Borges ve Özyaşam Öyküsü: Kör ve yalnız bir adam yazmaktan başka ne yapabilir ki?

0
215

“Hayatta olup bitenlerin farkına hep kitaplarda okuduktan sonra varmışımdır…”

Ailem ve Çocukluğum

İlk anılarım, durgun bulanık akan Rio de la Plata’nın doğu yakasına mı, batı yakasına mı, amcam Francisco Haedo’nun köşkünde uzun, aylak tatiller geçirdiğimiz Montevideo’ya mı, yoksa Buenos Aires’e mi uzanıyor, kestiremiyorum. 1899 yılında, Buenos Aires’de, kentin tam göbeğinde, Suipacha’yla Esmeralda arasındaki Tucuman Sokağı’nda, annemin ailesinin küçük, gösterişsiz evinde doğmuşum. O günlerin çoğu evinde olduğu gibi, annemlerin evinin de düz bir damı, zaguan denilen uzun, kemerli bir sahanlığı, su çektiğimiz bir sarnıcı, iki de verandası vardı. Çok geçmeden kent dışına, Palermo’ya taşınmış olsak gerek, çünkü yine çift verandalı, koca bir yeldeğirmeni tulumbasının bulunduğu bir bahçesi, bahçenin öbür yanında da boş bir arsası olan başka bir evi anımsıyorum hemen. O zamanların Palermo’su ,- bizim oturduğumuz Palermo, Senano ve Guatemala- kentin yıkık dökük kuzey varoşlarındaydı. Birçokları orada oturduklarını söylemeye utanır, kuzeyde oturuyoruz derlerdi belli belirsiz. Oturduğumuz ev bizim sokaktaki iki katlı birkaç evden biriydi. Mahallenin gerisi düzayak evler ve arsalarla doluydu. Bu yöreden sık sık kenar mahalle diye sözetmişimdir, ama pek Amerikalıların anladığı anlamda değil, Palermo’ da yoksul, sevecen insanların yanısıra, pek o kadar sevimli sayılamayacak insanlar da yaşardı. Sonra bir de, bıçak dövüşleriyle ün salmış compadrito’ların, kabadayıların Palermo’su vardı. Ama bu Palermo, belleğime ancak çok sonraları gelip yerleşecekti. Çünkü o zamanlar o mahalleyi yok saymak için müthiş bir çaba gösterirdik. Oysa, hemen oracıkta büyük edebiyat zenginliklerinin yattığını ilk keşfeden Arjantinli şair, komşumuz Evaristo Carriego hiç de öyle yapmazdı. Bana gelince, evden neredeyse hiç çıkmadığımdan compadrito’ların varlığından bile haberim yoktu.

Babam Jorge Guillermo Borges avukattı. Felsefe olarak anarşizme inanıyordu. Spencer’ın izinden gidenlerdendi. Bir yandan da, Modern Diller Öğretmen Okulu’nda ruhbilim dersleri veriyordu. Derslerini İngilizce verir, ders kitabı olarak da William James’in ruhbilim kitabını okuturdu. İngilizcesini, annesi Frances Haslam’ın Northumbria’lı bir ana-babadan Staffordshire’da doğmuş olmasına borçluydu. Umulmadık koşullar babaannemi Güney Amerika’ya sürüklemişti. Fanny Haslam’ın ablası, Jorge Suarez adında İtalyan Yahudisi bir mühendisle evlenmiş. Bu Jorge Suarez, Arjantin’e atlı tramvayı getiren adammış. Suarez’le karısı Arjantin’e yerleşince, Fanny’yi de yanlarına çağırmışlar. Hiç unutmam, bu serüvenle ilgili bir de öykü anlatırlardı.

Suarez, General Urguiza’nın Entre Rios’daki “saray”ına konuk gitmiş bir gün. Gel gör ki, eyaletin bu acımasız diktatörüyle, adam boğazlamakta kimsenin eline su dökemediği General Urquiza’yla kumar masasına oturduklarında, Suarez boş bulunup ilk eli alıvermiş. Oyun bittikten sonra dehşete kapılan öteki konuklar Suarez’in çevresini almışlar, o eyalette tramvaylarının çalışması için gerekli belgeyi almak istiyorsa her gece oyunda bir miktar altın kaybetmesi gerektiğini söylemişler. Ama Urquiza o kadar kötü bir oyuncuymuş ki, kararlaştırılan altınları kaybedebilmek için bayağı çaba harcamak zorunda kalmış Suarez.

Fanny Haslam, Albay Francisco Borges’le Entre Rios’un merkez kenti Parana’da tanışmış. Yıl ya 1870 ya 1871.

Kent, Ricardo Lopez Jordan’ın montonero’ ları ya dagoşo milislerince kuşatıldığı sırada olmuş bu iş. Borges, atının sırtında, alayının başında, kenti savunan askerlere komuta ediyormuş. Fanny Haslam, evinin düz damından görmüş onu. O gece, hükümetin takviye birliklerinin gelişini kutlamak amacıyla bir balo düzenlenmiş. Fanny ile albay işte o baloda tanışmışlar, dans etmişler, birbirlerine aşık olmuşlar, en sonunda da evlenmişler.

Babam, ailenin küçük oğluydu. Entre Rios’da doğmuştu ama, saygıdeğer bir İngiliz hanımefendisi olan büyükanneme ikide bir aslında Entre Rios’lu olmadığını anlatmaya çalışır, “ben pampa’ların çocuğuyum,” derdi. Büyükannemse, su katılmadık bir İngiliz kayıtsızlığıyla, “doğrusu, ne demek istediğini hiç anlamıyorum,” diye karşılık verirdi. Aslına bakılırsa, babam haklı sayılırdı. Çünkü büyükbabam 1870’lerin başlarında Buenos Aires eyaletinin kuzey ve batı sınır bölgelerinde başkomutanlık yapmıştı. Çocukluğumda, Fanny Haslam’dan, o günlerin sınır bölgesi yaşamıyla ilgili epey hikâye dinlemişimdir. Bunlardan birini, Savaşçı ile- Tutsağın Öyküsü’nde anlatmıştım. Anımsadığım kadarıyla, Simon Coliqueo, Catriel, Pincen ve Namuncura gibi tuhaf adları olan birçok yerli kabile reisi tanımıştı büyükannem. Büyükbabam Albay Borges, 1874’de, bizim o iç savaşlardan birinde ruhunu teslim etmiş. Kırkbir yaşındaymış öldüğünde. La Verde savaşında uğradığı bozgundan dolayı başı belâdaymış. Sırtında beyaz panço’su, ardında on – oniki askeri, atını ağır ağır düşman hatlarına sürmüş ve iki Remington kurşunu yemiş. O sıralar, Remington tüfekleri Arjantin’de ilk kez kullanılıyormuş. Her sabah kullandığım traş makinesinin markasıyla, büyükbabamı öldüren tüfeğin markasının aynı olduğunu ne zaman düşünsem, hafifçe ürperirim.

Fanny Haslam, habire kitap okurdu. Artık seksenini geride bıraktığı günlerde, hoşuna gitsin diye, günümüzde Dickens’ın ve Thackeray’in eline su dökecek yazar kalmadığını söylerlerdi ona. Büyükannemse, “ben Arnold Bennett, Galsworthy ve Wells’i tercih ederim,” diye karşılık verirdi. 1935’de öldüğünde doksan yaşındaydı.

Ölmeden az önce bizleri yanına çağırdı ve İngilizce olarak (gerçi İspanyolcası düzgündü, ama çok iyi değildi), ‘‘ben çok, ama çok ağır ölen ihtiyar bir kadınım,” dedi duyulur duyulmaz bir sesle. “Bunda hiçbir fevkalâdelik yok üstelik.” Bu yüzden, ölümünün ev halkını altüst etmesi için hiçbir neden göremiyordu. Ölmesi çok uzun sürdüğü için bizlerden özür diledi.

Babam çok anlayışlı ve bütün anlayışlı insanlar gibi de çok sevecen bir adamdı. Bir keresinde askerlere, üniformalaa, kışlalara, bayraklara, kiliselere, rahiplere ve kasap dükkânlarına iyi bakmamı söylemişti bana. Çünkü bunların hepsi de yok olup gitmek üzereydi, çocuklarıma bütün bunları gerçekten gördüğümü söyleyebilmeliydim. Ne yazık ki, bu kehaneti doğru çıkmadı.

O kadar alçakgönüllü bir adamdı ki babam, kazara görünmez olsa bundan büyük keyif alabilirdi. İngiliz atalarından övünç duymasına karşın bu konuda şaka yapmayı çok sever,yapmacık bir küçümsemeyle, “İngilizler de kimmiş canım,” derdi, “Alman rençber sürüsü işte!” Shelley’e, Keats’e ve Swinburne’e tapardı neredeyse. Okur olarak iki konuya ilgi duyardı. Biri, metafizik ve ruhbilim üstüne kitaplar (Berkeley, Hume, Royce ve William James). Biri de, Doğuyla ilgili edebiyat ve kitaplar (Lane, Burton ve Payne). Bana, şiirin gücünü, sözcüklerin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda büyülü simgeler ve müzik olduğunu öğreten o olmuştur. Bugün İngilizce şiir okumaya kalktığımda, annem, sesimin babamın sesine büründüğünü söyler.

Bana ilk felsefe derslerini veren de babam olmuştu. Hem de hiç sezdirmeden. Çok gençtim; bir satranç tahtası üstünde Zenon çıkmazlarını, Akhilleus ve kaplumbağayı, okun kımıltısız uçuşunu, devinimin olanaksızlığını göstermişti bana. Daha sonraları, Berkeley’in adını bile anmaksızın, idealizmin temel ilkelerini öğretmek için akla hayale gelmedik yollar denedi.

Annem, Leonor Acevedo de Borges, eski Arjantin ve Uruguay soyundan. Doksandördünde olmasına karşın hâlâ sapasağlam ve dini bütün bir Katolik. Benim yetişme çağımda din, kadınların ve çocuklarındı. Buenos Aires’ deki erkeklerin çoğu dinsel konularda özgür düşünen insanlardı, ama soracak olsanız Katolik olduklarını söylerlerdi.

Sanırım, herkesin iyiliğini isteme ve arkadaş canlısı olma gibi özelliklerimi annemden almışım. Her zaman açık kafalı olmuştur annem. Babamdan İngilizce öğrendikten sonra, çoğunlukla bu dilde kitap okumaya başlamış. Ama babamın ölümünden sonra bakmış ki hiçbir kitabı doğru dürüst okuyamıyor, hep kafası dağılıyor, kendini zorlamak için oturmuş William Saroyan’ın İnsanlık Komedyası’nı çevirmeye koyulmuş. Üstelik çevirisi basılmakla kalmamış, Saroyan çevirisinden ötürü Buenos Aires’deki bir Ermeni derneğinin ödülünü de almış.

Daha sonraları Hawthorne’un bazı öykülerini ve Herbert Read’in sanat üstüne kitaplarını çevirdi. Bana yakıştırılan Melville, Virginia Woolf ve Faulkner çevirilerinden bazıları da onundur. Annem, özellikle daha ilerki yıllarda, kör olduğumda, benim için her zaman bir yoldaş, anlayışlı ve bağışlayıcı bir dost olmuştur. Uzun yıllar, yakın zamanlara kadar, sekreterliğimi üstlendi, gelen mektupları yanıtladı, bana kitap okudu, söylediklerimi kağıda döktü, birçok kez. benimle birlikte yurtiçi ve yurtdışı yolculuklarına çıktı. Gerçi o sıralar aklımın ucundan bile geçmiyordu, oysa aslında beni yazarlığa sessizce, ama karşı konulmaz bir biçimde özendiren oydu.

Annemin büyükbabası Albay İsidoro Suarez, 1824 yılında Perulu ve Kolambiyalı suvarilerin Peru’daki Junin savaşının akışını değiştiren saldırısına komuta ettiğinde yirmidört yaşındaymış. Güney Amerika Bağımsızlık Savaşı’nın sondan bir önceki çarpışmasıymış bu. Suarez, 1835’den 1852’ye kadar Arjantin’i diktatörlükle yöneten Juan Manuel de Rosas’la kardeş torunu olmasına karşın, Montevideo’da sürgünde ve yoksulluk içinde yaşamayı, Buenos Aires’de zorbalık altında yaşamaya yeğ tutmuş. Bu arada, topraklarına el koymuşlar ve erkek kardeşlerinden birini idam etmişler.

Annemin ailesinin başka bir üyesi de Francisco de Laprida. De Laprida 1816 yılında Tucuman’daki kongreye başkanlık yapmış, Arjantin Konfederasyonu’nun bağımsızlığını ilan etmiş ve 1829’da bir iç savaşta öldürülmüş. Annemin babası İsidoro Acevedo da sivil olmasına sivilmiş ama, 1860’larda ve 1880’lerde iç savaşlardaki çarpışmalara katılmış. Diyeceğim, ailemin iki tarafından da askerler var atalarım arasında. Tanrıların böyle kahramanca bir yazgıyı benden esirgemiş olmalarına ne kadar yerinsem az, ama tanrıların bu konuda akıllıca davrandıkları da kesin.

Çocukluğumun büyük bir bölümünün evlerde geçtiğini daha önce söylemiştim. Kızkardeşimle ben, hiç arkadaşımız olmadığından, her nedense Quilos ve Yeldeğirmeni adlarını verdiğimiz iki düşsel dost yaratmıştık. (Sonunda onlardan bıktığımızda da, öldüklerini söylemiştik annemize.) Küçüklüğümden beri hep aşırı miyoptum, gözlük takıyordum. Doğrusu, biraz da çıtkırıldım sayılırdım. Hem ailemizde çok asker bulunduğundan (amcam bile deniz subayıydı), hem de hiçbir zaman asker olamayacağımı bildiğimden, küçük yaşlardan beri bir eylem adamı değil de kitabî biri olmaktan utanırdım. Çocukluğum boyunca, sevilmenin bir haksızlık olduğunu düşündüm hep. En küçük bir sevgiye bile lâyık olmadığıma inanıyordum. Hiç unutmam, doğum günlerimde beni armağanlara boğduklarında, onları hak edecek hiçbir şey yapmadığımı, sahtekârın teki olduğumu düşünür, müthiş utanırdım. Bu duyguyu otuzumdan sonra alt edebildim.

Evimizde hem İngilizce hem İspanyolca konuşulurdu. Hayatımdaki en önemli şeyin ne olduğunu sorsalar, babamın kütüphanesi derim. Aslında, bazen düşünüyorum da, sanki o kütüphaneden hiç çıkmamışım gibi geliyor. Hâlâ gözümün önünde. Ayrı bir odadaydı kütüphane; camekânlı raflarında birkaç bin kitap vardı herhalde. Aşırı miyop olduğumdan o dönemin yüzlerinin çoğunu unuttum (belki de büyükbabam Acevedo’yu düşündüğümde aslında onun fotoğrafını düşünüyorum), oysa Chambers’s Encyclopaedia ve Britannica’daki metal gravürleri olduğu gibi anımsıyorum. Baştan sona okuduğum ilk roman, Huckleberry Finn’di. Ardından Gezip Tozmak ve Kaliforniya’nın Bereketli Günleri geldi. Kaptan Marryat’ın kitaplarını, Wells’in Aydaki İlk İnsanlar’ını, Poe’yu, tek ciltlik bir Longfellow basımını, Define Adası’nı, Dickens’ı, Don Quixote’yi, Tom Brown’ın Okul Günleri’ni, Grimm Kardeşler’in Masallar’ını, Lewis Carroll’ı, Bay Verdant Green’in Serüvenleri’ni (artık çoktan unutulmuş bir kitap), Burton’ın Binbir Gece Masalları’nı da okudum.

Burton’ın kitabı, o zamanlar müstehcen sayılan şeylerle dolu olduğu için yasaktı. Ben de tavanarasında gizli gizli okumak zorunda kalmıştım. Ama kitaptaki büyüye kendimi öylesine kaptırmıştım ki, masalların başka hiçbir yanıyla ilgilenmediğimden müstehcen denilen yerlerin farkına bile varmamıştım. Bu saydığım kitapların hepsini İngilizce okumuştum. Sonradan Don Quixote’yi aslından okuduğumda, kötü bir çeviri gibi geldi bana. Garnier basımının, o altın yaldızlı harfleriyle kırmızı ciltlerini hala anımsarım. Bir süre sonra babamın kütüphanesi dağıldı ve Don Quixote’yi başka bir basımından okuduğumda onun gerçek Don Quixote olmadığı duygusuna kapıldım. Çok sonraları, bir dostum, o bildik metal gravürleri, dipnotları ve aynı dizgi yanlışlarıyla Garnier basımını bulup getirdi bana. Bütün bu saydıklarım, benim gözümde, kitabın ayrılmaz birer parçasıydı. Benim için gerçek Don Quixote o Garnier basımıdır.

İspanyolcadan, Eduardo Gutierrez’in Arjantinli haydut ve soyguncuları anlatan birçok kitabını da okudum. En başta da Juan Moreira’yı. Sonra, Albay Borges’in ölümünü de çok etkileyici bir dille anlatan Siluetas Militares’i.

Annem, Martin Fierro’yu okumamı yasaklamıştı, çünkü yalnızca serserilerin ve okul çocuklarının okuyacağı bir kitaptı; hem zaten gerçek goşo’ları da anlatmıyordu. Sonunda Martin Fierro’yu da gizli gizli okumak zorunda kaldım. Annem, Rernandez’in Rosas’ı desteklediği, dolayısıyla da Birlik’ten yana çıkmış atalarımızın düşmanı olduğu kanısındaydı. Sarmiento’nun Facundo’sunu, Grek mitologyası, daha sonraları İskandinav mitologyası üzerine kitaplar da okudum. Şiirle İngilizce tanıştım; Shelley, Keats, Fitzgerald ve Swinburne, babamın sık sık ezbere okuduğu o muhteşem gözdeleri!

Babamın ailesinde eskiden beri süregelen bir edebiyat geleneği vardı. Büyük amcası Juan Crisostomo Lafinur ilk Arjantinli şairlerden biriydi, l820’de arkadaşı General Manuel Belgrano’nun ölümü üzerine bir kaside yazmıştı. Babamın kardeş çocuklarından, çocukluğumdan tanıdığım Alvaro Melian Lafinur da önde gelen minör şairlerden biriydi, sonradan Arjantin Edebiyat Akademisi’ne girmeyi başarmıştı. Babamın annesinin babası Edward Young Raslam, Arjantin’de ilk İngilizce kitaplardan birini, Southem Cross’u (Güney Kavşağı) yayınlamıştı. Heidelberg Üniversitesi’nden, şimdi tam anımsayamıyorum ama, ya felsefe ya edebiyat doktorası vardı. Haslam, Oxford ya da Cambridge’de okuyacak parayı çıkıştıramadığından, Almanya’ya gitmiş, orada bütün dersleri Latince okuyarak bitirmişti üniversiteyi. En sonunda Parana’ da ölmüştü.

Babamın bir de romanı vardı. 1921 yılında Mayorka’da yayınladığı bu roman, Entre Rios’un tarihiyle ilgiliydi. Caudillo’ydu romanın adı. Sonradan yırtıp attığı bir deneme kitabı yazdı ve Fitzgerald’ın Ömer Hayyam’ının aynı vezinle yapılmış bir çevirisini yayınladı. Yırtıp attıkları arasında, Arabistan Geceleri tarzında yazılmış bir Doğu öyküleri kitabı ve bir adamın oğluna ilişkin düşkırıklığını konu alan Hacia la da (Hiçliğe Doğru) adlı bir oyun da vardı. Arjantinli şair Enrique Banchs’ın biçemiyle kaleme aldığı bazı güzel soneler yayınladı.

Babam kör olduğunda çocuktum daha. Ama daha o sıralar, hayatın babamdan esirgediği yazar olma yazgısını benim üstlenmek zorunda kalacağım neredeyse anlaşılmıştı. Ailemizde herkes, benim yazar olacağıma kesin gözüyle bakıyordu (zaten böyle şeyler, açıkça söylenen şeylerden daha önemlidir). Benden yazar olmam bekleniyordu.

İlk yazmaya başladığımda altı yedi yaşlarındaydım. Klasik İspanyol yazarlarına öykünmeye çalışıyordum. Örneğin, Miguel de Cervantes’e. Berbat bir İngilizceyle Grek mitologyası üstüne bir elkitabı yazmıştım; tabii Lempriere’den aşırmaydı. Sanırım, edebiyat alanındaki ilk girişimim de buydu.

İlk öyküm ise, Cervantes biçemiyle yazılmış abuk sabuk bir şey oldu: La visera fatal (Uğursuz Tolga) adlı modası geçmiş bir romans. Bunları çok temiz ve düzgün bir biçimde defterlere yazıyordum. Babam hiç karışmazdı. Bütün yanlışlarımı kendim göreyim isterdi. Nitekim, bir gün bana, “anne ve babalar çocuklarını değil, çocuklar anne ve babalarını eğitir,” dediğini anımsıyorum. Galiba dokuz yaşındaydım, Oscar Wilde’ın Mutlu Prens’ini İspanyolcaya çevirdim; çeviri Buenos Aires gazetelerinden birinde, El Pais’de yayınlandı. Altında yalnızca “Jorge Borges” imzası bulunduğundan, herkes çeviriyi babamın yaptığını sandı tabii.
Okula ilk gittiğim günleri anımsamaktan doğrusu hiç hoşlanmıyorum. Söylemekte yarar var, dokuz yaşına kadar okula gitmedim. Babam, anarşist olduğu için devlete bağlı hiçbir kuruma güvenmiyordu. Gözlük taktığım, okula kolalı gömlek ve kravatla gittiğim için kabadayılığa özenen okul arkadaşlarım benimle dalga geçerler, itip kakarlardı. Okulun adını anımsayamıyorum şimdi, ama sanırım Thames Sokağı’ndaydı. Babam, artık din dersinin yerini Arjantin tarihinin aldığını, bu yüzden Arjantin’le ilgili her şeye tapmamızın beklendiğini söylerdi. Sözgelimi, Arjantin tarihi, Arjantin’in doğuşunu etkileyen ülkeler ve çağlar konusunda hiçbir şey öğretilmeksizin okutulurdu. İspanyolca kompozisyon dersinde tumturaklı bir üslupla yazmayı öğretirlerdi: “Aquellos que lucharon por una patria libre, independiente, gloriosa…” (Hür, müstakil ve şanlı bir vatan uğruna kanlarını dökenler … )

Sonradan, Cenevre’de, böyle şeyler yazmanın ne kadar anlamsız olduğunu, her şeye kendi gözlemlerimle bakmam gerektiğini öğrenecektim.

1901 doğumlu olan kızkardeşim Norah, ayrı bir kızlar okuluna gidiyordu.

O yıllarda yazlarımızı daha çok Buenos Aires’in onbeş yirmi kilometre güneyindeki Adrogué’de geçirirdik. Kendi yerimiz vardı orada: Tek katlı, bahçeli bir ev, iki kameriye, bir yeldeğirmeni ve uzun tüylü kahverengi bir çoban köpeği. O zamanlar Adrogue, taş kapılı, demir parmaklıklarla çevrili yazlık evlerin, parkların, meydanlardan dört bir yana dağılan sokakların bulunduğu, okaliptüs ağaçlarının kokusunun her yanı sardığı sessiz ve dingin bir sayfiye yeriydi. Yıllarca gittik Adrogué’ye.

Pampalarla ilk kez, sanırım 1909 yılında yüz yüze geldim.

Buenos Aires’in kuzeybatısında, San Nicolas yakınlarında akrabaların oturduğu bir yere gidiyorduk. Hiç unutmam, en yakın ev ufukta bir leke gibi duruyordu. Anladım ki, uzanıp giden bu sonsuzluğa pampalar diyorlar. Çok geçmeden, tıpkı Eduardo Gutierrez’in kahramanları gibi birer goşo olduklarını öğrendiğimde, çiftlikte çalışanlar büyülü bir çekicilik kazandılar gözümde. Zaten gerçek hayatta olup bitenlerin farkına hep kitaplarda okuduktan sonra varmışımdır. Bir keresinde, sabahın ilk saatleriydi, sığırları ırmak boyuna götürüyorlardı, at sırtında onlarla birlikte gitmeme izin verilmişti. Ufak tefek, kara kuru adamlardı; bolca, torba gibi birer pantolon, bombacha giymişlerdi. Yüzme bilip bilmediklerini sordum, “suya sığırlar girer,” diye karşılık verdiler.

Annem, çiftlik kahyasının kızına, büyük bir mukavva kutu içinde bir oyuncak bebek armağan etmişti. Ertesi yıl oraya yeniden gittiğimizde küçük kızı sorduk. “Bilemezsiniz, bebek ne kadar hoşuna gitti!” dediler. Sonra bir de baktık, bebeği kutusundan bile çıkarmadan bir tasvir gibi duvara asmışlar. Anlaşılan, kirlenmesin ya da kırılmasın diye kızcağızın yalnızca bakmasına izin vermişler, el sürdürmemişlerdi. Duvarda, kimsenin uzanamayacağı bir yerde duruyor, uzaktan tapnılıyordu. Lugones, daha dergilerin falan gelmediği günlerde Cordoba’da birçok kez iskambil kağıtlarının resim gibi kullanıldığını, goşo’ların iskambil kağıtlarını kulübelerinin duvarlarına astıklarını gördüğünü yazmıştır. En gözde kağıt da, küçük aslanı ve iki kulesiyle kupa dörtlüsüymüş. Sanırım Cenevre’ye gitmeden önceydi, şair Ascasubi’nin etkisiyle olsa gerek goşo’lar üzerine bir şiir yazmaya kalkışmıştım. Şiirimde goşo’lardan duyduğum sözcükleri elden geldiğince kullanmaya çalıştığımı anımsıyorum, ama teknik güçlükler beni aşıyordu. Birkaç dörtlükten fazla yazamadım.

Borges ve Ben -Jorge Luis Borges
Çev: Celal Üster, Afa Yayınları / Şubat 1989

Cevap Ver

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz