Aydınlanmanın önemi ve sınırı – Prof Dr. Kadir Cangızbay

Buradaki akıl, Akıl değil, kapitalist burjuvazinin aklı. Aslında, burjuvazi Aydınlanma’nın rantını yeme peşin de, daha doğrusu yemiş ve hala da yiyor. Burjuvazi o dönemde feodal statüler hukukuna ve Kilise egemenliğine karşı savaşta; vatandaşlık hukukundan yana. Bu kendisi açısından rasyonel, ama aynı zamanda hem her insan bireyi, hem de bütün insanlık açısından da. Zira insan kendi dışından verili belirleyicilikler karşısında özgürleştiği ölçüde insan olmuş; statüler hukukunda birey kimden olup kimden doğduğunun mahpusu, kendi yapmadığı, öznesi/aktörü olmadığı bir geçmişin kölesi, Kilise karşısında ise insan-üs tünün kulu.

“Aydınlanma” kavramını, rasyonalizm, pozitivizm ve modernizm ile beraber düşününler var. Günümüzde olan bütün sorunların kaynağında Aydınlanmanın olduğunu düşünenlerin sayısı da az değil. Aydınlanma doğru anlaşılmış mıdır? Bu eleştiriler hakkında düşüncelerimiz nelerdir?

Önce şu oyunu bozalım: Büyük A ile yazılacak Evrensel Akıl diye bir şey yok. Her biri göreli, rölatif sınırsız sayıda aklilikler, rasyonellikler var. Işyerim evime yakın, yol da müsait; işe gidip gelmek için bir bisiklet almam gerçekten de rasyoneldir; ama bacaklarım kesik değilse. Bütün insanlık yüzde yüz homojen bir bütün, yani bütün insanlar her bakım dan birbirleriyle mutlak biçimde özdeş varlıklar olsaydı, bütün insanlar için rasyonel olan da tek olurdu ama, yine de Evrensel Akıl’ın gereği olarak değil, insanlardan her biri için rasyonel olanın birbiriyle aynı olmasından dolayı.

Göreli değil de mutlak, dolayısıyla da evrensel ve aşkın bir Akıl’dan söz eden, aslında kendisi için rasyonel/akli olanı herkese dayatıp bunu da insan-üstü bir dayanak aracılığıyla meşrulaştırma peşinde olandır. Onun dayatmış olduklarına karşı çıkıyorum diye, onun meşruluk temeli olarak kullanmaya kalktığı Akıl’a saldırmak, her şeyden önce, olmayan bir şeyle, yani hayaletlerle boğuşmak, tabii bu arada neyle! neye! kimlere karşı savaşılacağı konusun da hedef şaşır(t)mak, nihai tahlilde de esas savaşılması gereken her ne! kim ise ondan yana çalışmak, başka bir şey değil.
Postmodernin yaptığı da tam tamına bu. Diyelim, çok tutuldu diye balığı gerisin geriye, hem de ekstra bir zahmete girerek denize dökmek, rasyonel midir, akla sığar mı? Benim aklıma sığmaz. Ama arz talebi aşarsa fiyatlar düşer diyen için, tabii ki rasyonel, aklın yegane gereği, yani mükemmelen rasyonel. Burada Akıl nerede? Herkesin aklı kendine. Buradaki akıl, Akıl değil, kapitalist burjuvazinin aklı. Aslında, burjuvazi Aydınlanma’nın rantını yeme peşin de, daha doğrusu yemiş ve hala da yiyor. Burjuvazi o dönemde feodal statüler hukukuna ve Kilise egemenliğine karşı savaşta; vatandaşlık hukukundan yana. Bu kendisi açısından rasyonel, ama aynı zamanda hem her insan bireyi, hem de bütün insanlık açısından da. Zira insan kendi dışından verili belirleyicilikler karşısında özgürleştiği ölçüde insan olmuş; statüler hukukunda birey kimden olup kimden doğduğunun mahpusu, kendi yapmadığı, öznesi/aktörü olmadığı bir geçmişin kölesi, Kilise karşısında ise insan-üstünün kulu. Bu mücadelesinde burjuvazinin rasyoneli, hem gerek birey, gerekse tür olarak insanın rasyoneliyle, üstelik hem de etik olanla çakışır, örtüşür vaziyette; tarihte ilk ve son kez.

Rasyonellik göreli, buna karşılık etik tam tersine, göreli ahlakiyetlerin göreli olmayan ilkelerin terazisinde tartılması, mutlak olana vurulması, ahlakın sosyolojisi olur, ama etiğin asla. Burjuvazi düşüncesi işte bu arızi, geçici örtüşmeden bilistifa de kendi göreli rasyoneline etiğin mutlaklığını yüklüyor; alın size Evrensel Akıl. Oysa yüce Marx, taa 1840’larda öyle Evrensel Akıl diye bir şey yok, bu burjuvazinin aklı, yani onun açısından rasyonel olan diyor. Postmodern ise, kapitalizmin içine ettiği dünyamıza bakıp güya en radikalinden bir eleştiri getiriyor; ama burjuvazinin paradigması içinden: sorumluluğu Akıl’a yüklerken, sadece gerçek katili aklamış olmuyor, kurtuluş yolunu, kurtuluş kapısını yapmakta değil de olmaktaymış, olunana sarılmaktaymış gibi gösteri yor ki, bu da cinayetin sürekliliğinin güvence altına alınması.

Akıl, yapana lazım, yaparken lazım, çişini etrafa sıçratmadan yapabilmek için bile akıl lazım; ama “etrafa sıçratma” ya da “sıçrat” diyen bir Akıl yok. Benden sonra aynı tuvalete, diyelim Bush’un gireceğini bilsem, her tarafı pislerim: akıl bize ne yapacağımızı değil, nasıl yapacağımızı, yani metodu, yöntemi gösterir ve postmodern de çıkıp tam tamına “Akla Veda”yla “Yönteme Hayır”ı önerir. “Yapma” der, “ol”. Sen, etnisiten, cemaatin, tarikatin, takımın, hiçbir şey bulamadıysan cinsel tercihin temelinde bir kimlik edin, onu ol, onun hakkını ver, onun hakkını al; “insan”ı ise bırak burjuvazi halletsin. Buna karşılık Aydınlanma, “insan”ın işini, değil burjuvaziye, varsa dahi Tanrı’ya bile bırakmaz. Fransız aydınlanmacılarının hemen hiçbiri ateist değil; genel tavırları şöyle: Tanrı var mı yok mu, bilemiyorum, muhtemelen de var galiba ama, bu kesinlikle bizim kilisenin papazının anlattığı Tanrı değil. Insana varmak için Tanrı’nın varlığını ya da yokluğunu ispatlamak gereğini duymuyorlar; olsa da olur olmasa da, bizim için fark etmez deyip yola buradan, bizden kalkarak çıkıyorlar:Insan, ilk defa bağımsız değişken, Aydınlanma da işte bu yüzden insanın rüşt ispatı, daha doğrusu bu yoldaki ilk irade beyanı.

Ama, bu yönde nasıl yol alınır, bununla hiç ilgilenmiyor Aydınlanma. Bu yolda ilk teşebbüs Fransız Devrimi. Devrimin hemen ardındandır ki, bu soru sorulmaya başlanıyor:
Saint-Simon ve sosyolojinin ana rahmine düşüşü. Ama bu işin insanların iyi niyet ve temennileriyle değil somut toplumsal güçlerin eylemiyle yapılırsa yapılabileceğinin bilincine ancak Proudhon ve Marx’la ulaşabiliyor. Bu aynı zamanda, gerçek babanın, her zaman çocuğa adını veren (Auguste Comte) olmadığının da bir ispatı. Aydınlanma’nın bu konuya el atmamış olması, aslında kendisi için çok da hayırlı oluyor: rüştün ispatı yönünde “Nasıl yol alınır” derken “Nasıl yol alınmalı”nın formülünü bulduğunu sanıp toplum mühendisliğine soyunma tehlikesinden peşinen kurtulmuş oluyor. Aydınlanma, insanı Tanrı’nın kulluğundan kurtarıp, sonra da onu muhayyel mutasavver bir geleceğe kurban etmenin- çok da değil- en uzağında: ne ideal bir insan modeli çiziyor, ne de belirli bir insan figürünü ön plana çıkartıyor.

Burada, bugün yaşayan insanı, kısacası yaşayan insanı hem tek kalkış, hem de tek yarış noktası olarak ele alıyor ki, ben buna can diyorum, can deyince de, bundan tam 35 yıl önce Elazığ’ın katırla bile ulaşılmaz bir dağ köyünde rastladığım, en az 70 yaşındaki bir Alevi dedesinin şu sözlerini hatırlıyorum: “Ah keşke sosyalizm toklar tarafından kurulabilir bir şey olsaydı”; Gurvitch Marx’ın düşüncesini “ humanisme réaliste” (gerçekçi insancıllık) olarak tanımlarken neyi kastediyorsa, işte tam tamına o.

Prof Dr. Kadir Cangızbay
Söyleşi: H.Haluk Erdem
Bilim ve Gelecek- Haziran 2004

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Klasik Yunan Filozoflarında Evren Tasarımı

THALES (M.Ö. 624-545) Klasik Yunan felsefesinin Thales ile başlatılması geleneği, felsefenin mahiyeti hakkında Aristoteles’in verdiği bilgilere dayanmaktadır. Thales, evrenin ana...

Kapat