Bir benzerini arıyoruz kendimizin – Erol Anar

Erol AnarÇevremizde tıpatıp kendimize benzeyen insanlar istiyoruz. Onları kendimize benzetiyor ya da biz onlara benziyoruz. Hayatımız birbirimize ajitasyon yapmakla ve var olan bir avuç bilgimizi kanıtlamakla geçiyor. Birbirimize tekrar tekrar öğretiyoruz, zaten herkesin bildiği ya da ulaşabileceği bilgileri. Bu aslında tekrar ve tekrar kendimizi çevremizdekilere kanıtladığımız bir süreç. Şunu demek istiyoruz çevremize: “Ben hâlâ aynıyım, değişmedim. Ben aynı şekilde düşünüyorum, aynı değerler ve yargılar sistemine sahibim.” Bu da gelişimimizi önleyen bir süreç olarak önümüze çıkıyor.

İnsanın hayata genel bakışını ve değerlerini, düşüncelerini değiştirmemesi normal görülebilir. Ama insan düşüncelerini, değerlerini ve hayata bakışını geliştirmelidir. Yoksa sürekli geriler, yaşantısı ise silik bir görüntüden ibaret olur. Hayatın ve kendisinin gerçek derinliğine inmekten uzaklaşır.

***

İmaj, bir kişi veya kurumun diğer kişi veya kurumların zihinlerinde bırakmış olduğu anlayış ve izlenimlerdir. Aslında bu yaptığımız kendimize sınır koymaktır, aynen devletin ve diğer otoritelerin yaptığı gibi. Bir sınır çiziyoruz ve o sınır içerisinde verdiğimiz o imajla hayatımızın sonuna kadar yaşıyoruz. O zaman imajlarla yansıttığımız görüntü, gerçeklikten de çok daha önemli oluyor.

Aslında çevremize yansıttığımız “kendimiz” bir imajdan ibarettir. Bu imaj, çoğu zaman çelişkilerle dolu bir yanılsamadır. Bu imajı oluşturan, çevremizdeki insanlar gözündeki değerimizdir. İşimiz, kariyerimiz, etnik kökenimiz, toplumsal sınıfımız, cinsiyetimiz, dünya görüşümüz ve daha birçok etken bu imaji oluşturur.

İşte bizi yaşatan da oluşturduğumuz bu imajdır. Örneğin diyelim ki Marksist bir insan olarak tanınıyoruz; bu çoğumuz için yeterli bir imajdır. Bunun arkasına gizlenerek bir ömür geçirebiliriz. Marx’ın çoğu yapıtını (belki de hiçbirini) okumadığı ve okumaya da gerek duymadığı halde bu imajın arkasında bir ömür geçiren çok insan vardır. Aynı şey, Müslüman ya da Hristiyan… dinlerine mensup olduğunu söyleyip de, Kuran ve İncil’i hiç okumamış insanlar için de geçerlidir. Ölene kadar bu imajla yaşarlar. Öyleyse gerçekte hayatımızı tanımlayan ne olduğumuz değil, nasıl tanındığımızdır. Toplumsal hayatta, imajlarımız, gerçekte ne olduğumuzdan daha önemlidir.

***

Şöyle bir düşünüyorum da, yıllardır aynı bilgileri tekrarlayıp duran ve hatta aynı örneği ölene kadar dile getiren ne kadar çok insan tanıyorum. Çünkü yeni bir şey öğrenmiyoruz aslında, buna ihtiyaç duymuyoruz, bildiklerimizi tekrar etmek daha kolayımıza geliyor.

İnsan kendini sürekli yenileyen bir canlıdır deniliyor. Ama acaba öyle mi? Toplumsal ve tarihsel olarak bakarsak, evet uygarlıklar geliştirmiş, bilimsel teknolojik alanda ilerlemeler gerçekleştirmiş, devrimler yapmış bir canlı. Ancak bireye indirgediğimizde, çevremizde bozuk bir plak gibi yıllardır aynı olayları aynı şekilde yorumlayan insanlara sıklıkla rastlarız.

***

Bu alıntıda dile getirilen düşüncelerin de bir imaj sorunu ile bağlantılı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar sosyal medyada aslında anlamadıkları içeriğini tam olarak bilmedikleri olaylara da tepki vermek durumunda hissediyorlar kendilerini bence. Örneğin Paris saldırısı ile ilgili detayları okumak yerine, arkadaşının paylaşımını, -o paylaşımın tamamını dahi okumadan- aynen paylaşıyor. Özünde kendi çizdiği ya da çevresinde oluşturduğu imaja uygun paylaşımlar ve tepkiler gösterdiğini ortaya koymak istiyor. Belki de sosyal medyada çeşitli makale ya da haberleri paylaşan insanların önemli bir kısmı bu paylaştıkları, beğendikleri haber ve makaleyi okumamışlardır. Çünkü günümüzde okumak, bilgi sahibi olmak değil, böyle bir imaj çizmek çok daha önemlidir.

Ancak öz imajımız, algılanan imajımız ve istenilen imajımız arasındaki çelişkileri de görmekten kaçınıyoruz. Bir de gerçek dünyadaki imajımız ile sanal dünyadaki (özellikle sosyal medya) imajımız arasındaki çelişki vardır. Çoğunlukla sanal dünyada gösterdiğimiz gerçek bizi tam olarak yansıtmaz ve çelişkilerle doludur. Örneğin sosyal medyada çok sert ve keskin söylemler ve mesajlar paylaşan birisi, belki de gerçek hayatında sokakta yapılan demokratik eylemlere katılmamaktadır.

Çevremizdeki insanların bizimle yüzde yüz aynı düşünce biçimine sahip olmasını istemekten öte, aynı davranışlar ve tepkileri gerçekleştirmelerini de onlardan bekliyoruz. Sonuç olarak çevremizdeki insanlara baktığımızda, onların aynasında kendimizi görmek istiyoruz. Oysa herkesin birbirine tıpatıp benzediği bir toplumda yaşamaktan daha sıkıcı bir şey yoktur.

Michel Foucault, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa, orada kimse yok demektir.” diyor.

Başkalarıyla dünyaya aynı pencereden bakabiliriz, bu normal bir durumdur. Ancak yine de ayrıntıların detayına ve kendi öz benliğimizin farkına varacak bir biçimde yapmalıyız bunu. Bu da başkalarını kendimize benzetmekten ya da onlara benzemekten değil, kendi özünün farkında olup, kendi öz kişiliğimizi geliştirmekten geçer.

11 Aralık 2015
Paraná-Brezilya

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
“Suçları türeten düzenin değiştirilme zorunluluğu yok mu?” Ölüm Cezası – Karl Marks

"Korkunç bir düzenlilikle ödediğimiz bir bütçe var —hapishaneler, zindanlar ve darağaçları bütçesi ... Hatta, yıllık doğum ve ölümleri nasıl önceden...

Kapat