Anadolu Aydınlanma Felsefesine Giriş Üzerine (II) – Cengiz Erengil

<öncesi] Başlığımız Aydınlanma Öğretimi değil fakat Aydınlanma Eğitimi olduğu için, burada kişinin’kendi yaşamının dışında tuttuğu bir başka şey olarak bilgi’ değil, fakat ‘kendi yaşamını değiştirip dönüştürürken kavradığı, kendi yaşamına ait bir bilgi’ söz konusudur. Diğer bir deyişle, yaşayarak anlarken, kişinin somatik yapısı da, yani bedeni, duyularının işleyişi, duyguları, düşünceleri ile ilgili protein çökmeleri de, lâtif bedenindeki enerji merkezleri de bu yeni bilgiye göre değişmekte ve dönüşmektedir. Bu bütünsel bir süreç olduğundan ‘Ben aynı kalayım, ama sen yine de bana bilgiyi öğret’ gibi bir tavır eğitim sürecini öğretim sürecine dönüştürür ve onu sınırlar.

Yaşamın anlamsızlaşması olgusu, kişinin bedensel, duyusal, duygusal, düşünsel ve tinsel tatminsizliği ile ilgilidir. Bu durumsallıkta bir ayrılık, bir gariplik hüznü hakimdir. Kişinin doğum sırasında annesinin karnından çıkmasıyla başlayan bu olgu, ileriki yıllarda, gündelik hayatın stresi, rekabetçiliği ve acımasızlığı içinde, kişinin kendisine ve toplumuna yabancılaşmasını etkilemektedir. Öğretim sürecinde, öğretmenin öğrencisinin yaşamıyla, psikolojik sorunlarıyla vb. ilgilenmesi gerekmez. Eğitim sürecinde ise, eğitmenin başlıca görevi, öğrencisinin ‘anlamlı, dengeli ve tatmin olmuş bir psikosomatik yapı’ya kavuşmasına yardımcı olmaktır. Travmalann, komplekslerin ve engramların tutsağı durumundaki bir kişinin hakiki sorusu, hakikat ya da aydınlanma gibi kelimeler değil, fakat bizzat içinde yaşadığı durumsallık ya da hâldir.

Travma terimi genel tıp terminolojisinde ‘bir nesne ya da herhangi bir şeyin etkisiyle bir kişinin bedeninde yapısal hasar oluşması durumu’ olarak tanımlanmakta. Psikiyatri ve psikanalizde ise, ‘öznenin özümseyemediği herhangi bir beklenmedik deneyim’ olarak tanımlanmakta. Bu tanımlardan yola çıkarak yine psikanalizde, ‘savunmaların kullanılmasıyla baş edilen herhangi bir deneyimi’ işaret etmekte. Bu anlamda travma, kişide anksiyete yaratmakta ve bu durumu, ya kişinin kendiliğinden iyileşmesi, ya da psikonevroz izlemekte. Daha genel anlamıyla ise travma, kalıcı etkileri olup olmadığına bakılmaksızın, herhangi bir sıkıntı verici ya da hayal kırıklığına uğratıcı deneyimi göstermekte. Bu olguya verilebilecek bir örnek, bebeklik travmasıdır.

‘Kompleks’ ya da öztürkçesiyle karmaşa ise, psikanalizde, kişinin davranışları üzerinde dinamik etkisi olan, birbirleriyle ilişkili bir grup duygu ve düşüncenin, bilinç ve bilinçdışı alanlarındaki konumudur.

‘Engram psikolojide, uyarıların sinir sisteminde bıraktığı kabul edilen iz ve beyindeki bellek bölümü anlamlarına gelmekte. Bu yazıda vurgulanan ise, kişilerin bilinçsiz anlarında içlerinde yapılan kayıtlardır. Ameliyathanede narkoz altındaki kişinin kayıtları gibi. Kişinin bilinçsiz olduğu anlardaki kayıtlar yanında, lohusalık ve bebeklik sırasında, yani savunma mekanizmasının zayıfladığı ve kişinin çevresindeki uyaranlara çok açık olduğu anlardaki kayıtlar da engram oluşmasına yol açmakta. Bu engramlar, kişide ‘bir başka kişilik’ gibi davranabilmekte ve yönelimler, meyiller ve tepkiler oluşturmakta.

‘Durumsallık’, kişinin içinde yaşadığı koşullar bütünüdür. Öztürkçesiyle durum olarak karşılanan hâl kelimesi ise, sufi terminolojisinde kişinin kalbine doğan sevinç, heyecan ve ferahlık gibi duyguları, yaşantıları işaret etmekte. Bir hâl, kişide süreklilik kazandığında, makam olmakta. Geniş anlamda, kişinin psikosomatik yapısını işaret etmekte. Hâl kavramı sohbet geleneği bağlamında kullanıldığında, konuşan kişinin, konuştuğu konunun atmosferini kurabilmesini işaret eder. Örneğin sevgiden söz ettiğinde, sevgi atmosferini kurabilmesi gibi.
Şimdi aydınlanma eğitimi üzerine hazırladığımız bu yazıyı, on terimli bir proje olarak değerlendirelim.

Projemizin birinci terimi, projemizin temelidir ve o da kişinin içinde ‘yaşadığı yaşamın anlamsızlığı ve yabancılaşma’ durumu, ya da hâlidir.

‘Temel’ terimi, genel anlamıyla, bir şeyin üzerinde temellendiği, kurulduğu şeyi işaret etmekte. Örneğin, bir evin temeli, ya da bir kurum temeli gibi. ‘Temel-dayanak’ anlamında temellendirme terimi ise, ‘bir şeye varoluşunu ya da varlık nedenini veren şeyi’ işaret etmekte. İşte aydınlanma üzerine yazılan bu yazının varoluş nedeni de, aydınlanmanın karşıtı olan cehaletin, anlamsızlığın ve yabancılaşmanın varolmasıdır. Eğer bu sorunlar olmasaydı, aydınlanma olmazdı. Karanlık olmasaydı, aydınlık da olmazdı.

Projemizin ikinci terimi, onun ‘yön’üdür. Burada yön ile ne kastedilmektedir? İnsandaki düşünme etkinliği, bir bilinç hareketi olarak her zaman ‘bir şeye yönelmiş’ (intentio) durumdadır. Bu da genellikle kişinin içinde bulunduğu hâli ve onun arzularını etkilemektedir. Bütün bu koşullar ve arzu nesneleri, ‘düşünen bilincin kendisinin dışındaki’ şeylerdir, yani ‘herhangi bir şey’dirler. Bunların etkisiyle kişi ‘mutsuz bilinç’ konumundadır. İşte bu projenin ikinci kıpısında eğitmen, diyalog sırasında, öğrencinin dikkatini, kendi dışındaki şeylerden, kendine yöneltmesine çaba gösterir. Bu konumda öğrencinin bilincinin yöneldiği konu bizzat kendisidir. Bu eğitim süreci içinde, kendi olma sürecine giren öğrenci, düşünen kendisini, kendi dışındaki her şeyden, onları olumsuzlama eylemiyle ve unutma yaşantısıyla kurtararak, ‘içindeki büyük gücü’ yaşamaya başlar. ‘Kendi dışındaki her şeyin yokluğu’ olarak da tanımlanan bu güç yaşantısı, kişinin yalnızlık duygusundan ve gurbette kalmışlık hüznünden kurtulmasını sağlar. Bu süreç, kişinin nesnelik durumundan özgürleşerek, öznelik durumsallığını kurabilmesi olarak da ifade edilebilir. İşte ‘kendine yönelmiş bilinç durumsallığı’, aynı zamanda ‘tümellik alanı’dır da. Bu süreç, tikellik yaşantısından tümellik yaşantısına bir geçiştir. Felsefi anlamda ‘Us’un ve ‘Felsefi Düşünme’nin de kapısıdır.

Diyalog eyleminin temel özellikleri, Gadamer’e göre diyalog kurmak isteyen kişilerin ‘kendi kişisel görüşlerinin dışındaki görüşlere açık olmaları’, ‘gerektiğinde alıştıkları davranış ve düşünüş biçimlerini eleştirecek yürekliliği gösterebilmeleri’ ve ‘diyalog sonunda kendilerini değiştirebilecek kadar da özgür olabilmeleri’ dir. İnsan-insan ilişkisindeki diyalog durumu, insan-metin ilişkisine de uygulanmakta ve ‘yorumbilimsel durum bilincine varan okurun, okuduğu metin ile arasında kurulan diyalogdan’ söz edilmektedir.

Şara Sayın’a göre, yazar-yapıt-okur üçlüsünde okur, sadece edilgin ya da sadece tepkiyle yetinen bir nitelik taşımaz. Okurun kendisi de yeni anlamlar üretir ve yapıtın yaşamına katkıda bulunur. Yazınsal yapıtın bir yönden tarihselliği, diğer yönden iletişime açıklığı, yapıt ile okur arasında diyalog niteliğinde bir ilişkinin sürdürülmesine yol açar. Süreç niteliğinde yani ‘zaman içinde bir sonuca doğru ilerleyen’ bu ilişki sırasında oluşan anlam, diyalog durumlarından kaynaklanır. Diyalog durumu ise yapısı gereği, anlaşılmak istenen konuya açık olmayı gerektirir.

Diyalog kelimesinin Anadolu kültür geleneğindeki karşılığı Sohbet’tir. Bel evlâdı olmaktan daha üstün tutulan ‘nefes evlâdı olma olgusu’, bu sohbet ortamında kurulan tümellik atmosferi içinde, kişinin kendisini tümel olarak kavraması ve Hegel deyişiyle ‘kendini tümelleştirmesi’ ile gerçekleşir. Tikellerde ya da sıfatlarda yitirdiği aklını başında toplayan arayıcı, nesnelik durumundan kurtulup, kendisini zat olarak, özne olarak kavramakta ve zatî özgürlüğünü yaşamaktadır. Yaşadığı halin kavramlarını öğrenip bilinçlendiğinde, artık ‘nefes evlâdı’ olmuştur ve başka özneleri de ‘sohbet ortamı kurarak’ özgürleştirebilir. Sohbet ortamı, iki özne arasında anlamlı iletişim kurulabilmesi için zorunlu durumsallıktır.

Dikkat, diyalog ya da sohbet durumsallığı içinde en önemli terimdir. Kişinin dokunma duyusunu, görme duyusunu, dinleme duyusunu, konuşma duyusunu, hissetme duyusunu ve düşünmesini diyalog ortamında ve diyalog konusu üzerinde toplayabilmesini, yoğunlaştırabilmesini işaret eder.

Olumsuzlama eylemi ile neyin kastedildiğini açmak için ortaçağ felsefesindeki ‘via negativa’ terimini değerlendirmemiz gerekir. Bu terim tüm imgelerin olumsuzlanmasını ve Tanrı’dan başka her şeyin dışlanmasını, böylelikle niteliksel olmayan saltık tözde yok olmayı işaret etmektedir. İslâm kültür geleneğindeki kavramsal karşılığı ‘Lâ ilâhe’dir. İsmail Emre’nin yazılarında bu terim ile ilgili şu önermelere rastlıyoruz: “Allah’ın öz adı Lâ ilâhe’dir.” “Allah yokluk”tur.

“Yokluğun varlığı bir Kâmil İnsan”dır.

Olumsuzlama eylemi bir ‘tam soyutlama eylemi’dir. Muhyiddin Arabi, us’un, tam soyutlama etkinliğini uygulayarak zat’a doğru gidebileceğini belirtir. Tao ile ilgili yazılarda da, “Sen kendi içinde yokluğu yaşadığın zaman, hem kendi hakikatini, hem de evrenin hakikatini çözersin” önermesi, bu alanı vurgulamaktadır. Bu olumsuzlama eylemi, Muhyiddin Arabi’deki ‘tenzih’e benzer.

Ortaçağ felsefesinde ‘via negativa’nın karşıtı, ‘via pozitiva’dır. Olumlama Yolu olarak çevirebileceğimiz bu terim, tam ve yetkin bir Saltık İmgesinde, imgeler bütününün olumlanması yoludur. Bu olumlama eylemi Muhyiddin Arabi’deki ‘teşbih’e ve aynı zamanda ‘illallah’ terimine benzer.

İslâm Felsefesinde ‘Lâ ilahe illallah’ önermesi, tenzih ve teşbihin birlikte vurgulandığı ‘tevhid önermesi’dir ve bir mantıksallık içerir. Bu konuda Muhyiddin Arabi üzerine araştırmalar yapan Roger Arnaldez, ondan şu çeviriyi aktarmaktadır: “Bu alemin bütün varlıkları arasında, varlıkların tamamını yansıtan bir ayna gibi, evrende bulunan, suretsiz varlığın sureti olarak, açıklanamayan varlığın ifadesi olarak, saklı olanın tezahürü olarak, kendi kendini bilme konusunda insan, bizzat kendisinde hiçbir şey olmadığını bilmeye ulaşmak ihtiyacına sahip bir varlıktır. Tenzih (voie negative) yolu ile insan aklı, mutlak bir aşkınlığın varlığını formüle edebilir. Kavranılamayan, anlatılamayan, mutlak aşkın olan bir Zat (Essence) vardır ve Saf Varlık ancak O’na aittir.”

‘Unutma Yaşantısı’ dediğimizde, tikellere bağımlı bilincin,’Sohbetin tümellik durumsallığı’ içinde bir süre için ilgilendiği ve bağlı olduğu bütün tikelleri, bütün sıfatları unutarak, kendine, kendi bilincinde doğuştan var olan tümelliğe dönmesi, kendini Varlık olarak yaşamasını ifade etmiş oluyoruz. Hegel felsefesinde bu durum ‘anlıktan usa geçiş’ olarak sorunsallaştırılmıştır ve ‘saf bilinç varlıktır’ önermesiyle ifade edilmiştir. Bütün tikellerden arındığında, ya da bütün tikelleri unuttuğunda, bilinç saflaşmakta ve kendi kendini deneyimleyip yaşamaktadır. Sıradan bilincin düşünmesinden farklı olan felsefî düşünme ancak bu yaşantıdan sonra olanaklı olmaktadır. Tikel içinde ve tikel dolayımıyla kendini tümel olarak kavrayan tümel, tekilleşmektedir. Burada tümel, tikel, tekil kategorileri bir dizge olarak ele alınabilir. Şöyle de diyebiliriz: ‘Tümel Varlık, tikel doğa dolayımında bir insanda bütünsel bilgi ile bilinçlenerek tekilleşir’. Tin, varlık ile doğanın insanda bütünsel bilinçli birliğidir.

Projemizin üçüncü terimi, ‘ögeler’dir. Arınma, aydınlanma ve sevgiyi kısaca yeniden ele alalım. Arınma; kişinin bedeninde, psişik yapısında, duyularında, duygularında ve düşünmesindeki yüklerden, olumsuz kayıtlardan kurtulmasıdır.Bir başka deyişle kişinin gözündeki perdeden, kulağındaki ve kalbindeki mühürlerden kurtulmasıdır. Bu yükler ve mühürler nasıl oluşmaktadır? Kişinin yediği, içtiği, duyduğu, gördüğü, konuştuğu her şey; davranışlar, duygular ve düşünceler, onun somasında ve psikosomatik yapısında toksinler gibi birikip, onu etkilemektedir. Kişinin kendine yönelebilmesi için bu yüklerden kurtulması ve bu yüklerden kurtulabilmesi için de kendine, tümellik alanına, saf varlık alanına yönelmesi gerekmektedir.

Aydınlanma; cehaletten, zalimlikten, hoşgörüsüzlükten, nefretten, kötülükten, savaş yanlılığından kurtulmuşluk durumudur. Hem kavramsal bir bilinçlenme ve hem de tümellik alanının ışığıyla dolmuş olma durumudur. İyilik, sevgi, sevinç, saygı ve doğruluk yaşantısıdır.

Sevgi; tümellik alanı ile ilgili olarak, saf sevgi ya da tümel sevgidir. İçindeki tümelliğe ulaşmış kişinin, bu tümel alanın, bütün evrenin içindeki tümellik olduğunun bilincine varmasıyla, ulaştığı, bütün evreni kuşatan bir bütünsel sevgi yaşantısıdır. Cehalet, zalimlik ve hoşgörüsüzlüğü biraz açmaya çalışalım. İsmail Emre’de, “Cahil zalimdir” diye bir önerme vardır. Bu yargıdan hareketle daha adil bir dünya kurma isteğinin, daha adaletli bir yönetim oluşturma isteğinin, gerçekleşebilme olanağı, ancak cehaletin karşıtı olan ‘Aydınlanma’nın insanlar arasında yaygınlaşması ve bu yönde kararlı ve örgütlü bir çabanın gösterilmesi ile olabilir. Aydınlanma eğitimi yaygınlaştırılmalıdır. Hegel’in deyişi ile ‘kişiler, mutsuz bilinç olan kaba bilinç konumundaki düşünme alışkanlıklarından kurtularak, mutlu bilinç olan felsefi düşünme durumuna geçmeyi, bu değişimi gerçekleştirmeyi başarmalıdırlar.’ Buradaki ‘felsefi düşünme durumu’, kişinin duyumlarında ve duygularındaki gelişmeleri de içeren, yani pratik felsefeyi de içeren bir süreçtir.

Projemizin dördüncü terimi, ‘ögeler arası ilişki’ dir. Arınma, aydınlanma ve sevgi, mekanik bir sıralama ile ilişkilendirilmemiştir. Bu terimler, birbirleriyle organik bir ilişki içinde değişir ve gelişirler. Bu ilişkilerin ve değişimlerin ereği ise, kişinin kendisini gerçekleştirmesidir (Self Realization). Bütün ögeler, bu ereği gerçekleştirmek için bir süreç içinde karşılıklı ilişkilerle çalışırlar.
Anadolu kültür geleneğindeki bütün özellikleriyle Sohbet durumsallığının kurulduğu bir ortamda zaten bu Sevgi vardır. Şimdi ve burada hazırdır ve paylaşılmayı beklemektedir. Dolayısıyla Aydınlanma Sohbeti ya da Sohbet aydınlanmasında, bir pratik felsefe deneyimi ortamı hazırlanmaktadır. Kişileri arındıran ‘nur alanına ait durumsallık’, ‘hak söz’ ve ‘şehvetsiz menfaatsiz sevgi’ hepsi birarada varolmadan, Sohbet durumsallığı gerçekleşemez.

Böyle bir aydınlanma sohbetine katılan kişi, daha ilk sohbette bu üç ögeyi de yaşar. Bir anlamda sürecin tamamını yaşar ve sohbetten sonra o ortamdan ayrılıp, kendi ortamına ve kendi yaşamına döndüğünde, bilinçli ya da bilinçsiz yaşadığı bu Sohbetle ilgili algı kayıtları, kişinin içinde bir ‘aydınlanma tohumu’ gibi yerleşir. İşte kişinin ‘aydınlanma süreci’, bu tohumun içine ekilmesinden sonra başlar. İşte bu tohumun aydınlanma ağacını oluşturup, bu ağacın meyvesini olgunlaştırması, artık tıpkı toprağa ekilmiş bir tohumun gelişip ağaç olup olmamasına benzer. Edimsellik alanında kendini gerçekleştirmeye çalışan işte bu tohumun kendisidir. Bir Anadolu deyişiyle ‘Hizmet, hizmet eder’.

Projemizin beşinci terimi, ‘yöntem’ (Method) dir. Ereğini gerçekleştirmek için projenin kullandığı mantık ve edimsellik alanında izlediği yol onun yöntemidir. Bu da soyut, diyalektik ve spekülatif mantıklardan oluşan bir bütünsel yöntemdir. Bir başka deyişle olumsuzlama ve olumlamanın birliği olarak da ifade edilebilir. Aydınlanmanın varolmayışı durumu olarak cehalet, hem bir varolan cehalet durumsallığıdır, hem de aydınlanma süreci içinde karşıtına yani aydınlanmaya dönüşebilme olanağını da içinde taşımaktadır. Öyleyse aydınlanma sürecinin bütünü, yalnız aydınlanmayı değil, cehaleti de kapsar, karşıtların birliğidir. Benzer bir şekilde aynı süreç içinde kötülük durumsallığı, karşıtı olan iyilik durumsallığına dönüşür. Bu yönteme göre, her kavram ya da nesne, ancak karşıtıyla ilişkide varolabilir. Böylece bu projenin temelindeki anlamsızlık ve yabancılaşma, sonunda aydınlanma ve özgürleşime dönüşür.

Projemizin altıncı terimi, ‘dizge’dir. Dizgemizin üç öğesi ancak bu dizge, yani özgürleşim dizgesi bağlamında doğru anlamlandırılabilir. Tek başlarına ele alındıklarında ise bu anlamı kaybederler.

Projemizin yedinci terimi, ‘dizgemizin içinde yer aldığı bağlam’ dır. En geniş anlamıyla ‘insanın özgürleşim (Emancipation) süreci olarak bütün bir insanlık tarihi’ olan bu bağlam, yazımızda sınırlandırılmış ve anlamlandırma, özneleşme ve özgürleşmeden oluşan bir üçgen olarak belirlenmiştir.

Anlamlandırma etkinliği, özellikle tümellik alanı ve bütünsel dizgelerle ilgili metinleri anlamlandırma sürecidir. Seçilmiş metnin kavramlarını öğrenmeyi, bu dil ile düşünebilmeyi, konuşabilmeyi, yazabilmeyi içerir. ‘Cahil ben’den, ‘anlamlandıran ben’e geçiş sürecidir bu. Eğitmenin sohbet sırasında kurduğu tümel durumsallık, bu alanla ilgili metinlerin anlamlandırılmasında bir zorunlu ontolojik koşuldur. Bu olmadan, yani değerlendirilen sözün ya da yazının hâli ortamda olmadan, belki bir yorum yapılacaktır. Fakat sonuç doğru bir anlamlandırma etkinliği olmayacaktır. Özneleşme, ‘anlamlandıran ben’in, ‘nesnelere bağımlı bilinç durumu’ndan özgürleşip, ‘tümel kavramlarla düşünebilen ben durumu’na geçmesiyle, kendi özneliğini kurmakta olduğunun bilincine varmasıdır. Kendinin bilinci ya da özbilinç durumsallığı, özneleşmenin ve felsefi-ben’in kapısıdır da.

Özgürleşme, başlangıç sorusunu ya da projenin temelini oluşturan koşullardan, ‘tümellik alanını kendi içinde kurarak’ kurtulan kişinin yaşadığı saf sevinç ve saf huzur yaşantısıdır. Arzulardan ve düşüncelerden kurtulmuş bilincin, saf sevgi ile hizmete yönelmesi ancak bu özgürleşimin gerçekleşmesiyle olanaklıdır.

Projemizin sekizinci terimi, ‘işlev’dir. Projenin işlevi, teorik ve pratik yanlı bir süreç içinde, temel alınan sorunlara uygulandığında ortaya çıkacaktır.

Projemizin dokuzuncu terimi, ‘projenin işlevi ile ereği arasındaki uygunluk’tur. Başlangıçta amaçlanan ereğin gerçekleşip gerçekleşmediği, ancak, projenin uygulanmasıyla ortaya çıkacak işlevin, bu erekle karşılaştırılması ile elde edilebilecektir. Projemizin onuncu terimi, ‘sonuçlandırma’dır. Kültür çalışmalarının dinamik bir süreç olduğu bilinciyle bu proje, işlevleri, oluşturduğu tepkiler ve tartışmalarla birlikte değerlendirilerek, önü açık bir rapor hazırlanacaktır, kavramının tanımı olacaktır. Tepkiler, tartışmalar ve eleştiriler de bu işleve katılacaktır.

Anadolu Aydınlanma Felsefesine Giriş Üzerine – Cengiz Erengil

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
İkitelli’nin iki yüzü: Yaşayanlar İkitelli’nin gizli tarihini anlatıyor

1979 yılından itibaren İkitelli’ye pazarcı olarak gitmeye başladım: Halkalı, Atatürk Mahallesi, Güneşli, Bezirganbahçe, Kayabaşı, Mehmet Akif Mahallesi pazarları. Çift pazara...

Kapat