda ama güç bizde ve öyle olmaya devam edecek. Yeter ki onların “Yaratmak Allah’a mahsustur.” söylemlerine boyun eğmeyelim. Yani yaratma gücümüzü paralarıyla değiş tokuş etmeyelim. Belki bir paradokstur ama para bizde olsaydı bu gücü kendimizde bulamazdık..

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Nefs kavramı ve insan varlığının özgürlük olanakları – Alişan Şahin

Ma'na bahrine daldık Vücud sehrini kıldık İki-cihan ser-teser cümle Vücud'da bulduk Yunus Emre Nefs, ilk çağ felsefecilerinden ve ilk dinsel...

Kapat