Amin Maalouf: Aynılaşma yani “dünyalılaşma” Amerikanlaşmadan başka bir şey değil

Birbirinden son derece farklı kültürlerden gelen milyarlarca kadın ve erkek, Amerikalıları taklit etmek, onlar gibi yemek, onlar gibi giyinmek, onlar gibi konuşup şarkı söylemek için can atıyor; onlar gibi ya da onları kafasında canlandırdığı gibi.

Gözüme dünyalılaşmanın yararlı sonuçlarından biri gibi, gerçek bir evrensellik etkeni gibi görünen şey üzerinde ısrar ediyorsam da, bu kaynaşmada Anglo-sakson şarkılarının gitgide artan ağırlığından çok daha önemsiz bir olgu görenlerin endişelerine de sessiz kalmak istemiyorum. Aynı şekilde daha birçok alanda, sözgelimi bazı uluslararası medya kuruluşlarının etkisinden söz ederken ya da Hollywood’un tartışılmaz derecede ezici ağırlığını koyduğu sinema konusunda gözlemlenen bir endişe.

Endişeden söz ettim; bu belirsiz sözcük tepkilerin sonsuz çeşitliliğini veremiyor. Radyoda son derece az Fransız şansonu dinleyebildiği için köpüren Parisli bir kahveci ile ona göre Batı’nın siren seslerini aktardığı için uydu antenlerine “Şeytan antenleri” diyen bağnaz bir vaiz arasında hiçbir ortaklık yoktur. Belki, oluşmaktaki haliyle küresel kültüre karşı belli bir tavır dışında. Ne olursa olsun, kendi payıma, tabiri caizse bu iki endişe beni endişelendiriyor; eşit ölçüde değil ama aynı anda. Modernliğe karşı öfkeli ve gerileyen bir Arap dünyası istemezdim; ama yeni binyıla tereddütlü adımlarla giren ürkek bir Fransa’yı da istemezdim.

Buna rağmen, dünyalılaşmanın yol açtığı endişeler bana bazen çok aşırı görünüyorsa da, onları nedensiz yargılamadığımı tekrarlamak istiyorum.

Bana göre endişeler iki çeşit. Birincisini hak etmediği kadar kısa olarak belirtmekle yetineceğim, çünkü bu denemenin sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Bu, bugünkü kaynaşmanın bizi olağanüstü bir zenginleşmeye, ifade yollarının çoğalmasına, görüşlerin çeşitlenmesine götürmekten çok, tam tersine, çelişkili olarak, yoksullaşmaya götürdüğü; bu yüzden, bu başıboş müzikal ifade bolluğunun baygın ve zorlama bir çeşit hafif fon müziğiyle son bulacağı; bu yüzden bu müthiş fikir harmanının ancak tektip ve basitleştirici bir görüşten, en küçük bir entelektüel ortak paydadan başka bir şey üretemeyeceği; öyle ki sonunda bütün dünyanın çok yakında bir avuç orijinalin dışında hep aynı kalıptan çıkma romanları okuyacağı -okursa tabii!-, tonlarla boca edilen melodisi belirsiz müzikleri dinleyeceği, aynı taslağa göre üretilen filmler seyredeceği, lafın kısası, aynı ses, görüntü ve inanç bulamacını yutacağı düşüncesi.

Kitle iletişim araçları konusunda da aynı yoksunluk ileri sürülebilir. İnsan kimi zaman, bu kadar gazete, radyo, televizyonla binlerce farklı görüş duyacağı hayaline kapılıyor. Sonra bakıyor ki, durum bunun tam tersi: bu megafonların gücü o anın hakim görüşünü genişletip yaymaktan başka işe yaramıyor, o kadar ki, başka hiçbir ses duyulmaz oluyor. Görüntü ve sözcük bombardımanı eleştirel düşünceyi her zaman besleyemiyor.

Buradan, bolluğun kültürde bir çeşitlilik etkeni olmak bir yana, birtakım aldatıcı yasalar marifetiyle aslında tektipliliğe götürdüğü sonucuna varmalı mıyız? Reyting oranı zorbalığının ve “politik açıdan kabul edilir”in kontrolden çıkmasının da gösterdiği gibi, risk hiç kuşkusuz mevcut. Ama bu bütün demokratik sistemlerin özünde olan bir risk; kendinizi edilgin biçimde sayıların ağırlığına teslim ederseniz, en kötüsünden korkabilirsiniz; buna karşılık eldeki ifade biçimlerini bilinçli olarak kullanırsanız, sayıların basit gerçekliğinin altında insanların karmaşık gerçekliğini görmeyi bilirseniz, hiçbir sapma önüne geçilmez değildir.

Çünkü, -hatırlatmak gerekir mi?- biz birtakım dış görünüşlere rağmen kitleler çağında değil, bireyler çağındayız. Bu açıdan bakıldığında, insanlık XX. Yüzyıl’da tarihindeki en büyük tehlikelerle karşı karşıya geldikten sonra bunların içinden öngörüldüğünden çok daha iyi bir şekilde çıktı.

Gezegenin nüfusu yüz yılda dört kat artmakla birlikte, bütünü içinde, her kişinin bireyselliğinin, haklarının geçmişe oranla daha fazla, görevlerinin kuşkusuz biraz daha az bilincinde, toplumdaki yerine, sağlığına, rahatına, bedenine, kendi geleceğine, sahip olduğu güçlere, kimliğine -üstelik buna yüklediği içerik ne olursa olsun- daha dikkatli olduğunu görüyorum. Aynı şekilde, bugün ulaşabileceği görülmemiş olanakları kullanmasını bilmesi halinde, içimizden her birinin çağdaşlarını ve gelecek kuşakları anlamlı biçimde etkileyebileceğini düşünüyorum. Onlara söyleyeceği bir şey olması koşuluyla. Aynı zamanda yaratıcı görünmek koşuluyla, çünkü yeni gerçeklikler bize yanlarında kullanma kılavuzlarıyla gelmiyor.

En çok da ve özellikle homurdanarak köşesine çekilmemek koşuluyla: “Gaddar dünya, artık seni istemiyorum!”

Dünyalılaşmanın yol açtığı öteki endişe konusunda da benzer ürkeklik aynı ölçüde kısırlık olurdu. Bu kez konu sıradanlık sonucu tektipleşme değil, ama hegemonya yüzünden tektipleşme. Çok sayıda kanlı çatışmanın ve sayısız gerilimin kökeninde yatan, son derece yaygın bir endişe.

Bu endişe şöyle açıklanabilir: dünyalılaşma Amerikanlaşmadan başka bir şey değil midir? Başlıca sonucu bütün dünyaya aynı dilin, aynı ekonomik, politik ve sosyal sistemin, aynı yaşam biçiminin, aynı değerler yelpazesinin, yani Amerika Birleşik Devletleri’ninkilerin dayatılması olmayacak mı? Bazılarına bakarsanız, dünyalılaşma olgusu tümüyle bir kılık değiştirmeden, bir kamuflajdan, altında bir hegemonya girişiminin yattığı bir Truva atından başka bir şey değildir.

Mantık sahibi her gözlemci, teknolojinin ve yaşam biçimlerinin büyük bir güç ya da bir güçler ittifakı tarafından “uzaktan kumanda ile” evrimi düşüncesini saçma bulacaktır. Buna karşılık, kendi kendimize dünyalılaşmanın bir uygarlığın ya da bir gücün hegemonyasının üstünlüğünü pekiştirip pekiştirmeyeceğini meşru olarak sorabiliriz. Çünkü bu, iki vahim tehlikeye zemin hazırlardı: birincisi, dillerin, geleneklerin, kültürlerin yavaş yavaş yok olduğunu görmek; ikincisi, tehdit altındaki bu kültürlerin taşıyıcılarının gitgide daha radikal, daha kendi kendini yok edici tavırlar benimsediğini görmek.

Hegemonyanın taşıdığı riskler gerçektir. Hatta buna “riskler” deyip geçmek işi hafife almak olur. Batı uygarlığının yüzyıllardan beri diğer bütün uygarlıklara, kendilerini Hıristiyan Batı tarafından gitgide bir kenara itilmiş ve yeniden biçimlendirilmiş demesek de, derinden etkilenmiş bir halde bulan Asya’daki, Afrika’ daki, Kolomb öncesi Amerika’daki ve Doğu Avrupa’daki uygarlıklara göre ayrıcalıklı bir statü elde ettiğinden hiç kuşku yok. Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla Batı’nın gelişmiş ülkelerinin, bütün dünyada bir ölçü haline gelmekte olan kendi ekonomik ve politik sistemlerinin mutlak üstünlüğünü yerleştirmeyi başardıklarından da hiç kuşku yok.

Gene, soğuk savaşın sonunda tek gerçek süper güç olarak ortaya çıkan Birleşik Devletlerin bugün bütün bir gezegen üzerinde görülmemiş bir etki yarattığını görmek için kanıtları çoğaltmaya hiç ihtiyaç yok. Çok farklı biçimlerde, bazen kararlı bir eylemle -bölgesel bir anlaşmazlığı çözmek için, bir düşmanı zararsız hale getirmek ya da bir rakibin ekonomi politikasını çökertmek için-, ama çoğu zaman istemsiz bir sürüklenişle, modelin gücü ve çekiciliğiyle kendini gösteren bir etki; birbirinden son derece farklı kültürlerden gelen milyarlarca kadın ve erkek, Amerikalıları taklit etmek, onlar gibi yemek, onlar gibi giyinmek, onlar gibi konuşup şarkı söylemek için can atıyor; onlar gibi ya da onları kafasında canlandırdığı gibi.

Bütün bu açık gerçekleri bir bir sıralamamın nedeni, buradan çıkacak soruları ortaya koymadan önce bunları açık açık hatırlatmada yarar görmem. Sorular şöyle: Günden güne oluşan küresel kültür ne ölçüde Batılı, hatta daha özel olarak Amerikalı olacaktır? Bu sorunsaldan hareketle başka sorular da eklenecektir zincire: Farklı kültürlere ne olacaktır? Bugün konuştuğumuz pek çok dile ne olacaktır? Peki er ya da geç yok olmaya yazgılı yerel lehçeler? Dünyalılaşma gitgide kültürlerin, dillerin, törenlerin, inançların, geleneklerin yok edicisi gibi, kimliklerin yok edicisi gibi görünecek olursa, gelecek onyıllarda hangi atmosfer içinde gelişecektir? Eğer her birimizden, tanımlandığı şekliyle ve tanımlanacağı şekliyle modernliğe ulaşmak için kendini inkar etmesi istenecekse, gerici tepkiler ve elbette şiddet genelleşmeyecek midir?

Amin Maalouf
Ölümcül Kimlikler

Yorum yapın

Önceki yazıyı okuyun:
Şehrin mimarisi psikolojimizi nasıl etkiliyor? – Michael Bond

Şehirde insanların kendisini kötü hissetmesine neden olacak şeylerden biri yön belirlemesini zorlaştıran ve sürekli bir kaybolmuşluk hissi veren tasarımlardır. Londra...

Kapat