Tüketim kültürü içinde farklılığın sıradanlaşması: Sanat Nedir? – Erol Anar

Marcel Duchamp“Bir süre önce basında da gündeme gelmişti: İngiliz Daily Telegraph gazetesi 500 önde gelen sanat insanına, “Sizce son 100 yılın en önemli, en etkili sanat yapıtı hangisidir?” diye sormuş. Ankete katılanların yüzde 67’si Marcel Duchamp’in (1887-1968)  ‘Çeşme’sini birinci seçmişti. 1917’de, New York’ta sergilenen ‘Çeşme’, erkeklerin çiş yaptığı bir pisuar. Duchamp, böylece “sanatçının bir nesneyi normal şartlarda bulunduğu yerden alıp, yeni bir adla yeni bir mekânda sergilemesiyle” dahi sanatın oluşabildiğini gösteriyordu. Her şey sanatın malzemesiydi.” 

Sanat Nedir?

Sanatın nasıl tanımlanabileceği yüzyıllardır tartışıldı, hâlâ da tartışılıyor. Sanat kapsamı içine giren ürünlerin kapsamı tarihsel olarak genişliyor. Bu da sanatın devrimci bir eylem, bir manifesto olduğu yönündeki görüşleri güçlendiriyor. Sanat, içinde bulunduğu çağa, onun değerlerine, tabularına, kurallarına ve sınırlamalarına meydan okudukça gelişti. Bir pisuvarı imzalayarak sergiye gönderen ve reddedilen, kutsal Mona Lisa’ya bıyık çizerek meydan okuyan, tabuları yıkan ve başarı kazanan Marcel Duchamp’ten, yaşarken yalnızca bir tablosunu satabilen bütün zamanların en büyük ressamlarından Van Gogh’a devrimci sanatsal eylem tarihsel olarak haklılığını kanıtlamıştır. Bu o an geçerli olan burjuva sanatının sınırlayıcı kurallarına, görünmez yasalarına bir başkaldırıdır aynı zamanda.

Sanat sürekli bir hareket ve değişim içindedir. Mağaraları resimleriyle dekore eden pre-historik sanatçılardan yeni canlandırıcı yollar aramıştır. Bazen Giotto, Leonardo ve Picasso gibi yalnız dehaların önderliğinde keşfedilmemiş yollarda yürür. Başka bir zaman bir grup sanatçı yeni sanatsal hareket yaratarak yeni artistik stil ve düşünceler keşfederler.“(Historia Ilustrada da Arte, 2013, Introdução)

Sanatın tarihi, sanat amacıyla çizilmiş olmasalar da pre-historik çağlarda magara duvarlarına yapılmış hayvan figürlerine kadar uzanır. İspanya’daki Altamira mağarasından ‘bizon’ çiziminden, Fransa’daki Lascaux mağarasının duvarına çizilen ‘Kara İnek’e ve oradan Michelangelo tarafindan Sistina Şapeli’ne yapılan fresk’e kadar sanatın tarihi bir akışkanlık izler ve bu aynı zamanda diyalektik bir gelişim ve bütünlüğü  içerir.

Değişik halklar,  uluslar  kendilerini değişik sanat biçimleriyle ifade etmişlerdi. Mezopotamya’dan eski Mısır’a, antik Yunan’dan rönesans Avrupası’na Çin’den Japonya’ya insanın sanat yolculugu devam etmektedir.

Yazar Charles Bukowski, hayat ile sanat arasındaki farkı, sanatın daha katlanılabilir olmasıyla açıklıyor. Ayrıca şöyle der: “An intellectual says a simple thing in a hard way. An artist says a hard thing in a simple way. (Entelektüeller basit bir şeyi karmaşık söyler, sanatçı ise zor bir şeyi kolay)”*

Ondan esinlenirsek, aslında sanat, yaşadığımız hayatı daha katlanılabilir yapan bir eylemdir.

Kalıcı, yüzyıllara binyıllara dayanmış, sanat yapıtlarına bakarak onlar gibi ölümsüz olmayı düşleriz.

Statükonun sanat aracılığıyla yıkılışı, aynı zamanda sanatın içinde bulunduğu çağdan etkilenmesi ve onu yorumlamasının da bir sonucudur. Örneğin Fransız Devrimi’nin sanat üzerindeki etkisi de büyük olmuştur. Devrim, o ünlü “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosunun ressamı Delacroix ile sanat tarihinin en ulu yapıtlarından birisi olan ‘Madrid’de 3 Mayıs 1808’ adlı tablonun yaratıcısı Goya’yı etkilemiş, onlardaki romantik coşkunluğu körüklemiştir.

Toplum altüst olduğunda, sanat buna kayıtsız kalamaz.

Yıllar önce sanat tarihi bölümüne devam ederken ders kitabı olarak okuduğumuz kitaplardan birisi idi Gombrich’in  ‘Sanatin Öyküsü’ başlıklı kitabıydı. Belki de bu konuda yazılmış en önemli ve derli toplu yapıtlardan birisi olmuştu.

Gombrich kitabına şöyle başlıyor: “Sanat diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar bazı adamlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlikleri sanat diye tanımlam ak ta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde nerdeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve büyük S ile başlayan Sanat’ın var olmadığının bilincinde olunulsun.” (Gombrich, 2007: 16)

Burjuvazi bir sınıf olarak ortaya çıktığından  bu yana sanat yapıtını alınıp satılabilen, tüketilen herhangi bir ürüne dönüştürmüştür. Feodal dönemde de sanat yapıtı alınıp satılıyordu, ama daha sonra bu çok daha farklı boyutlara büründü. Aristokratlara özenen burjuvalar tıpkı onlar gibi portrelerini yaptırmışlar ve ellerindeki kapital ile sanatçıyı, kendi beğeni ve zevkleriyle, yönlendirmeye çalışmışlardır. Çoğu sanatçı istemediği halde onlara boyun eğmek durumunda kalmıştır. Van Gogh gibi boyun eğmeyenler ise hak ettiği değeri görmek bir yana dışlanmış ve aşağılanmışlardır. Sanat yapıtı kapitalizmin bu gün geldiği asamada küresel bir yatırım aracı,  reklam sektörünün bir unsuru, hatta bir kara para aklama yönteminin bir aracına dönüştürülmüştür. Bu kuşkusuz  büyük sanat yapıtlarının değerini düşürmez, ancak insanların sanat yapıtına yaklaşımını ve onların alışkanlıklarını doğrudan etkiliyor.

Fakat bu çağın başka bir özelliği daha vardı: sanatın sıradanlaşması, şey’leşmesi ve onun üzerindeki kutsal örtünün kaldırılması.

Farklılığın sıradanlaşması

Farklı olma istemi sanatta önceleri bir reddedilmeye, küçümsenmeye ve aşağılanmaya dönüşüyordu. Örneğin Van Gogh, Gauguin ve birçok sanatçının yaşadığı gibi. Ancak günümüzde sanat anlamında farklılık sıradanlaşmıştır. Gombrich’in New Yorker dergisinde yayınlanan bir karikatürü ‘Sanatın Öyküsü’ kitabına alması da işte bunu vurgulamak içindir; karikatürde bir kadın sakallı bir ressama şöyle diyor: ‘Niçin sen de herkes gibi, hiç kimseye uymamak zorundasın?’

Günümüzde sanat anlamında ne yapılırsa yapılsn, insanları şaşırtmıyor artık. Ancak bu, yapılan her seyin sanat olduğu anlamına gelmiyor elbette. Sanat tarihi de modernizmden postmodernist sanata birçok aşamadan geçmiştir. Bir de buna çağın buluşu interneti ve bilgisayarda yapılan “dijital sanat” denemelerini katarsak iş iyice çetrefilleşir. Neyin sanat neyin sanat olmadığını bir kez daha düşünmeye başlarız.

Postmodern sanat anlayışının yaygınlaşması ile giderek, etik, estetik ve içerik arasındaki diyalektik ilişki kayboldu, belirsizleşti. Etik, estetik ve içerik dikkate alınmadı, yalnızca geriye biçim kaldı. Böylece içerik yerini tarza, derinlik ise yüzeyselliğe bırakıyor, varoluş performans gerçeklikse taklit oluyor, kesinlik belirsizlik belirleyicilik şüphelilik, dışadönüklük ise benmerkezci bir yapıya bürünüyordu. Tasarımın yerini ise şans alıyordu.

Pop-art’dan kavramsal sanata, eylemsel sanat’tan süreç sanatına performans sanatına, vücut sanatına, yeni ifadecilikten minimalizme, yeni kavramsalcılığa… kadar çeşitli akımlar birbirini izledi.

O kadar ki, İtalyan sanatçı Manzoni, babasının konserve fabrikasında yaptırdığı ‘Sanatçının Dışkısı’ çalışmasını satışa çıkarmıştı. Manzoni, 90 adet imzaladığı konserve kutusuna kendi dışkısını koymuştu.

Biçim de çok çeşitli varoluşlara yöneldi. Hatta ‘biçimsizleşti’, kendi hacminden bile yoksun kaldı.  Sanat artık postmodern yaklaşımla bir “oyun” olarak görülmeye başlandı. Sanatın içinde oyun hep vardı, ancak bileşenlerden yalnızca birisiydi, ancak yalnızca oyundan ibaret olduğunda kendi varlık nedenini de yitiriyor ve anlamsızlığa yelken açıyordu. Sanat yapıtında özgünlük – yaratıcılık aranmıyordu artık.

Sanatın tarihi, aynı zamanda insanın tarihidir. Sanat tarihini bilmeyen, insanlik tarihini de eksik anlayacaktır. Sanat tarihinde, binlerce yıl önce mağara duvarlarına çizilen hayvan figürlerinden günümüze kadar sanatın diyalektik gelişimi kendi içerisinde bir bütündür ve birbirinin üzerinde yükselmiştir.

Mağara Resimleri

Tarihsel olarak baktığımızda sanatın, (özellikle plastik sanatların) büyük kitlelere ulaşamadığını, elit bir azınlığa seslendiğini saptayabiliriz. Günümüzde ise burjuva sanatı, sanat yapıtını bir meta düzeyine indirmiş ve bir yatırım, hatta kara para aklama aracına dönüştürmüştür.

Sanata ilgi duymayan, ondan biraz olsun anlamayan bir insan ne kadar bilgili, entelektüel, politik olursa olsun, dünyayı anlama ve yorumlamada yetersiz kalacağı gibi, ikili ilişkilerinde de incelik ve estetikten yoksun olacaktır. Böylesi bir insan, iki tekerleği olmayan, motoru bozuk bir arabaya benzer; çok ses çıkarır, ama sesi estetikten yoksun ve rahatsız edicidir. Sanat, insan yaşamına yalnızca estetik, etik getirmekle kalmaz, aynı zamanda ona derinlik ve anlam da katar.

Öyleyse soralım sanat nedir? Ya da sanat ne için vardır?

Tolstoy, “Sanat nedir?” adlı kitabında şöyle yazıyor:

Sanat, metafizikçilerin söylediği gibi; esrarengiz bir güzellik ideası ya da Tanrı’nın tecelli etmesi değildir. Sanat, estetik fizyologların söylediği gibi; insanın depoladığı enerjinin fazlasını açığa çıkardığı bir oyun da değildir. O, insanın duygularının dışsal işaretler yoluyla ifade edilmesi de değildir. O, hoşa giden objelerin üretimi değildir. Her şeyden öte, sanat bir haz değildir. Aksine, insanları aynı duygu etrafında birleştiren yaşam için, bireylerin ve insanlığın sağlık ve mutluluğuna doğru süren ilerleyişte, insanlar arasında vazgeçilmez bir birlik ve beraberlik vasıtasıdır.” (Tolstoy, 2008: Beşinci Bölüm)

Daha önce yazdığım bir makalemde şunlari söylemiştim:

“Bir süre önce basında da gündeme gelmişti: İngiliz Daily Telegraph gazetesi 500 önde gelen sanat insanına, “Sizce son 100 yılın en önemli, en etkili sanat yapıtı hangisidir?” diye sormuş. Ankete katılanların yüzde 67’si Marcel Duchamp’in (1887-1968) ‘Çeşme’sini birinci seçmişti. 1917’de, New York’ta sergilenen ‘Çeşme’, erkeklerin çiş yaptığı bir pisuar. Duchamp, böylece “sanatçının bir nesneyi normal şartlarda bulunduğu yerden alıp, yeni bir adla yeni bir mekânda sergilemesiyle” dahi sanatın oluşabildiğini gösteriyordu. Her şey sanatın malzemesiydi.” (Anar, 2012)

Günümüzde sanat yapıtı deyince ne anlaşılır?

Sanatın gökyüzünden yeryüzüne indirilmesine katkıda bulunan birçok sanatçı olmuştur. Bir zamanlar sanat çoğunlukla dinsel öykü ve mitlerin etrafında kendisini var ediyordu. Yani gökyüzünde geziniyordu bir anlamda. Kendi çağlarında sanatta devrim yaparak yol açan birçok sanatçı, sanatin kutsallığından sıyrılmasına ve yeryüzüne inmesine, artık “basit, sıradan” insanların ve her şeyin öyküsünü anlatmasına katkıda bulunmuşlardı.

Eskilerde sanatın ne olduğu aşağı yukarı belliydi. Akademi kurallarına ve var olan geçerli sanat anlayışına uygun ürünler “sanat yapıtı” olarak niteleniyor, diğerleri dışlanıyordu. Ancak günümüzde bu ölçüler çoktan tarihe karışmıştır. Artık katı kurallarla neyin sanat olup olmadığını belirleyemeyiz. Bunu yapacak olan tek ölçü tarihin kendisinden başka bir şey değildir. Geleceğe kalabilen yapıtlar sanat yapıtı olacaktır. Diğerleri evrenin sonsuzluğuna karışıp yitecektir.

“Bununla birlikte bir resmin bizi bir (Platonik) ideanın kavranışına gerçek ve aktüel bir nesneden daha kolay ulaştırmasını mümkün kılan şey-öyle ki bu sayede resim ideaya gerçeklikten daha yakın hale gelir-genel olarak sanat eserinin daha önce bir öznenin içine işlemiş (ve ondan geçerek bize ulaşmış) obj e olmasıdır. Dolayısıyla insan bedeni için hayvani besin, yani zaten hazmedilmiş yeşillik neyse sanat eseri de insan ruh u için odur.” diyor. (Schopenhauer:2013, 34) diyor.

Postmodernizm, modernizme bir alternatif olamadı, bununla birlikte kendi sanat anlayışını da oluşturdu.

Kapitalizm, uzun süre kuşkulu , saçma, karanlık  bir şeymiş gözüyle baktı sanata. ‘Para getirmiyordu’ sanat. Kapitalist öncesi toplum har vurup harman savurma, gösterişli eğlenceler düzenleme, sanatın desteklenmesi  eğilimindeydi. Kapitalizm ise her şeyin titizlikle, başka bir sey görmezcesine, hesaplanması demekti. Kapitalist öncesi dönemde değişmeye yayılmaya elverişli bir özelliği vardı zenginliğin, kapitalist zenginliğin ise durmadan birikmesi , yoğunlaşması, durmadan kendini çoğaltması gerekiyordu. ” (Fischer, 1990: 43-44)

Kapitalizmle birlikte sanatçı bir anlamda “özgürleşmişti”, feodal dönemde olduğu gibi sipariş üzerine çalışmıyor ve kendi istediğini üretiyordu. Ancak bu “özgürleşme” bir yanılsamadan ibaretti, çünkü sanatçı artik pazarın istediği şekilde üretim yapmaya başlıyordu.

Sanat, özellikle reklamlarda tüketime yardımcı bir obje olarak kullanılmakta ve tüketilmektedir.

1980’lerden itibaren devletin, sanat ve kültür alanını giderek küresel şirketlere devrettiği bir evreye girilmiş olup, bilhassa Reagan ve Thatcher sonrası uygulamaya konulan politikalar gereği sanat ve kültür alanının nasıl yönetildiğinin irdelenmesi, günümüzde sanat ve estetik alanında ortaya çıkan krizin de değerlendirilmesi açısından son derece önemli görünüyor.“(Şahiner, 2015:Ütopya)

Kuşkusuz sanata kimse sınır koyamaz. Ancak bu gün sanatın kapsam alanı o derece genişletilmiştir ki, onun içine girmeyen hiçbir şey kalmamıştır neredeyse. Ancak bu, sanatın sınırlarını genişletmek yerine onu daraltmaktadır ve bir özgürlük değil, daha çok bir yanılsamadan ibarettir. Ne ve hangi amaçla yaparsanız yapın, ürettiğiniz herhangi bir şeye sanat diyebilirsiniz, diğerlerinin düşünceleri de çok önemli ve belirleyici gelmez size. Sanatın sınırlarının bu denli genişlemesi onu bir belirsizliğe de itmiştir. Bu Dadacıların, Duchamp’in ürettiği devrimci ve sanatın kutsallaştırılmasına karşı bir eylem değil, tam tersine bir belirsizliği doğuran ve onda büyüyen bir eylemsizliktir özünde. Çünkü sanat yapıtı üretildiği donemle konjonktürel, tarihsel ve etik bir bağlantı içindedir. Bu yüzden iki yüz yıl önce devrimci bir sanat yapıtı olarak görülen bir yapıtın benzerini, bu gün üretirseniz, bu anlamsız bir yinelemeden başka bir şey olmayacaktır .

Sanat, günümüzde egemenlerce sistem tarafından kullanılan ve sisteme yardımcı bir ek unsurdur, bir tüketim malzemesidir.

Andy Warhol, şöyle der: “Everything is beautiful, pop is everything.” (Her şey güzeldir, pop her şeydir) **

Belki postmodern sanat anlayışını açıklamak için şöyle diyebiliriz Warhol’dan etkilenerek: Her şey sanattır, sanat her şeydir.

Sanat, bilgiyi de kullanarak özünde etik ve estetikle birlikte gerçeğe giden yolun araştırılmasıdır bence. Bu araştırma, bilimsel araştırmadan daha çok haz veren, daha kolay anlaşılan bir yöntemdir aynı zamanda. Sanat, bilimle çelişmez ama ondan etkilenir. Günümüzde teknolojinin sunduğu olanakları da kullanmaya başlar. Bir “photoshopart”, “dijital art”tan söz edilmesinin nedeni de budur.

Fischer, insanlar arasındaki bireyselleşmenin sonunda sanata geçmesinin kaçınılmaz olduğunu belirtirken, aynı zamanda, bu geçişin yeni bir sınıfın -insan kişiliğinin evriminde büyük payı olan deniz ticaretiyle uğraşanların sınıfının- büyük payı olduğunu vurgular. Sanat insanı parçalanmış bir durumdan birleşmiş bir bütüne dönüştürebilir. İnsanın gerçekleri anlamasını sağlar, onları dayanılır bir biçime sokmasında insana yardımcı olmakla kalmaz, gerçekleri daha insanca, insanlığa daha layık kılma kararlılığını da arttırır.” (Fischer: 1990: 41)

Kapitalizm sonuçta her şeyi olduğu gibi sanatı da metaya çevirdi. Artık sanat yapıtı, pazar kurallarına uygun olarak alınıp satılan bir metadan başka bir şey değildi. Ortaçağda aristokrasinin himayesinde olarak ona hizmet eden, sanatçı artık, piyasa kurallarına göre burjuvaziye hizmet ediyor ve yaptığı yapıtın her rengini her çizgisini buna göre hesap ediyordu. Büyük ve görkemli aristokratların saraylarından burjuvaların modern evlerine ve pazara giren bir meta idi artık sanat yapıtı.

Sanat eserlerinin metaya dönüşmesi ve bu şekilde alımlanması gibi, tüketim toplumunda metanın kendisi de imgeye, temsile ve gösteriye dönüşmüştür. Kullanım değerinin  yerini ambalaj ve tanıtım almıştır. Sanatın metalaşmasının sonu, metanın estetize edilmesidir. Metanın baştan çıkarıcı ölümcül şarkısı, vaktiyle burjuva sanatının barındırdığı  mutluluk vaadini yerinden etmiştir; tüketici Odysseus, tatmine ulaşacağını umarak kendini sevinçle meta denizinin sularına bırakır, ama aradığını bulamaz.” (Adorno, 2011: 38)

Palette dolar yeşili , yeni bir renk olarak yerini alıyordu.

Tarihsel olarak baktığımızda, toplumun yalnızca küçük bir kesiminin sanata ilgi duyduğunu ve sanatsal aktiviteleri izlediğini görüyoruz. Bazı popüler sanat dalları dışında elbette. Örnegin çoğunluğu ücretsiz olan resim , heykel sergilerine giden kesim, belki de  toplumun yüzde 1’ini geçmez. Ayrıca bunun dışında sanat aktivitelerinin çoğu ücretlidir. Ortalama günde 8 saat çalışan insanların çoğu ise, sanatsal aktivite yerine futbol maçını ya da sosyal medyada zaman geçirmeyi yeğler.

Sanatın özgünlüğünü ve yaratıcılığını yitirdiğini söyleyenler varken, Jean Baudrillard’ın yayınlandığı dönemde ses getiren ve tartışılan “Sanat Dünyasının Kurduğu Komplo” başlıklı çalışması, sanattan söz etmenin tükenme noktasına gelmiş bir illüzyondan söz etmek anlamına geldiğine vurgu yapar. Baudrillard, çağdaş sanatın ikiyüzlülüğünun özetle zaten beş para etmez bir şeyken beş para etmeyen anlamsız, saçmasapan bir şey olmayı kendine hak olarak görmek, beş para etmeyen bir şey olmaya çalışmak ve yüzeysel terimler kullanarak yüzeysel bir şey olduğunu iddia etmekten ibaret olduğunu söyler. (Baudrillard: 2014)

Baudrillard, Hopper ve Bacon’u sevdiğini söylerken Andy Warhol’a ise hiçbir zaman bir sanatçı gibi yaklaşmadığını özellikle belirtirek şöyle der: Başka bir deyişle sanat dünyası önce devrimci bir eyleme -ready made- sahip çıkmış ve bu karşı bakış açısı doğrultusunda biçimler üretilmiş, ancak geriye kalan ne varsa her şeye ticari ve estetik bir değer yüklenmiştir.” (Baudrillard: 2014)

Baudrillard’ın belirttiği gibi, örneğin Duchamp’in o zaman yaptığı devrimci bir eylemken, daha sonra Warhol ile birlikte metalaştırılmış ve ticari bir anlam yüklenmiştir.

Kuşkusuz her şey ticari bir metaya dönüşmüştür. Kapitalizm, sanat yapıtını tüketilen ve kaçınılmaz olarak da bu süreçte tükenen bir meta olarak ele almıştır. Çünkü tüketilen her şey sonludur. Duchamp’in burjuva sanat değerlerine karşı ürettigi ready made yapıtlar bile sonuçta kapitalizm tarafından tüketilmeye, aşınmaya başlar. Sistemin özelliklerinden birisi de, kendi değerlerine karşı olan bir şeyi bile kendi çıkarları doğrultusunda kulllanma çabasıdır.

Sanatın krizi ya da krizin sanatı

Sanat bir kriz içindedir, özellikle de son yıllarda. Özellikle sanat yapıtının bir metaya dönüştürülmesi ve teknolojik alandaki gelişmeler sanattaki krizi tetikledi. Sanatın krizi aynı zamanda sistemin ve daha geniş anlamıyla insanlığın, uygarlığın da krizidir. Yıllar önce Özgür Ünivesite Forumu dergisinde yayınlanan makalemin başlığı da buydu: “Sanatın krizi insanlığın krizidir”

Alan Badiou, sanatı bir sonluluk yaratımı olarak görür. Ona göre, sanat sonludur çünkü  birincisi kendini mekânda sonlu bir nesnellik olarak teşhir eder, ikincisi  bir tamamlanmışlık ilkesine tabidir ve üçüncüsü kadir olduğu mükemmeliyetin tümünü kullandığını gösterir. Badiou şöyle der: Dadaizmden situasyonizme yüzyılın avangardları, çağdaş sanatın gerçekleştirdiği işlemlerin içeriğine uygun birer isim olamamış, çağdaş sanata eşlik eden birtakım deneylerden ibaret kalmış, düğümlemeden ziyade temsil etme rolü oynamışlardır. Bu avangardlar, bir ara şema —didaktik-romantik şema— arayışından, umutsuz ve istikrarsız bir arayıştan başka bir şey olamadılar. Sanata son verme arzularıyla, sanatın yabancılaşmışlığını ve sahicilikten yoksunluğunu ifşa etmeleriyle, pekala didaktiktiler. (Badiou, 2010: 18,21,22)

Postmodern sanatın kökleri Dadaizme de dayandırılır. Ancak Dadaizm, bir ara dönem ekolüdür bence. Ne modernizme, ne de postmodernizme aittir. Dadaizm, bir isyandır. Dadaizmden bu yana sanatı yıkarak sanat yapma arayışı özünde burjuva değerlerine karşı devrimci bir isyandır. Bu üretilmiş yapıtlar, iddiaları öyle olmasa da birer devrimci sanat yapıtı oldular. Çünkü tabuları, kuralları, şablonları büyük bir cesaretle yıkmayı başardılar ve bu anlamda işlevlerini yerine getirdiler. Bu anlamda bence ‘umutsuz istikrarsız’ bir arayıştan çok, bir dönemin isyanını simgeleyen konjonktürel sanatsal eylemler oldular.

Hatta sanatın sonunun geldiğini artık insanları şaşırtacak bir şey yapmanın imkânsız olduğunu savunanlar da vardır. Kuşkusuz sanatın sonu en en azından şimdilik gelmemiştir. Sanat, yalnızca kabuk değiştirerek yeni arayışlarla yoluna devam etmektedir. Ancak etkisi eskisi gibi midir o tartışılabilir.

Özellikle postmodernist anlayışın sanat alanındaki yansıması da yeni arayışlara, yeni bakış açılarının oluşmasına neden oldu. Ancak bu sanata yeni bir soluk aldırmadığı gibi, onun krizini tetikleyen etkenlerden birisi oldu. Çünkü postmodern sanat 1960’lı yıllardan itibaren etkili olmaya başladığında özünde modernizme de, onun sanat anlayışına da bir alternatif değildi ve olamadı da.

Bir yazımda kapitalizmi paranın sevgi üzerindeki iktidarı olarak tanımlamıştım, kapitalizm aynı zamanda paranın sanat üzerindeki iktidarıdır da.

Günümüzde sanatın ne olduğunu tanımlamadan önce, onun ne olmadığını tanımlamak gerekir.


Referanslar
* “Charles Bukowski Quotes”, brainyquote.com
** pt.wikiquote.org/wiki/Andy_Warhol
“Historia Ilustrada da Arte”, Publifolha, 2013, São Paulo, Introdução.
N. Hodge, “The History of Art, Painting from Giotto to the Present Day”, Arcturus, 2008, London.
Adorno,Theodor: “Kültür Endüstrisi Kültür Yönetimi”, İletişim Yayınları, 6. Baskı, 2011, İstanbul.
Schopenhauer, Arthur: “Gūzelin Metafiziǧi”, Say Yayınları, 2013, İstanbul.
Fischer, Ernst: “Sanatın Gerekliliǧi”, İmge Kitabevi Yayınları, 6. Baskı, Ocak 1990, Ankara.
Tolstoy,Leo: “Sanat Nedir?”, Şule Yayınları, 2008, İstanbul.
Gombrich, E. H: “Sanatın Öykūsū”, Remzi Kitabevi, 2007, Istanbul.
Şahiner, Rıfat: “Çağdaş Sanatta Temsiliyet Krizi: Çağdaş Kuramlar ve Güncel Tartışmalar”, www.e-skop.com, Ütopya, 2015, İstanbul.
Jean Baudrillard: “Sanat Komplosu”, 5. Baskı, İletişim Yayınları, 2014,
Badiou, Alan: “Başka Bir Estetik Sanatçılar İçin Kūçūk Bir Kılavuz”, Metis Yayınları, 2. Basım 2013, İstanbul.Anar, Erol: “Mona Lisa’nın Bıyıǧı”, t24.com.tr, 2012.

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: Nasıl Üretmeli, Nasıl Tüketmeli, Nasıl Yaşamalı?

Fikret Başkaya'nın yeni kitabı Başka Bir Uygarlık İçin Manifesto: “Eğer şeylerin ‘gerçeğini' söylemeye niyetliyseniz, o zaman işe yalanı ve ikiyüzlülüğü teşhir ederek...

Kapat