Aşkın İnsan Yaşamındaki Yeri – Bertrand Russell

Bertrand-RussellToplulukların birçoğunda aşka karşı takınılan tavra egemen olan tuhaf bir ikilem vardır: bir yanda şiirin, ro­manın, oyunun ana konusu aşktır, diğer yanda en ciddi top­lum bilimciler tarafından ekonomik ve politik dönüşüm (re­form) planlarında aşkın varlığı göz ardı edilmektedir. Bu tutumun savunulabilir bir yanı olduğunu sanmıyorum. Ben aşkı insan yaşamındaki en önemli şey olarak görüyor ve sev­ginin özgürce gelişmesine gereksiz yere karışan düzenlere iyi gözle bakmıyorum.
Aşk, sözcüğüne gerçek anlamı verildiğinde, cinsiyetler arasındaki birtakım ya da tüm bağlantıları ifade etmez, o coşkun bir şekilde insanı saran bedensel olduğu Kadar ruh­sal da olan duygu ve ilişkiyi dile getirir.

Her düzeyde yoğun­luk kazanabilir. Sayısız kadın ve erkek «Tristan und Isolde» de anlatılan böylesi duyguları kendi yaşamlarında duymak­tadırlar. Aşk duygusunun sanatsal anlatım gücüne pek sık rastlanmaz fakat duygunun kendisine, en azından Avrupa” da, sıkça rastlanır. Bazı toplumlarda, aşk, diğerlerinden çok daha yaygındır. Bence bu durum o toplumun insanlarına de­ğil gelenek ve kurumlarından kaynaklanmaktadn. Aşka Çin’de seyrek rastlanır, tarihte aşk şeytansı cariyeler tara­fından baştan çıkarılan kötü imparatorların özellikleri olarak görülmüştür. Geleneksel Çin kültürü her tür güçlü duy­guyu yadsır ve her koşulda insanın kendine hakim olmasını öne sürer. Bu bakımdan on sekizinci yüzyılın başlarını andı­rıyor. Geçmişlerinde romantizm hareketi, Fransız Devrimi ve Büyük Savaş bulunan bizler, aklın kapladığı yerin Krali­çe Anne devrinde sanıldığı gibi, insan yaşamında pek öyle egemen olmadığının bilincindeyiz. Ve akıl psiko-analiz yön­temini bularak kendi kendine ihanet etti. Çağdaş dünyada akıl-dışı (extra-rational) üç ana etkinlik (activity, faaliyet) din, savaş ve aşktır. Bunların üçü de akü dışıdırlar fakat aşk akla karşıt (anti-rational) değildir, yani aklı başında bir kişi sevginin varlığından oldukça tad alabilir. Daha önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz nedenlerden dolayı çağdaş dünyada din ile aşk arasında belli bir uzlaşmaz çelişki var­dır. Ben bu çelişkinin engellenemeyeceği kanısında değilim, bu karşıtlığın kökü, diğer dinlerden farklı olarak, Hıristiyan dininin çileciliğe dayanmasında yatmaktadır.

Çağdaş dünyada aşkın dinden çok daha şiddetli bir düş­manı vardır, bu iş ve ekonomik başarının kutsal kitabıdır. Özellikle Amerika’da, çoğunluk tarafından kişinin aşkını işi­ne karıştırmaması gerektiğine, böyle bir şey yaparsa bunun aptallık olduğuna inanılır. Ne varki burada da tüm insansal konularda olduğu gibi bir denge gereklidir. Mesleğini tü­müyle aşkı uğruna feda etmek her ne kadar bazı durumlarda trajik bir kahramanlık olsa da, aptalca bir şeydir, ama aşkı meslek uğruna kurban etmek de aynı şekilde aptallıktır, üs­telik yiğitçe hiçbir yanı olmayan bir aptallık. Ne yazık ki is­tesek de istemesekte, tümüyle para kazanma temeline otur­tulmuş bir toplumda, bu oluyor. Tipik bir iş adamım, özel­likle Amerika’da, gözünüzün önüne getirin: gelişip büyüdüğü ilk günden itibaren en yetkin düşüncesinin tümünü ve tüm işe yarar gücünü parasal (finansial) başarısı için harcar, bunun dışında kalan herşey onun için önemsiz bir eğlence­dir. Gençliğinde bedensel   gereksinimlerini arasıra   gittiği oruspularla giderir, gecikmeden de evlenir,, ne varki ilgi duyduğu şeyler karısının ilgi duyduklarından tümüyle farklı­dır ve hiçbir zaman karısıyla içten bir ilişki kuramaz. İşin­den eve geç ve yorgun döner, sabahları daha karısı uyan­madan erkenden kalkar. Pazarlarını golf oynayarak geçirir, zira bu idman (exercise) para kazanma uğraşında onu dinç tutması için gereklidir. Karısının meraklarıysa ona son de­rece kadınsı gelirT bunları onaylasa bile onları paylaşmak­tan yana değildir. Evlilik içi aşka olduğu gibi evlilik dm aş­ka da vakti yoktur ve böylece iş nedeniyle evden uzaklara gittiği zamanlar oruspuları ziyaret eder. Karısı ona karşı cinsel olarak çoğunlukla soğuk davranır, ama buna hiç şaş­maz zira onun da karısına kur yapacak zamanı yoktur. Bilinç­altında nedenini bir türlü bilemediği bir doyumsuzluk vardır. Bu duyumsuzluğunun büyük bir bölümünü işte bastırır, ama duyumsuzluğunun bahsi müşterekli döğüşleri izlemek ya da ilericileri kovuşturmak için sadistçe tadlar aldığı pek hoş olmayan başka biçimlerde de giderebüir. Aynı şekilde doyum­suz olan karısı da ikinci sınıf işlerle uğraşarak bir çıkış yo­lu bulur ve yaşamları özgür ve rahat olanların rahatlarını kaçırarak erdemli kalmaya çabalar. Böylece karı ve koca­nın her ikisinde de eksik kalan cinsel doyum kamu ruhu ve yüksek ahlak prensipleri ardına gizlenerek insanlıktan nefrete dönüşür. İlişkilerin bu talihsiz durumu büyük ölçüde cinsel gereksinimlerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Aziz Paul evlilikte gereksinilen tek şeyin cinsel birleşme ola­nağı olduğunu düşünmüş ve bu görüş Hıristiyan ahlakçıla­rın öğretilerinde bütünüyle desteklenmiştir. Onların cinselli­ğe karşı olan nefretleri, cinsel yaşamın tüm güzel yanları­na karşı gözlerini kör kılmıştır. Bunun sonucundaysa genç­liklerinde bu eğitimle yetişenler, dünyanın tüm güzel yanla­rına gözlerini kapayarak bir kör gibi dolaşmaktadırlar. Aşk cinsel birleşme isteğinden çok daha başka bir şeydir, birçok kişinin yaşamlarının büyük bir bölümüne acı veren yanlızlık­tan kaçmanın temel aracıdır. İnsanların çoğunda bu katı dünyadan ve çevrenin zalimliğinden kaynaklanan bir korku yüreklerinin derinliklerine işlemiştir. Erkeklerde çokluk sert­lik, kabalık ya da zorbalık gibi tavırlarla, kadınlarda dır dır ve şirretlikle gizlenmeye çalışılan, sevgiye karşı bir özlem vardır. Bu duyguya karşılıklı coşkun bir sevgi son verebilir, benliğin (ego, ene) katı duvarlarını yıkar ve ikinin tekleş-tiği yepyeni bir varlık çıkartır ortaya. Doğa insanoğlunu yal­nız yaşayacak biçimde meydana getirmemiştir öyleki insan­oğlu diğerinin yardımı olmadan onun (doğanın) amacını ger­çekleştiremez ve çağdaş insan cinsel içgüdülerini aşk olma­dan bütünüyle doyuramaz. İnsan bütün varlığıyla (bedensel olduğu kadar düşünsel) ilişki kurmadan içgüdü tamamıyla doyurulamaz. Mutlu bir karşılıklı sevginin verdiği o engin içtenliği ve coşkun beraberliği hiç yaşamamış olanlar yaşa­mın onlara verebileceği en güzel şeyi yitirmişlerdir, bilinçle değil, bilinçsizce duyarlar bunu ve sonu, onları kıskançlığa, zorbalığa ve zalimliğe iten hüsranla biter. Şu halde coşkun sevgiye hak ettiği yeri vermek, toplum bilimciyi ilgilendiren bir konudur, zira eğer kadın ve erkek bu deneyimden yok­sun kalırlarsa tamlığa erişmeleri olanaksızdır ve dünyada arda kalan diğer şeylere karşı bir yakınlık duyamazlar ki bunsuz toplumsal etkinliklerinin zararlı olacağı kesindir.

Birçok kadın ya da erkek yaşamlarının bir döneminde uygun koşullar altında coşkun sevgi duyacaklardır. Deneysiz biri için coşkun sevgiyi, cinsel açlıktan ayırmak güçtür, bu durum özellikle sevmedikleri bir erkeği öpemeyecekleri öğretilen iyi aile kızları için söz konusudur. Evlendiği zaman bakire çıkmak isteyen bir genç kız çoğu zaman olduğu gibi, cinsel deneyimi olan bir kadının kolayca düşmeyeceği, geçici ve sı­radan bir cinsel çekimin tuzağına düşüverir. Bu, mutsuz ev­liliklerin şüphesiz sıkça rastlanan bir nedenidir. Hatta kar­şılıklı sevginin varlığında bile biri ya da her ikisi günâh iş­ledikleri inancıyla zehirlenebilirler. Bu düşünce bir gerçeklikten de kaynaklanabilir. Örneğin Parnell hiç şüphesiz zina işleyerek günaha bulanmıştır zira İrlanda’nın umutlarının gerçekleşmesi bu yüzden yıllarca geriye atılmıştır. Ama hiç bir gerçekliği olmasa da günah düşüncesi aşkı aynı şekilde zehirler. Eğer sevgi olabilecek bütün güzelliklerin sergilenmesiyse, özgür, verimli, sınırsız ve içten olmalıdır.

Geleneksel eğitimin sevgiye bulaştırdığı günah duygusu, evlilikte bile, ister bilinçli, düşünceleri bağımsız olsun, is­terse geleneğe bağlı, kadınlarda olduğu kadar erkeklerde de bilinçaltına işler. Bu tutumun etkileri çeşitlidir, çokluk er­kekleri sevişirken haşin, beceriksiz ve sevimsiz yapar, kadı­nın duygularını deşmek için bu konuda konuşmadıkları gibi ne de birçok kadının tad almasında temel olan son harekete yavaş yavaş yaklaşmayı, gerektiği gibi değerlendirebilirler. Aslında çoğu kez bir kadının da tad alması gerektiğini atlar­lar. Eğer bir kadın tad almıyorsa suçlu sevgilisidir. Gelene­ğe bağlı olarak eğitilen kadınlarda soğuk davranmakta çoğu zaman belli bir gurur, büyük bir bedensel kayıtsızlık ve ko­lay bedensel yakınlaşmaya karşın bir isteksizlik vardır. Be­cerikli bir sevgili bu ürkekliklerin üstesinden gelebilir, fakat erkek bunlara namuslu bir kadının göstergeleri olarak say­gı ve hayranlık duyuyorsa, bu ürkekliği yenmesi mümkün değildir ve yıllar sonra bile evliliklerindeki kan koca ilişki­leri az ya da çok resmi ve donuk olarak kalır. Dedelerimi­zin günlerinde kocalar karılarını çıplak göremezlerdi ve ka­rıları böylesi bir istek karşısında dehşete düşerlerdi. Bu tu­tum bugün de sanıldığından çok daha yaygın, hatta bu so­runun üstesinden gelenler de bile hala önemli ölçüde eskiden kalan o gerginlik devam ediyor.

Çağdaş dünyada sevginin bütünüyle gelişmesine diğerle­rinden daha ruhsal olan bir başka engel vardır, bu bir çok kişinin kendi eldeğmemiş bireyselliklerini koruyamayacakları korkusu duymalarıdır. Bu oldukça çağdaş ve aptalca bir korkudur. Bireysellik kendi içine kapalı bir son değildir, o dünya ile meyva verebileceği ilişkiler içine girmesi gereken, ve böylece ayrılığını yitirecek birşeydir. Cam bir fanus içi­ne kapatılan bireysellik solar, insan ilişkileriyle büyüyen bi­reysellik ise zenginleşir. Aşk, çocuk ve çalışma bireyle dışta kalan dünya arasındaki ilişkiyi güçlendiren en önemli kay­naklardır. Bunların arasındaki sevgi sıralamada birinci ge­lir. Ayrıca anne ve babanın her ikisinin de karakterlerini yansıtması muhtemel olduğu için, sevgi, bir anne-baba sev­gisinin en iyi biçimde yaratılabilmesi için gereklidir. Eğer anne ve baba birbirlerini sevmiyorlarsa, herbiri kendi ka­rakterini çocukta görmekten mutlu olacak, diğerinin karak­terinin belirmesiyse ona acı verecektir. İş, her zaman kişiyi dış dünya ile verimli bir ilişkiye geçirme gücüne sahip değil­dir. Bunu başarıp başaramaması gerçekleştirilen çalışmanın özüne bağlıdır. Eğer çalışmanın itici gücü sadece para ka­zanmak ise bir değeri yoktur, insanlara, şeylere ya da sa­dece bir hayale bağlılığı somutlayan çalışma değerlidir. Ve sadece tahakküm eden sevgi de değersizdir, salt para kazan­mayı amaçlayan çalışmayla aynı düzeydedir. Sevginin sö­zünü ettiğimiz değeri kazanabilmesi için sevilen kişinin ben’i kişinin kendi ben’i kadar önemli olmalı ve başkalarının duy­gu ve arzularını kişi kendi duygu ve arzuları gibi almalıdır. Bundan, sadece bilinçli değil içgüdüsel olarak da bencillik duygusunun boyutları diğer kişiyi de içine alacak kadar genişlemelidir anlamı çıkar. Tüm bunları vermek, rekabetçi, hırçın toplumumuz ve kısmen romantizm kısmen Protestan­lık tarafından türetilen kişiliğe aptalca tapınma yüzünden güçleşmektedir.

Sevgi, çağımızın özgür insanları tarafından ilgimizi cid­di olarak çeken yeni bir tehlike karşısındadır. İnsanlar her fırsatta, hatta sıradan basit bir dürtüyle bile, cinsel ilişki­de bulunabilmelerinin önünde hiç bir ahlaksal engelin kal­madığını hissetmeleriyle, seksi ciddi duygu ve sevgilerden ayırma alışkanlığı edindiler, hatta seksi nefret duygularıyla bir tuttular. Aldaus Huxley’in romanlarında bu konuda çok güzel örnekler vardır. Huxley’in kişileri, cinsel birleşmeye St. Paul gibi sadece bedensel bir boşalım olarak bakmakta­dırlar, ona katılabilecek yüce değerler onlar tarafından bi­linmemektedir. Bu tutumun bir adım sonrası çileciliğin dirilmesidir. Aşkın kendine özge düşüncesi, özünden kaynakla­nan ahlaksal ölçütleri vardır. Bu ölçütler bir yandan Hıris­tiyan öğretisiyle, diğer yandan gençliğin önemli bir bölümü arasında yaygınlaşan, tüm cinsel ahlaka karşı karmakarışık başkaldırıyla belirsizleştirilmiştir. Sevgiden koparılmış bir cinsel birleşme içgüdüye derinlemesine doygunluk vermeye yeterli değildir. Bunun asla gerçekleşmemesi gerektiğini söy­lemiyorum, bunun gerçekleşmesi için öylesine katı engeller koyarız ki sevginin gerçekleşmesi de son derece güç bir hale gelir. Söylemek istediğim, sevgiden ayrılıp kopartılmış cin­sel birleşmenin pek az değeri olduğu ve buna öncelikle sev­gi deneyimi gözüyle bakmak gerektiğidir.

Gördüğümüz gibi aşkın insan yaşamında iddia ettiği yer son derece büyüktür. Ne varki aşk, serbest bırakıldığında ne yasanın ne de törenin sınırları içinde kalmayacak kadar anarşik bir güçtür de. Eğer çocuklar söz konusu olmasa pek önemli bir sorun değil. Fakat işin içine çocuklar girince aş­kın özerkliğini yitirerek insan soyunun devamına hizmet et­tiği farklı bir alana geçeriz. Bir çatışma çıktığında tutkun (passionate, ihtiraslı) sevginin iddialarının üstesinden gele­bilecek çocuklara ilişkin toplumsal ahlakın olması gereklidir. Sağduyulu bir ahlak, sevgi sadece kendi içinde güzel olduğu için değil anne ve babanın birbirlerini sevmelerinin çocuk­lar için büyük değer taşımasından dolayı da çatışmayı en az düzeye indirir. Sevgiye olabildiğince az bulaşmaktan ka­çınmak çocukların çıkarlarına olduğu kadar sağduyulu ahla­kın da temel araçlarından biri olmalıdır. Bu konuyu aileyi ele almadan tartışamayız.

Bertrand Russell
Kaynak: Evlilik ve Ahlak
Çeviren: Vasıf Eranus, Say Yayınları 

Yorum yapın

Cafrande.org’u

‘ta BEĞENda TAKİP Et

Yereli yaşa, evrensel düşün!.. www.cafrande.org

Önceki yazıyı okuyun:
Kararlarımızın ne kadarını biz veriyoruz, özgür irade diye bir şey var mıdır? – Doç. Dr. Tuğrul Atasoy

Özgür İrade ve Sinirbilim Özgür irade var mıdır, yok mudur? Bir eylemi tamamen özgür irademizle mi gerçekleştiriyoruz? Yoksa o eylemi...

Kapat