Nefs kavramı ve insan varlığının özgürlük olanakları – Alişan Şahin

Ma’na bahrine daldık Vücud sehrini kıldık
İki-cihan ser-teser cümle Vücud’da bulduk

Yunus Emre

Nefs, ilk çağ felsefecilerinden ve ilk dinsel oluşumlardan beri insanın ilgi alanının içinde olup, devamlı surette insanoğlunun fikri dünyasını meşgul edegelen ve üzerinde durulması gereken kavramlardan biri.
Nefs, insan varlığının manevi evreninin bütününü ve insan varlığının kendini bilmesinin ifade edilmesindeki ana manaya işaret eder.
Düşünce geleneğinin üretimleri sürecinde bu kavrama yaşamsal anlamlar atfedip, yaşamla olmazsa olmaz bağlar kuran en önemli oluşum, tasavvuf ve tasavvuf tarikatları olmuştur. Batı felsefesi ise bu kavramı salt kavram olarak ele almış ve değişik merhalelerde analiz etmeye yanaşmıştır.
Bu kavramın vurgu yaptığı asıl merhalenin tahlil edilebilir yeri tam olarak dinin, başka bir ifadeyle ‘ethik’in kapsamındadır; asıl ana vurgusu ise yaşamın içidir. Nefs, toplum yaşamı içinde kendine biçtiği yerlerde, insan varlığının1 kendini tanımasına ve kendini kılmasına doğru bir atılımının temel kavramıdır. Bunun Nietzsche’deki adı “üst insan”, tasavvufta ise “ehl-i kamil”dir. Kavramın yanlış anlaşılmasının önüne geçebilmek için şunu vurgulamakta yarar vardır: Bu kavram toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve toplumun kendini sağaltabilmesi için ortaya sürülen bir kavram değildir; tam tersine varlığın alemde kendini anlamlı özgün ve temiz kılması için, yaşamın sürdürülebilirliğinin işareti olarak vardır. Nefs, toplumsallık kavramından çok, “şahsiyet”2 kavramı çerçevesinde içinde ele alınması elzem olan bir kavramdır. Toplumsal manası, en fazla, varlığın sınırlı sayıda insanın yaşadığı cemaatin içinde kendini o cemaatten ayrı ve aynı, hatta ayrık kılabileceği manayı gerçeklemesiyle ortaya çıkar. “Şahsiyet”, kendini kendi iç süreçlerindeki ve cemaatini kendinin “diğerleri” neznindeki ayrı ve kendine has varoluşsal duruşlarının muhtemel kötülüklerinden korumaya yönelik alacağı tedbirlerin toplamı olarak bu kavrama ihtiyaç duyar; anlamlı ve dengeli bir kendini kurma sağlayarak yaşamı tüketme ölçüsü olarak nefse vurgu yapar.
Nefs hakimiyeti en basit manasıyla ihtirasları itici bir terbiyedir; nefs sorumluluktur. Yaşamın içinde akıp giden varlık, bu akis içinde kendini kılmanın ilk koşulu olarak tanınmak güdüsüyle ve oraya atılmış varlığıyla kendini devingen kılarken, “başka”sını ve “başkası”ndan hareketle kendini kurma sürecine girer. Bu varlığın kendini ‘yapma’ sürecidir. Bu yapma sürecinde varlık hareketine “taklit”le başlar ve bu taklidin “aşılma”sının ertesinde, kendini bulma ve tanıma ve “kendi olma”sürecine varır.
Varlık bu süreçte, içten ve dıştan sınırlanmışlıkların ayırdına varır. Sınırlanmışlıklarını, iki adet fiziksel engel ve iki adet ruh-hali engeli olarak kaba bir şekilde tanımlayabiliriz.
İki fiziksel engelden ilkini, varlığın içine atılmış olduğu boşluğun kısmi sınırlanmışlığını oluşturan, varlığın uzerinde durduğu mekan ve bu mekanı dolduran “başkası”olmayan nesneler olarak açıklamak mümkündür -ki buna üzerinde durulan mekanı paylaşmakta olduğu başka varlıkların ürettiği diğer nesneleri de dahil etmeliyiz. Bunlara kimi yazarlar ikinci doğa demektedir; fakat bu ifadeye, doğanın “ilahi” düzenine ve doğanın doğallığına vurgu yapmadan oluşturulmuş bir tanımlama çabası olarak bakmak lazımdır. Benim kanımca, bu ikinci doğa denilen şey anti-doğa’dır. İkinci fiziksel engel ise varlığın kendi biyolojik varlığıdır.
İki ruh hali engelinin ilki, varlığın “başkalarının mekanında” edinmiş olduğu kurallar ve normların varlığı, bu kurallar ve normların oluşturduğu çemberin dışına çıkmasını engelleyen ve kendini kendi olarak bulamama ve kendini kendinde bağımsız bir öz varlık olarak kuramama halidir. Yani diğer bir ifadeyle, asi ya da uysal olmak dengesi içerisinde, asi ve uysal olma durumlarının değişik kombinasyonlarından oluşan, “başkalarının mekanının bir ferdi” olarak varlık. Diğer ruh-hali süreci ise, varlığın kendi içindeki tüm samimiyetinin dışa yansımayan ve yansıyamayan taraflarının varlıkta yarattığı çift öz bilinç hali yaratmasıdır. Ve bu çift öz bilinç, varlıkta ‘kendini bir tekillikle dışarı doğru fışkırtma’ olasılıklarını yaratır.
Varlığın kendini yapma süreçleri tabii ki sadece ilişkiler ve kendine “bakma” sürecini kapsamaz. Buna varlığın kendini yaparken Heidegger’in tabiriyle “el-altında-olan” aletler ile ilişkisini de vurgulamakta yarar vardır. “Başkası” alanında kendini var kılma çabalarında “başka”sı ile ilişkilerde oluşan normlar, varlığı çeşitli seçeneklerle yaşamaya mahkum kılar. Bu alanda varlık, iyi-kötü, güzel-çirkin ve doğru-yanlış’a ilişkin edinmiş olduğu değerleri kendi uzviyetinde rasyonelleştirebilecek karşılastırmalı bir durum içerisinde bulur. “Başkası alanı”ndan tekrar kendine dönen bu sirkülasyon, kendini kendine hakim kılabileceğine ve kendinin üstesinden geleceğine dair bir savaşma isteği uyandırdığında varlık, nefs kavramının alanına döner. Bu durumda varlık arzular ve “başkası”nı sorgulamak zorundadır.

Arzu ve Nefs İlişkisi

Arzu kavramı ile nefs arasında bir kesin zıtlık var mıdır? Kanaatimizce hayır. Ya da arzusuz nefs olur mu? Hayır. Nefs bir Aşk’tir. Adı aşk olan bir şeyin arzusuz olduğu söylenemez.
“Arzu” kavramı “ihtirassız” bir hal’i ifade eder. Bu manada nefs hakimiyeti dünyevi yaşamda ihtiraslı arzu karşısında varolan başkaca bir haldir. Nefs toplumsal yaşam içerisinde şahsın “başkası”na karşı duymuş olabileceği ihtiraslara karşı denge vazifesi görürken, şahsın ihtirasının, varlığın yönelebileceği ve ulaşmaya değer bulacağı kategorilere, anlamlı bulabileceği hedeflere kenetlenmesinin yollarını da açar.
Arzudan hareketle aşka vurgu yaparken, bu aşkın içerdiği arzu ya da bu arzunun icerdigi aşk kendi içinde statik bir bütünlük oluşturur. O sabitliğiyle kendi sınırlarını aşamaz. Arzunun ihtirasa dönüşmesinde temel engelleyici faktör, nefs hakimiyeti halidir.
Nefs hakimiyeti bu minvalde başkasını yoksayan ve başkasız yaşamaya vurgu yapan bir şey değildir; (maalesef varlığın oluşunu başkasız düşünmek mümkün olmadığından) başkasıyla beraber fakat bir o kadar uzak ve bir o kadar ters, onlar gibi olmadan ve onlar gibi olmak zorunda kalarak, onların içinde ve kendi aşkınlığı içinde eriyerek yaşamın içinden akıp gitmenin anlamını ortaya koyar.
Nefs kavramı, “başkası”nı yok sayma lüksü bulunmayan varlığın “başkasıyla” yaşamak için kendini zorunlu olarak yönlendirdiği bir çeşit içine kapanma halinin ifadesidir. Bu arada varlık da cemaat alanında bir “başkası”dır. Herkes orada bir başkası ve birbirinin bir benzeri olarak bulunmaktadır. Bu minvalde iyilikler ve kötülüklerin baş müsebbibi varlıktır. Kodlanmış bir toplumsal yapıda iyilik ve kötülük kavramını insan teki için anlamlı kılan ve kültürel kodları yaratan varlık, bir başkasi/ları için cehennem ve bir başkasi/ları da onun için cehennem olacaktır.

Köle-efendi diyalektiği bağlamında fert/şahsiyet ve toplum ilişkisi

Salt fert/şahsiyet ile toplum ilişkisindeki bu gerilimi, köle-efendi ilişkisi diyalektiği ikileminde efendinin ve kölenin ikircikli haline vurgu yaparak yorumlamak mümkündür.
Yani iki bilinç arasında; bağımlı bilinç ile bağımsız bilinç arasındaki gerilimde, birbirlerini yoketmeyi göze alamayan karşılıklı bir gerekseme ve nefret üzerine oturmuş bu ilişki (ki gerçekten mis gibi yaşanan bir ilişki modu), birbirlerini yokedecekmiş gibi gerilimli statüko içerisinde yaşamı sürdürülebilir kılar. Birbirlerinden kopamayan ve ilişkisiz kalmayı göze alamayan -ya da yok edemeyen- bağımlı ve bağımsız bilincin bu hali, toplumsal yaşam için mevcut tüm özgürlük potansiyellerinin de önünü tıkayan temel argümandır.
Toplum, fert/şahsiyeti3 ezecektir ve fert/şahsiyet de o toplumu oluşturacak ve soyut kültürel kalıplar ortaya çıkarak tek tek fert/şahısların tekliklerinin ve ayrıklıklarının önünde bir engel teşkil edecektir. Varlık kalıplara sokulmaya çalışılacak ve fakat varlıktakı dışa doğru savrulmaya açık enerji, kendi şuursuz atılışlarıyla toplumu rahatsız edecektir. O tek’ler de buna uymayacaklar ya da uyamayacaklardır ve fakat onsuz da olamayacaklardır. Hem düşman yaratacaksın, hem o düşmani öldüremeyeceksin ve karşılıklı bir ölüm kalım savaşı gerilimi devam edecek.
Toplumsal yaşam ve onu oluşturan fert/şahsiyetin konumlanışında yaşanan bu gerilimli ilişkiden, tanımladığımız fertten ve ferdin içinde bulunduğu toplumsal zeminin sağlamlaştırıcı bir çimentosu olmasından hareketle diyebiliriz ki, ferdin tüm “özgürlük” talepleri, onun kendi varlığının statükosuyla kendini imkansız kılacak ve yaşadığı sadece özgürlüğü yaşamanın hissiyatından öteye gidemeyecektir. Şahsiyet tanımlamasını burada fert tanımlamasından daha başka bir yere koymamız, ferdin isyan halini ifade etmesine vurgu minvalindedir. Tüm toplumsal kimliklerden ve tanımlamalardan sıyrılmış ve kendini bulmak ve kılmak için bağımlı ve bağımsız bilinç arasındaki gerilimin ötesinde yer almaya aday bir kavram olarak şahsiyet, bir umudun işaretidir.
Bu minvalde: Özgürlük imkansız gibi görünmektedir…

Ve özgürlük…

Özgürlüğün imkansızlığına ya da imkanına vurgudan önce, bu kavramın anladığımız sınırlarını çizmekte yarar var. Özgürlüğü en başta bir yadsıma noktasından tanımlamak daha doğru olur. En genel anlamıyla özgürlük varlığın sınırlanmışlıklardan münezzeh olma halini ifade eder. Bu oldukça genel bir tanım olmasına rağmen, varlığın oluş halinin özgürlük kavramıyla yakınlığına ve uzaklığına ilgi çekmesi yüzünden oldukça işlevseldir. Dolayısıyla bu tanım bir çok noktada, varlığın saf bir özgürlük kavramına dair vurgusuna ilişkin konumunu da sabitlemektedir. Bu tanımda, sosyal bir yaşam içinde varlığın sınırlanmışlığından, tahakküm altındaki varlığın istemi olarak özgürlüğe kadar ve hatta varlığın “başkası” alanındaki çaresizliğine, kölenin efendi karşısındaki “özgürlük” taleplerine, varlığın uzviyetinden kaynaklanan manevi ve maddi sınırlanmışlıktan kendini kendi dışına atmasına da vurgu vardır.
Anlaşılacağı üzere özgürlük kavramı pozitif (nötr değil) enerjiyle yüklü ve devinime yönelikdir. Bu yönelmenin temel motivasyonu istemek (arzu etmek)tir. Ardında ise memnuniyetsizlik, rahatsızlık ve olduğu halde olmayı kabullenememe ve kendini başka şekilde görme ve kendini aşma isteği yatmaktadır.
Özgürlüğe ilişkin yeterli olabilecek bir tanım yapma imkanına sahip olabilir miyiz? Tabii ki hayır. Özgürlük kavramının alanı bütün yaşam ve varlığın varlık halinin toplamını, ontoloji ve metafiziği kapsamaktadır. Yaptığımız ise, kendimizce bir çerçeveleme denemesidir.
Nefs ise bir imkan olarak durmaktadır burada. İyi ve kötüyü tanıma çabasında olan varlık, alemde var olan her şeyin kendinde olduğunu kavradığında, iyi ve kötünün varlığın bünyesinde ve varlığın her hareketinin sonucunda üreyen şeyler olduğuna karar verdiğinde, cehennemin, varlığın bizzat kendisinde olduğuna karar verecektir. Bir yanının cehennem olduğunu gören varlık kendi bütünlüğü içerisinde cenneti ve cehennemi uzlaşır kılabilecek gücü kendinde bulabilir mi? Kendini arayan ve varlıktaki kötülüğün farkına varan veren fert, varlığı varlıktan aşkın kılmanın çabası içerisine girer ve savaşa başlar. Bu savaş, topluma ve kendine karşı verilen bir savaştır. Bunun açık manası, ferdin, varlıktaki kötülüğün (cehennemin), ihtirasın (tahakküm etme ve edilmenin) farkına varması ve kendine dönerek ve başkasından uzaklaşarak kendi kötülüklerinden başkasını ve başkasının kötülüklerinden kendini korumaya alması ve dünyevi ihtiraslardan kendini münezzeh tutması minvalindedir. Öyleyse varlığın diğer yanını oluşturan cennet (iyilik) nerededir? Bu sorunun yanıtı cehennemin varlığın neresinde olduğuna dair sorulacak yanıttan daha zordur. Çünkü çok açıktır ki varlığın her hareketinde her bir kötülüğü görmek mümkündür. Bilinçler arası ilişkilerde bu kötülüğü görmek mümkündür; toplumsal yaşamın kendisi binlerce kötülüğün ve cehennemin sergi alanıdır. Fakat bu sorunun cevabı ancak varlığın temayüllerinin “iyi” kavramının tanımı çerçevesinde değerlendirilmesi ile ortaya çıkabilir.
Bu cevabın ortaya çıkardığı başka bir soru var ve bu çok önemli: O halde iyi ne? Varlığın anlamlı bulacağı ve iyi kavramının çerçevesi içerisine alabileceği davranışlar ve kurallar nelerdir? Bilinir ki her yaşam biçiminin kendine göre oluşturduğu normlar mevcuttur ve bu normlar farklı farklıdır. Böyle, tüm insan varlığının ortak bir şekilde birbirine baglayan normlar ya da davranış kalıpları var mı? Buna yanıt vermek çok zor.4
Varlığın içindeki cennet ise, varlığın kendini içe çektiği ve kendini buyurucu kimliklerin her türlüsünden soyutladığı ve kendi iradesiyle kendini yapmak için kendisine karşı mücadelesinden galip çıktığı ve bu durumda büyük bir haz duydugu noktadadır.
Nefs kavramı işte bu noktada özgürleşme imkanı olarak özgürlük kavramının yakınında bir yerde durmaktadır.
Burada bu imkanı sadece, kendisi de bir imkan olarak var olan nefs kavramının üzerinden göstermeye çalıştık.

kara mecmua Sayı: 4

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Kemal Tahir’in Felsefi Düşüncesi ve “Devlet Ana” – Selahattin Hilav

"Bir yandan, sanatın gereklerine uymak yani somut olanı, canlı olanı, karmaşık olanı, dile gelmezi ortaya dökmek; bir yandan da sınırsız...

Kapat